Masthead header

Mirza Tazegül: “Kazancı öğreten en iyi öğretmen kaybetmektir.”

Söyleşi: Kemal Elçi

17 yaşından bu yana geziyor, gözlemliyor, okuyor ve yazıyor Mirza Tazegül. İnsan psikolojisi ve felsefe özel ilgi alanı. 2015 yılında kurulan Psychother markasının kurucusu. İnternet üzerinden psikolojik destek veren bu marka aynı zamanda yerel terapi salonuna da sahip ve yüz yüze terapiler vermekte ve bir çok psikolog ile çalışmakta. 2016 yılından bu yana aktif bir şekilde sosyal medya kullanan yazarın iki milyonun üzerinde takipçisi var. İlk kitabı 2016 yılında yayınlanan yazarın yeni romanı Kaybetmek , Libros Yayınları tarafından yayınlandı. Kitabıyla ilgili olarak yazarla konuştuk:

Yeni romanınızın tüketim kültürü üzerine olduğunu söyleyebiliriz. Peki bu çağı yani 2000’li yılları sosyal medyanın bu kadar hayatımıza girmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? İnsanlar online platformlarda bedenlerinden tutun en ufak bir konu hakkında bile yorumlar yaparak kendilerini ve benliklerini tüketiyorlar. Bu tüketim sizce sosyal hayata –gerçek hayata- nasıl etki ediyor?

Öncelikle roman sadece tüketim kültürüyle alakalı değil, ama hikâyede bu konu da işlendi. Yani günümüz insanından ve yanlış kararlarından parçalar var. Gelelim sosyal medya konusuna… Bu çok özel yani derin bir konu. Sosyal medya ile ilgili “Yalnızlığın Bilinmeyen Yüzü” adlı kitabımda yazılarım var. Ama şuradan kısaca şunları söyleyebilirim ki; insanlar eğer gerçek sosyal hayattan sıyrılıp sanal bir sosyal hayata meylediyor ve aşırıya kaçıyorlarsa bir sorun var. Bu da kişinin gerçek hayatta bir takım sorunları olduğunu gösteriyor. Ama kaçtıkları o sanal dünyada, daha büyük yaralar alıyorlar. Bu da yetmiyor gerçek dünyadan koparak başarısızlığa sürükleniyorlar. Gerçek ilişkileri zayıflıyor. Kimse gerçek yüzünü sanal dünyada göstermiyor, zaten o yüzden orada. İnsanlar orada özgürce kendini anlatabilmenin yolunu arıyorlarsa mutlak bir sorundan dolayıdır. Günümüz insanı, elli yıl önce yaşamış insandan çok farklı bir yere evirildi. Yani elli yıl önce olmayan birçok sorun, şimdi insanın boynuna dert yumağı olarak asıldı. Bu durum da onların ruhunu hasta etti. Kanımca toplum önderleri insanı yeni sorunlarıyla ele alıp, yaşama yeni bir bakış açısı getirmeli. Bu konu çok derin ama burada söyleyeceklerim kısıtlı. Bu konuya başka zaman başka yerlerde değineceğim ve kitaplarımda yeni dünyanın insanının sorunlarını anlatacağım.

Kaybetmek ana temalardan biri ve bunun karşılığında kazanmak duruyor her daim. Nedir insanı bu kadar kazanmanın peşinde koşturan, aslında kaybedince öğrendiklerimiz kazançlarımız değil midir? Bu doyumsuzluk bize ne yapıyor?

Kazanmak, insanın nefsinde ve geninde var olan bir şeydir. Kaybetmek ise olumsuz olarak tam bunun karşıtında bir şey olarak acı vericidir. Lakin biz insanlar şunu bilmeliyiz ki; kazanmayı kaybetmekten öğreniyoruz. Kazancı öğreten en iyi öğretmen kaybetmektir. Ama burada şuna dikkat etmek gerekir, ne kaybedersek edelim umudumuzu asla kaybetmemeliyiz. Çünkü umudu kaybetmek altından kalkılamaz bir yıkım getirir. İnsanı bu kadar kazanmanın peşinde koşturan, rahat ve acısız bir yaşam isteğidir. Günümüzde kapitalizmin tüketimi pompalamasıyla ve mutluluğu tüketime terk etmemizle birlikte kazanma hırsa dönüşmüştür. Bu hırs sonucu ise insan kazansa bile mutluluğu asla yakalayamıyor. Yani mutlu olmak için kazanmaya yönelen insan aslında kazandığında da mutlu olamıyor. Bir doyumsuzluk almış başını gidiyor çünkü kapitalim her şeyin daha iyisini ve daha yenisini har an sunuyor. İnsan eğer mutluluğunu kazanmaya odaklıyorsa asla mutlu olmayacaktır. Hele hele mutluluğu paraya bağlayanların mutlu oluşu asla görülmüş şey değildir.  Mesele şu ki; insan hırsı ve istekleri sınırsızdır ama yaşam sınırlıdır. Gerçek şu ki; kendimizi kontrol altına alıp kapitalizmin tüketim tuzağından ve onun bize aşıladığı hırstan kendimizi ne kadar korursak ve yetinmeyi bilirsek, mutluluğa o kadar yakın olacağız.

Para, itibar, ölüm, terkedilmek bütün bunların hepsi hayatta ki çeşitli kayıplarımızın sadece birkaçı. Sağlık ve aile, bunların içinde en önemlisi olarak sayılabilir. Romanın içinde kahramanlarınız iyilik ve kötülük kavramlarıyla da oldukça cebelleşiyor. Nedir bu hayatta doğduktan sonra bizi bütün bunların içinde atan, dünya ve toplum içinde kendimize bir yer ararken sürekli bir ağaçtan düşmemize neden olan şeyler?

İnsanı yöneten duyguların başında “korku”  gelmektedir. Günümüz insanı sistemin itmesiyle itibarı paraya bağlamış. Bu yanlıştır. Esasen kaybetmek kitabının son sözünden bir cümlemle buradan cevap vermek isterim:  “İktidar ve para gibi dışsal enstrümanları güç olarak görürsek, günün birinde onları kaybetme riskiyle karşılaşırız. Kaybettiğimizde ise kendi çıplaklığımızla karşı karşıya kalırız. Kişilik, dış varlıkla ve güçle ölçülmez. Kişilik; sevgi, dürüstlük, karakter ve onurla ölçülür.”  Evet, tabi günümüzde bunun tam tersi durum yaşanınca taşlar yerine oturmuyor. Gereksiz korkularımız ön plana çıkıp bizi huzursuz ederek mutluluğumuzun önünde engel oluyor. Dediğiniz gibi sağlık ve aile insanın sahip olduğu en büyük değerler ama işte biz o değerlerin kıymetini bilemez hale geldik. Neden? Çünkü yeni bir insan yarattı kapitalizm, kendi varlığını sürdürebilmek için. İnsanın sağlığını da aileyi de önemsemez oldu ve tüm insanları hızla bir ruh hastalığı bölgesine sürüklemekte. Romanın içinde kahramanların iyi-kötü sorgulaması aslında onların gelgitlerini gösteriyor. İşte bu ruh hastalığı gölgesine giren insanların sorgulamasıdır. Girmek mi iyi girmemek mi? İnsan kararsız… Toplumda kendimize yer ararken ağaçtan düşme meselesine gelince… Gereksiz arzulara hırs duymak, hayatı ıskalamamıza neden olmaktadır. Biz hayatı kendimiz için değil maalesef kapitalizmin istekleri doğrultusunda yaşamaya başladık, işte yanlış burada. Peki, bireysel kurtuluşlar mümkün mü? Kanımca mümkün değil ama bireysel olarak bir takım tedbirler almamız bize fayda sağlayacaktır. Yani mümkün olduğunca tüketim oyununa gelmememiz gerek. İnsanın ve sistemin farkında olmak için bilinçlenmemiz gerek.

Siz toplumun bugün ki sosyal ve politik yapısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben bu soruyu ülke bazında mı dünya bazında mı cevaplayayım, bilemiyorum. Yukarıda da dediğim gibi insan eski insan değil artık; yeni bir insanla karşı karşıyayız. Ve maalesef politika bu yeni insanı görmezden gelmektedir. Günlük sorunlarla uğraşmak yerine kalıcı ve köklü çözümler üretmemiz lazım. Politika bugün topluma ağrı kesici vermektedir. Oysa hastalığın tedavisi ağrı kesiciyle mümkün değildir. Önce teşhis gerekir,  sonra da köklü bir tedavi. Sosyolojik araştırmalar, psikolojik teşhislere daha çok önem vererek bugünkü insanın sosyal haritasını çıkarıp ona göre politikalar üretmelidir. Çok eksikler var. Amacımız insanı mutlu kılmak olmalıdır.

Aynı zamanda psikoloji ve felsefe ile yakından ilgilendiğiniz için soruyorum bu soruyu; insanlar neyi kaybettiler ve neyi arıyorlar?

Günümüz insanı eski değerleri ile yeni değerler arasında sıkıştı, çatışma yaşıyor. Örneğin bir hakim düşünün, eğer siz devlet olarak bu hakimin tüm makul ihtiyaçlarını karşılayamıyorsanız, onun adaletli bir karar vermek için ahlaksal davranmasını polisiye tedbirlerle sağlamaya çalışıyorsanız, bu başarılı olmaz. Bu her konuda böyledir. Günümüz insanını sistem, ahlak ile ahlaksızlık arasında sıkıştırdı. Bence insan bir şeyi kaybetti ama neyi kaybettiğini bilmiyor, bir şey arıyor ama neyi aradığını da bilmiyor. Mutlu insan azaldı, bunun için size yine Kaybetmek kitabından bir kısa alıntı aktarmak istiyorum: “Kazanmak için öldürmek, öldürmek için kazanmak kutsal bir kural oldu. Ve nihayet para tüm insanları sessiz bir suç ortağı olarak önce birbirine sonra kendine bağladı. İnsan yarattığı gücün kölesi oldu. Böylece gücün simgesi şehirler doğdu. İnsanın ruhunu zalimce, insanın ruhunu pervasızca, insanın ruhunu amansızca yutan paranın kutsal mekânları şehirler… Kölelerin de, efendilerin de köle olduğu, insanların yürüyen ölüler halinde adeta devindiği şehirler… Ve bizler, o şehirlerde yaşayan, kendi icat ettiğimiz paranın kölesi olan, ruhunu kaybetmiş insanlardan başka bir şey değiliz.”

Peki, Celal kimdir? Gündelik hayatta kime tekabül eder? 

Celal kendi halinde devlet dairesinde bir şeftir. Güzel bir ailesi vardır. Ama yaşadığı hayatın tekdüzeliğinden sıkılmıştır. Mutsuz ve sevgisiz bir çocukluk geçirmiş olduğundan sevgiyi dışsal enstrümanlara bağlamıştır.  Bir çıkış noktası aramaktadır. Ve günün birinde eline güç olduğunu düşündüğü bir para geçer, işte ondan sonra para ve insanın ilişkisi başlar.  Celal, toplumun milyonlarına tekabül eden biridir. Ama aynı zamanda romanın içinde bir de Gizem vardır Gizem de toplumun içinde çokça rastlayacağımız türden bir kadındır. O da mutsuz ve sevgisi bir çocukluk geçirmiştir.

Bugün bütün hayat koşuşturmacası içinde Celal’in kendi sorduğu soruları soracak zamanımız var mıdır? İnsan kendi peşinden ne kadar koşabilir? Bu arayış bir ömür mü sürer? Bir yerden sonra vazgeçmez mi?

İstediğimiz takdirde kendimizi tanıyacak zamanımız hep vardır. Ama biz durup kendimize aynada bakmaya korkarız. Çünkü karşılaşacağımız şeyden emin değiliz. Hayatta bu kadar acı varken kendi acımızla yüzleşmekten korkarız. Fakat insan bilmelidir ki korktuğumuz şeyle yüzleşmezsek o korkudan kurtulup arınmamız mümkün değildir. Biz kendimizi eğer bir ömür aramamız gerekirse arayacağız. Hepimizin iyi insan olmak gibi bir görevi ve gayesi olmalıdır. Çünkü biz iyi insan olmadığımızda birileri kötülükle karşılaşır. İşte o kötülükle günün birinde biz de karşılaşırız ve sonra da yakınırız. Yine romandan bir cümle: “İnsan en kolay yalanı kendine söyler, çünkü en kolay kendini kandırır. Ayrıca insan her yaptığı hataya bir bahane bulmakta ustalaşmıştır.”  Önce kendimizi tanımazsak ne kimseyi ne de yaşadığımız dünyadaki başka şeyi tanımamız bize tam bir yarar sağlayacaktır.

Çeşitli şehirlerden çeşitli insan profillerini anlatarak başlıyorsunuz romanınıza. Özellikle Türkiye gibi bir coğrafya da insanlar yaşadıkları yere göre şekilleniyorlar elbette. Gitmek ve kalmak ise ne kadar doyum sağladıklarıyla ilgili. Bir yerli olmak, ait olmak ise bugün ciddi bir sorun. Ülke kısmen çeşitli nedenlerden çeşitli ülkelere göç veriyor. Ait olmak ve ev meselesi neden bu kadar boynumuzu bükmemize neden oluyor?

Kuşkusuz insan doğup büyüdüğü yerde mutlu olur, yeşerdiği toprakta can bulur. Gel gör ki bahsettiğimiz ekonomik koşullar, insanın bulunduğu yerden göçmesine sebep olur. Tabi bu da toprağından kopup yeni bir toprakta yeşerme savaşına neden olur. İşte meseleler de burada başlıyor.

Romanın diğer içeriklerinden biri ise cinsellik. Bizim toplumumuz için bu kadar tabu olan bir konuyu ele almaya çekinmediniz mi? Sizce özellikle gençler artık bu konuya nasıl bakıyorlar? 

İşte bir mesele daha, neden tabu? İnsanın temel ihtiyaçlarından biri olan cinselliğe siz tabu olarak bakarsanız orada sorunlar çıkar. Bu sorunlar insanın tüm hayatına sirayet ederek mutluluğunun önünde engel teşkil eder. Yine romandan bir cümleyi burada aktarayım: “Toplumda tabu olarak görülüp yasaklanan her şey yer altında yaşanır ve yer altında yaşanan şeyler kontrolsüz olur, denetimsiz olur.” Cinsellik tabu olarak görülürse sonunda Celal gibi insanların odağı olur ve yanlışlara yol açar. Gençlerin bu konuya bakışını da korkmadan eğitimle düzenlemeliyiz. Şunu asla göz ardı etmemeliyiz. Romanımda da geçiyor zaten. Siz bir kız çocuğunu 25 yaşına kadar cinsel tabu ile büyütür, erkeği öcü olarak gösterirseniz, sonra da bir gün ona düğün yapıp hadi bu gece git, bu adam senin kocan, beraber ol, derseniz bu normal olur mu? Burada sorun olmaz mı?

Bir şans ile hayatı değişiyor Celal’in ve bunun altında kalıyor. Bir gece de alışılması güç bir varlığa kavuşuyor. Talih insanın aynı zamanda talihsizliği olabilir mi?

Her şey insanda başlar, insanda biter. Bu hazmetmeyle alakalı bir şeydir aslında.  Alışarak elde etmediğimiz şeyler bize hem psikolojik hem de sosyolojik bir takım şoklar yaşatır. Yine romanın içindeki bir alıntıyla cevap vermek istiyorum: “Hayatın eli sıkı olur, her daim istediklerimizi bize vermez. İnsan da çaba göstererek hayatın sıkı elini gevşetmeye ve istediklerini almaya çalışır. Ama hayatın verme biçiminin kendine göre kuralları vardır, çoğu zaman kendi istediğini verir. İnsan mı istediğini alamaz, yoksa hayat mı başına buyruk davranır? İnsan dengesini çözemediği bu karanlık noktaya kader der. Kimi zaman da hayat bonkörce dilekleri yerine getirir ama çoğu kişi bunun kıymetini bilemez, hesapsızca harcar. Sunulan parayı ve imkânları çarçur eder. Sunulan insanı ve insanları çarçur eder. Sunulan ilişkiyi ve sevgiyi çarçur eder. Sunulan zamanı ve sağlığı çarçur eder. Sunulan bilgiyi ve saygınlığı çarçur eder. Bu, insanın hep yaptığı bir hatadır. Böylesi bir durumda bile insan, kendi hatasını kabullenmeyip olanları yine kadere bağlar.”

Celal bir kazanç ile bütün ailesini hatta kendisini kaybediyor. Peki sizce bu kazançla baş etmenin yolu neydi? Celal’in mutlu bir hikâyesi olamaz mıydı?

Böyle bir kazançla baş etmenin yolu zordur. Çünkü insanlar emekle alışarak kazandıkları şeylere alışır, zaman içinde hem kazandıklarını hazmeder hem sosyal çevreyi kurar ve yaşar, yani evrilir. Eğer siz evrilmeden böyle bir şok kazançla karşılaşırsanız sonuç vahim olur. Bir insanın aniden üne kavuştuğunu düşünün. Aniden üne kavuşmuş hangi insan bunu sürdürmüş ki? Bu sürdürülebilir değil, insanın baş edebileceği bir şey değil. O açıdan Celal’in mutlu bir hikâyesi olmuş olsaydı gerçekçi olmazdı. Kaldı ki bu hikâye gerçektir, kurgu değildir.

Tüm okuyucularıma ve size teşekkür ederim. Sevgiyle kalın.

edebiyathaber.net (18 Mart 2019)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r