
Söyleşi: Aynur Kulak
Murat Özsan ile ilk öykü kitabı Yenişehir’de Bir Kavak Ağacı odağında yapmış olduğumuz söyleşi öykülerin tematik yapısını oluşturan aile içi sessizlikler, saklanan geçmiş, geçmişle yüzleşme veya yüzleşememe, baş edilemeyen gerçekler, hüsranlar, korkular çerçevesinde gerçekleşti. Murat Özsan’ın beş romanlık külliyatı da bu tematik unsurları barındırdığı için söyleşimizin tamamı beş romanını kapsayan niteliğiyle de geniş kapsamlı bir sohbet zemininde gerçekleşti. Murat Özsan söyleşimiz için buyurun lütfen.
Edebiyatla olan ilişkinizden, kurduğunuz bağdan konuşarak başlatmak istiyorum sohbetimizi. İhtisasınız tıp üzerine; tıbbi mikrobiyoloji alanında akademik görevler üstlenmiş bir doktor olarak edebiyatla ilişkiniz nasıl oluştu, nereden nereye geldi? Şunu da merak ediyorum; yazmaya ilk başladığınız günleri düşündüğünüzde bu kadarını tahmin etmiş miydiniz yoksa domino taşı etkisi ile mi çıktı kitaplarınız?
Yoğun iş tempoma rağmen her fırsatta okuyan biriydim ama yazar olmak gibi bir düşüncem yoktu. Her şey “Geçmişin Rüyası” romanıma temel olacak bir konunun aklıma gelmesiyle başladı. Ancak bu fikri tek başıma romanlaştıracak cesareti gösteremedim. Bu konuda bir eğitimim de yoktu. Kuzenimle beraber yazmaya karar verdik. İşte edebiyat dünyasına ilk adımım bu şekilde oldu. Sonrasında okuyanlardan aldığım geri bildirimler, pek çok insanın yeni eserler yazmam için beni teşvik etmesiyle yazarlığı hayatımın merkezine yerleştirmeye karar verdim. Bu işi hakkıyla yapabilmek için de çeşitli yazma, kurgu, öykü kurslarına gittim. Durmadan okudum, yazdım ve bu yoğun çabalarımın karşılığında bugün yayımlanmış beş roman ve bir öykü kitabına sahibim.

Şunu da merak ediyorum aslında Murat Bey; mesleğiniz edebiyatı veya edebiyat mesleğinizi etkiledi mi; ikisinin birlikteliğini nasıl tarif edersiniz?
Tıp ve edebiyat birbirini oldukça besleyen alanlar. Çünkü ikisinin odağında da insan var. Tıpta hastaların tanı ve tedavisinde pek çok algoritma kullanırız. Açıkçası sağlam kurgular oluşturmakta bu disiplin çok işime yaradı. Aynı zamanda mesleğim gereği çeşit çeşit insanla temas etmekte, onların kişilik özelliklerini gözlemlemekte, hayat hikâyelerini dinlemekteyim. Karakter yaratırken bunların hayli faydasını gördüm. Aynı şekilde edebiyatın da hekimliğime daha derin bir bakış kazandırdığını, insanları anlamamı sağladığını söyleyebilirim.
2009 yılında Geçmişin Rüyası romanının yayımlanmasıyla edebiyat dünyasına giriş yapıyorsunuz. Ve Ötesi 2014, Attila İlhan Roman Ödülü kazanan Umudun Rengi 2018, Bana Borcun Var 2020, Şişedeki Gemi romanınız ile Yenişehir’de Bir Kavak Ağacı öykü seçkiniz ise 2025 yılı itibariyle okurla buluşuyor. Beş roman bir öykü kitabı itibariyle temel tematik konularınız neleri kapsıyor; daha çok hangi temalar üzerinde durmak istediniz diye sorsam, ne söylemek istersiniz?
Eserlerimde aile içi sessizlikler, saklanan geçmiş, geçmişle yüzleşme veya yüzleşememe, baş edilemeyen gerçekler, hüsranlar, korkular öne çıkmaktadır. Bu temalar benim edebiyatımda sadece anlatım unsuru değil, aynı zamanda karakterleri derinleştiren, okurun empati kurmasını sağlayan ve hikâyeyi anlamlandıran temel yapı taşlarıdır. Bir karakterin ailesi, yetiştiği çevre, kökleri ve geçmiş deneyimleri, onun dünyaya bakışını, seçimlerini ve davranışlarını belirleyen, dolayısıyla onun kimliğini, ruhunu ve değerlerini şekillendiren önemli eksenlerdir. Bu da okurun karakterlerimin içsel sorunlarını, hissettiklerini, eylemlerinin –onların kendi bakışlarına göre- nedenlerini daha iyi anlamasını sağlamaktadır.
Yenişehir’de Bir Kavak Ağacı öykü kitabınız odağında olacak söyleşimiz fakat Şişedeki Gemi romanınız da 2025 yılında yayımlandığı için iki kitabınızın yazma süreçleriniz paralel mi ilerledi yoksa böyle mi denk geldi diye sormak istedim. Roman ve öykü yazımlarını karşılaştırmanızı da istesem ayrıca, hangisini daha ziyade tercih edersiniz, hangi türde yazarken kendinizi daha akışta hissediyorsunuz?
Şişedeki Gemi romanını yazmaya daha önce başladım. Ancak konunun ağırlığı zaman zaman hızımı düşürdü. Ayrıca bunun başyapıt olmasını istiyordum, bu benim hayalimdi. O yüzden tekrar tekrar elden geçirdim. Bazı yerlerini değiştirdim. Yeri geldi yeni karakterler ekledim. Bütün bunlar çok zamanımı aldı ama bitirdiğimde içime sindi. Bu süreçte fırsat buldukça öyküler de yazdım. Bunlar bana nefes aldırdı. Hem de çok sevdiğim bir öykü kitabına sahip olmuş oldum. Ayrıca bu öykülerden iki tanesi ödül de kazandı. Bu da beni çok mutlu etti.
Roman ve öykü arasında tercih yapmamı isterseniz, doğrusu bu hiç kolay değil. İkisini de yazmayı seviyorum. İllaki seçmem gerekirse roman diyebilirim. Kocaman kâğıtlara kurgu şemaları çıkarmak, karakterleri olanca detaylarıyla oluşturmak, onlarla uzun süre vakit geçirmek, birlikte olayların geçeceği mekânları dolaşmak çok eğlenceli, hem de heyecan verici.
Yenişehir’de Bir Kavak Ağacı içerisindeki öyküleri yazmanız nasıl bir sürecin sonucu olarak yazıldılar? Biraz daha açmam gerekirse; öykü yazmak daha kompak bir deneyim olduğu için öyküler için masanızın başına otururken sizi daha çok neler tetikledi? Bir davranış mı, bir haber mi, bir yorum mu, gündelik herhangi bir sohbet mi?
Önceden planlayarak yazdığım öyküler oldu. Örneğin; “İki Yabancı” da romanlarımdan birisindeki bir karakter Galata Köprüsü’nden atlayıp intihar etmeye karar veriyor. Derken tam bu sırada başka bir romanımdaki bir karakter ona sesleniyor ve aralarında uzunca bir sohbet oluyor. İkisi de kendi dünyalarını sorguluyorlar. “Müzakere” öyküsünde ödül alan bir yazarla romanının karakterleri arasında geçen bir çatışmayı görüyoruz. İşin hoş yanı karakterlerin isyan ettikleri yazarın ben olmam. “Beyaz Köpek”i ise başıma gelen bir olaydan –bir gece Çorlu-Edirne arasında otobanda giderken aniden karşımıza çıkan beyaz bir köpekle çarpışmıştık- esinlenip kurguladım. En ilginci de “Partisyon” öyküsüdür. Dilimde ilk cümleyle uyandım. Sonrasında bilgisayarın başına oturdum ve kalanını ben değil parmaklarım yazdı. Bunlar dışında öykülerim bir haber, yorum ya da gündelik bir sohbetin esin kaynağı ile ortaya çıktı. Burada söylemek istediğim bir şey daha var: Bir eserimde başka bir eserimdeki karakteri kullanmayı, onunla ilgili bir şeyler vermeyi seviyorum. Ama bunu açıkça yazmak değil, okuyanın bunu keşfetmesi, bundan keyif alması beni daha mutlu ediyor.
Yenişehir’de Bir Kavak Ağacı içerisinde birbirinden farklı öyküler okuyoruz. Genelde gündelik akışta bireysel yaşamlar, bu yaşamlara dair deneyimler söz konusu. Fakat hiçbir bireysel hikâyeyi siyasi konjonktürden bağımsız düşünemeyiz, sizin de böyle bir noktadan yola çıkarak kolektif hafızamızı oluşturan bireysel öyküler yazdığınızı söylesem, ne söylemek istersiniz? Mesela 12 Mart Muhtırası, mesela ODTÜ olayları; geçmişe dönük olarak telaffuz edip geçiyoruz bu olayları ama şimdiki zamanda yaşadıklarımızın tam tezahürü her biride, öyle değil mi?
Bireysel hikâyeler; tarihten, politik iklimden ya da kolektif hafızadan kaçamaz bence. “Yenişehir’de Bir Kavak Ağacı”nda anlatılan gündelik hayatlar aslında tam da bu kaçışın imkânsızlığını fısıldıyor. Çünkü bireyin sesi, çoğu zaman farkında olmadan, içinde yaşadığı dönemin uğultusunu taşır. Yaşamımızdaki en sıradan an bile siyasal konjonktürün görünmez izleriyle örülüdür. 12 Mart’ı ya da ODTÜ olaylarını bugün yalnızca tarihsel başlıklar olarak telaffuz ediyor olmamız, onların etkilerinin sona erdiği anlamına gelmiyor. Aksine, o kırılmalar bugünün diline, korkularına, suskunluklarına ve reflekslerine sızmış durumda. Geçmişte yaşanan baskı, umut, direniş ya da yenilgi; bugünün bireylerinde başka biçimlerde, başka cümlelerle yeniden ortaya çıkıyor.
Kitaba ismini veren Yenişehir’de Bir Kavak Ağacı öykünüzü konuşmak istiyorum. İlk olarak Sevgi Soysal’ın Yenişehir’de Bir Öğle Vakti kitabına gönderme niteliğiyle önemli bir öykü, neden böyle bir bağ kurmak istediniz bunu konuşmak istiyorum. İkinci olarak da neden Kavak Ağacı imgesi üzerinden anlatmak istediniz öykünüzü; Kavak Ağacı neyin simgesi olarak var?
Sevgi Soysal gerek yazıları gerekse fikirleriyle çok sevdiğim ve saygı duyduğum biri. Bu öyküde “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti” romanını yazdığı dönemin insanlarını, mekânlarını okuyucuya tanıtmak ve Sevgi Soysal’ı anmak istedim. Burada beni tetikleyen en önemli duygu eski zamanlara özlem oldu. Kavak ağacı imgesine gelirsem; burada olayların her zaman istediğimiz şekilde gelişmeyebileceğini, çoğu zaman hayatın bize açtığı yoldan yürüdüğümüzü anlatmak istedim. Aslında hayatın değil ailemizin ve çevremizin demek daha doğru olabilir.
Yalnızca kitabın ilk öyküsünde değil diğer öykülerde de metinlerarasılık çok güçlü şekilde öykülerin tamamına damga vuruyor. Yalnızca “metinlerarası” bir şeyler olsun adına yazılmamış, böyle bir yerden konuya bakmayan bir tarafı da var öykülerin. Yani Sevgi Soysal, Fakir Baykurt, Yaşar Kemal, Attila İlhan, Dostoyevski metinleri ile bağ kurulurken bireysel düzeyde olmakla birlikte kolektif hafızada da bir tür hesaplaşma ve yüzleşme öyküleri de okuyoruz, öyle değil mi?
Evet, yüzleşme öyküleri diyebiliriz. Ama bu yüzleşme, yüksek sesle değil; gündelik hayatın içinde, bireyin kırılganlığında, hafızanın sızladığı anlarda gerçekleşiyor. Metinlerarası bağlar da tam burada devreye giriyor; geçmişle bugünü, bireysel deneyimle toplumsal hafızayı aynı cümlede buluşturmak için. Sevgi Soysal’ın direngen diliyle Yaşar Kemal’in destansı tonu, Dostoyevski’nin vicdan sorgusu ile Attilâ İlhan’ın politik melankolisi kolektif belleğimizde iç içe geçmiş durumda. Öykülerde kurulan bağ bu yüzden hem bireysel bir okuma deneyimine hem de toplumsal bir yüzleşmeye açılıyor.
Öykülere ilişkin atlamadan konuşmak istediğim bir diğer husus bir olayı çözme veya bir şifreyi çözme meselesinin kurguya etkisi. Polisiye unsurlar devreye girdiğinde –Timur Şimşek’in Beklenmedik Ölümü mesela ya da Katil Kim?- bu etki daha merak uyandırıcı oluyor ve kısacık ama çok etkili öyküler okumamıza sebebiyet veriyor. Gerilimi şifrelerine bağlı, tedirginlik yaratan öykülerinizi bu bağlamlarıyla konuşabilir miyiz? Seviyormuşsunuz gibi geldi böyle incecik gerilimler barındıran öyküler yazmayı ve ileride sizden böyle öyküleri daha fazla okuyabilir sanki.
Çocukluğumdan beri zekice kurgulanmış bulmacaları çözmeye bayılırım. Kendime küçük oyunlar icat eder; notlar, şifreler, gizemler kurar, saatlerce hiç sıkılmadan onların içinde kaybolurdum. Agatha Christie en favori yazarımdı. Açıkçası Timur Şimşek’in Beklenmedik Ölümü’nü yazarken duyduğum hazzı kelimelere dökmek zor. Özellikle o pusula… Bir gece yatağa yeni uzanmıştım ki pusulanın üzerindeki yazılar zihnimde birdenbire beliriverdi. Hiç beklemeden kalkıp hepsini not aldım. Öykümün Zehirli Kalem Öykü Yarışmasında üçüncülük ödülüne layık görülmesi bu mutluluğu daha da pekiştirdi. Dahası bu tür öyküler yazma konusunda beni ciddi biçimde cesaretlendirdi.
Mekân konusunu da konuşmak öyküler için çok önemli, çünkü fonun tamamında yer alan ve yaratılan atmosferleri tamamen etkileyen Ankara şehri caddeleri, sokakları, meydanları, pasajları, kitapevleri, kafeleri ile neredeyse bir karakter misali geziniyor öykülerin arasında. Öykülerdeki mekânsal bağı Ankara şehrinin görünür-görünmez özellikleriyle konuşmak istiyorum sizinle, ayrıca öykülerde mekân-zaman ilişkisi de çok güçlü, bu güçlü etkiyi yaratmak adına bazı mekânları özellikle seçmişsiniz gibi geldi, ne dersiniz?
Çok haklısınız. Doğma büyüme Ankaralı olarak bu şehirle aramda güçlü bir bağ var. O yüzden eserlerimde Ankara’yı bir karakter gibi işlemeyi seviyorum. Konuya mekân-zaman ilişkisi yönünden bakarsak; gençliğimin Ankara’sının bu şehre özel Piknik, Büyük Sinema, Ankara Sanat Tiyatrosu gibi yerleri vardı. Kitaplarımızı Zafer Çarşısı’ndaki kitapçılardan alır, arkadaşlarımızla Kızılay’da Gima’nın önünde buluşurduk. Öykülerimde yeni kuşaklara oraları da tanıtmak istiyorum. Bunların yanı sıra zamana meydan okuyarak varlığını sürdüren –ve çok sevdiğim- Dost Kitabevi bence Ankaralılar için önemli bir mekândır. O yüzden eserlerimde oraya yer vermekten ayrı bir mutluluk duyuyorum.
Masanızda yeni çalışmalarınız var mı?
Şu anda basıma hazır denebilecek durumda bir öykü kitabım var. Bunun dışında kurgusu ve karakterleri hazır, üçte birini yazdığım bir şövalye romanı, kurgusunu oldukça oluşturduğum iyilik ve kötülük felsefesi üzerine kurulu bilimkurgu bir roman ve kâğıda dökülmeyi bekleyen birkaç öykü var.
Son olarak şunu da söylemek isterim. Yazdıklarımdan ne kadar keyif alırsam o satırlardaki duyguları ne kadar hissedersem bu duyguların okuyana da geçeceğini ve o oranda zevk alacağına gönülden inanıyorum. Ve yazmayı seviyorum.


















