
Söyleşi: Mehmet Aziz Seyrek
Mehmet Mahsum Oral’ın Gecenin Örtüsünde Güneş Lekesi adlı kitabı geçtiğimiz aylarda Everest Yayınları’ndan yayımlandı. Yazarla son kitabı üzerine konuştuk.
Kitapta anlatıcının yürüyüşü yalnızca bir yer değiştirme biçimi değil; karşılaştığı şeylerle birlikte geçmişe, anılara ve başka sorulara açılan bir yol gibi. Siz yazarken yürümek ne zaman anlatının önemli bir parçasına dönüştü?
Latincede bir deyim; Solvitur ambulando. Yani “yürüyerek çözülür.” Kitaptaki anlatıcı, insan hayatının kendisini bir labirent olarak gördüğü için labirentten çıkmaktan çok labirentin mimarisini kısmen de olsa görmek ve anlamak maksadıyla yürüyor. Oradan çıkışın yaşarken mümkün olmadığını düşündüğü için belki de. Anıların üzerinden anlayamadığımız bir zaman geçtikten sonra sorulara dönüşmek gibi bir özellikleri de var. Anlatıcı, bu labirentte kendisiyle aşinalık kuracağı bir şeyi bulabilmek adına yürüyor. Yazmanın bundan hiçbir farkı yok bence. Gökyüzündeki kuşun bile yeryüzünde kendisine benzeyen bir şeye konduğu söylenilir. Yaprakları, ağaçların tüyleri sanıyor olabilir mi kuş?
Anlatıcı kalabalık bir şehrin içinde yürürken bir yandan da kendi içine dönüyor ve “Yaşamaya hakkım var mı?” diye soruyor. İstanbul’u bu yalnızlık duygusuyla birlikte düşünürken nasıl bir şehir vardı zihninizde?
Karadan gemiler yürütülerek alınmış bir şehrin en büyük sorununun trafik olması biraz ironi ve kehanet içermiyor mu? O günkü bir gemi ve bugünkü bir otobüs aynı yavaşlıkta ilerliyor gibi. Yani mekân, anlatıcıya “alındığı günün manzarasını” sonsuz bir tekrarla gösteriyor hep. “Yaşamaya hakkım var mı?” diye bir soru sorduğunu düşünmek okurun metnin toplamından çıkardığı bir anlam olabilir elbette. Ancak anlatıcı daha çok “hak ettiği” şeyleri sanki kendisinin değilmiş gibi inceliyor.

Çöpteki kâğıtların bir yemek kitabının içine karışması ya da dedenin köstekli saatinin reddedilmesi gibi bölümlerde alışılmış anlatı biçimlerinden uzaklaşıyorsunuz. Yazarken bu tür kırılmalar sizin için nereden çıkıyor?
Kitabın başlangıç cümlesinde anlatıcı, yazmak için mürekkebe ve konuşmak için tükürük bezlerine ihtiyaç duyduğunu ve bunların aynı kandan gelmediğini yazıyor. Konuşma diline mimikler, gözler, bakışlar, ses tonları eşlik ediyor. Yazdığınız şeye biraz özen gösterdiğinizde şiir yazmaya başladığınızı fark edeceksiniz, demişti Borges, şair Mallerme’den yaptığı alıntıda. Hem konuşma dilinden gittikçe uzaklaşmak hem de düzyazının bileklerine şiirin “hacı yağlarını” sürmek isterim. Çok kâğıdı olan biri gibi değil de az kil tableti olan biri gibi yazmayı seviyorum.
Kitapta anadil, resmî dil, konuşamamak ve anlaşılmamak gibi meseleler sık sık karşımıza çıkıyor. Dil sizin yazınızda ne zamandan beri bu kadar temel bir mesele?
İstanbul’da yürüdüğümde Karaköy’de bir binanın ön cephesinde ışıklı bir tabela görmüştüm. 191, yazıyla “yüzdoksanbir” dilden yeminli tercüman bürosu yazıyordu tabelada. Okuduktan sonra yürüyüşüm değişti. O diller, o tabelada yer almak için acaba Kürtçe’nin başından geçenlerin ne kadarını yaşamışlardı? O dillerin başından kaç süreç, kaç müzakere masası, kaç ikna, kaç ispat, kaç tartışma programı, kaç seçim, kaç kayıp, kaç dava, kaç sürgün, kaç ölüm geçmiş oldu acaba? Anlatıcı biraz da bu ruh halinin sorularıyla dil meselesini odağına alıyor. Milan Kundera’nın yazdığı romandaki Franz karakteri “arşivi” mezarlıklardan daha yaslı yerler olarak ifade eder. İlk kitabımı Kürtçe yazmıştım, bugünlerde yine Kürtçe bir şeyler yazıyorum. Anadilimi bu kadar az yazmamın nedeni kendimi “bir arşiv odasında” hissetmemden kaynaklanıyor.
“Henüz kelime olmaya ikna edemediğimiz kimi şeyler” diyorsunuz. Yazarken adını henüz koyamadığınız ama yine de peşinden gitmek istediğiniz şeyler oluyor mu?
Yazmamın tek amacı bu olabilir. Biz zaten adını koyduklarımızla ilgili çok yoğun bir meşguliyetin içine girmeyiz. Bizi en çok düşündüren “şeylerin” kendisidir. Çağırdığımda, kendilerine vermiş olduğum adları beğenmedikleri için gelmeyen şeyler var. Ne olduklarını bilmezsin, neye benzediklerini de ama varlıkları hakkında bir hissin vardır. Sanki arayacağın şeyler değil de ancak kendileri istese gelebilecek şeyler. Bunun için de çağırman gerekir. Ama neyle? Ve nasıl? Benim için yazmak, bu şeylerin etrafında organize olan bir eylem. Belki de bu yüzden başı, ortası ve sonu olan bir hikâye kurmak önceliğim olmadı. Az okuru, az bilinirliği olan biriyim ama “farklı yazıyor” diye bir ismim ya da sıfatım var. Razıyım.
Kitap boyunca şehir yalnızca hikâyenin geçtiği bir yer olmaktan çıkıyor. Bazen sanki kendi başına konuşan, hatırlayan bir karaktere dönüşüyor. Siz yazarken şehri nasıl konumlandırıyorsunuz?
Yazdığım metinlerdeki anlatıcılar genel olarak kendileriyle konuşurlar. Şehirde karşılaştıkları bir durumu, bir olayı, bir ayrıntıyı, bir eşyayı, bir sesi, bir görüntüyü önce kendi başlarına anlamaya çalışırlar. Çünkü metinde geçen bir yelpaze sadece bir yelpaze değildir. Dolasıyla anlatıcı için şehir, ilk defa girilmiş bir züccaciye dükkanını andırır. Orada her şey incelenir, kurcalanır, neye yaradığı öğrenmeye çalışılır, yerine bırakılır, alınırken ve bırakılırken özenli davranılır.
Kitapta kişisel hatıralarla daha geniş bir toplumsal geçmişin birbirine değdiği yerler var. “Ayaklarımızı ve zeminimizi bize unutturmuş şeyler” derken sizin için asıl mesele neydi?
Şu günlerde bir uyarlaması da sinemada olan Homeros’un Odysseia destanında tasvir edilen, “büyünün, tanrıların ve mitolojik yaratıkların yaşamın sıradan bir parçası olduğu o kadim dönem” lerden sonra belediye başkanlığı seçim savaşları ve makyaj videolarında aynı zamanda “çok ilginç gerçeklerin” anlatıldığı dönemlere denk gelmenin talihsizliği diyelim.


















