Lütfiye Aydın Öykülerinde İnsan Manzaraları | Ayten Kaya Görgün

Mart 4, 2026

Lütfiye Aydın Öykülerinde İnsan Manzaraları | Ayten Kaya Görgün

Bir yazarın kalemi çoğu zaman tek bir nesneden öte, türlü türlü kılığa girebilen bir sihirbaz oyuncaktır.  Kimi zaman dürbüne dönüşür, hızla geçilip gidilen ayrıntıları büyütür; görünmez olanı görünür kılar. Kimi zaman bir kazma olur kalem elde; yazanın canını yakması pahasına bastırılanın, üstü örtülenin, unutturulanın, yok sayılanın toprağını kaldırır.  Belki de yazmak her şeyden önce kendi canını yakmayı göze almak demektir.  

Tabii bu her zaman böyle işlemez. Kalem ancak hünerli, vicdanlı bir eldeyse dondan dona girebilir.  Lütfiye Aydın’ın kalemi bence tam da burada durur. Onun kalemi, yoksulların, kadınların, kırılganların, sesi bastırılanların, ekmeğin peşinde bir uçtan bir uca savrulanların, yaşlıların, hizaya sokulamayanların, çocukların ve cinsiyetinden dolayı ötelenenlerin yanındadır. Her metninde kalemi yeniden sallayarak hayatın kenarında kalanları merkeze alır. Görünmez kılınanı görünür, susturulmuş olanı yeniden konuşur hâle getirir. Çünkü bilir: Susturmak da konuşmak kadar politiktir.

Aydın kalemi eline alırken onun ilk sahibi olmadığının bilinciyle yazıyor. Bu topraklarda sözün bir hafızası vardır; türkülerle, gazellerle, hoyratlarla, ilahilerle, masallarla taşınmış bir hafıza. İnsan biraz da yürüdüğü yol, yediği ekmek değil midir? Aydın, yazdığı toprağın dilini; güneşini, rüzgârını, ormangülünü, kendi tabiriyle en eski ninesinden iyi öğrenmiştir. Bu yüzden anlattıkları folklorden öte yaşayan, direnen bir bellektir.

Öykülerinde karşımıza çıkardığı insanlar tesadüfen dökülmemiştir kâğıda. Yaz kış üşüyen bir dede, Kazancı Bedih’le yan yana durur. Ökkeşiye Hazretleri’ne adaklar adayan allı güllü, pazen giysili kadınlar, Kesik Elli Emine, dillendirmeye değil kâğıda bile dökmeye cesaret bulamayan boşluğa yazan, boşlukla konuşan kadınlar, izlenim devşiren, kahramanlarının arasında kalan, gördüğüne şaşıran yazar… Bu karakterler yalnızca bireysel kaderlerinde değildir; tarihsel, kültürel ve politik yükler taşırlar. Kalem Anadolu’dan yola çıkar ama Filistin’de Kamame’nin kubbesine bakan o delikanlıyı yazmadan geçmez. İspanya’da yerle bir edilen Guernica’ya kadar uzanır. Tabii Miguel Hernández’e selam vermeden de yola devam etmez.

Aydın’ın hikâyelerine konuk ettiği, bizi buluşturup karşı karşıya getirdiği her bir kişi, bu toplumun hatta dünyanın görünmez yükünü taşır. Biz tanırız onları; kırılgan, zayıf görünürler ama içten içe kardelen direnci barındırırlar. Kadınlık altında ezilenler, yaşamakla sürüklenmek arasına sıkışanlar, sesini dünyaya duyuramayanlar, adil paylaşımdan yana düşler kuranlar, hayvanından insanına, insanından ağacına hoyratlıkla karşılaşanlar…  

Aydın, kenarda kalan insanları merkeze çağırıp onları bir hikâyeye kattığında onlara yalnızca bir hikâye vermez; bedenlerinin taşıdığı hafızayı açığa çıkarır. Çünkü bilir: Beden politiktir. İktidarın nerede sertleştiği, nerede susturduğu en açık biçimde bedende görünür. Lütfiye Aydın elinde kalemiyle sırça bir köşkten bakarak yazmamıştır. Bütün anlattığı kahramanları gibi o da bu toprakların, kendi zamanına düşen acılarından, zulmünden payına düşeni ne yazık ki almıştır. Bedeni bir hafızayı taşır. Kalemi o hafızayı işler.

Bu nedenle yazarımızın kahramanları sessiz değildir; yalnızca uzun süre susturulmuşlardır. Omuzlarında hem yoksulluğun ağırlığı hem de hayatta kalma inadının ateşi vardır. Öykülerdeki bedenler yorulur, sakatlanır, görünmezleştirilir ama teslim olmaz. Aydın bu direnci romantize etmeden kurar cümlelerini.

İnsanın ucunu arayan, onu anlamaya çalışan Aydın, iki binlere geldiğinde belki de birçok yazardan daha evvel gördü hinlikten yana değişmeye başlayan memleketim insanını. Değerlerini bir bir soyunup kapıda bırakanları. Seksenlerde doksanlarda anlattığı insanlarla iki binlerde anlattığı hikâye artık aynı değildi. Toplumdaki çözülmeleri, yol ayrımlarını, değişen kıymetleri belki öyküler üzerinden okumaya kalksak yirmi yıl geriye gidip GRİ GÜL’den başlayabiliriz.

Lütfiye Aydın, Anadolu’da sessizce toprağı işleyen ama neyi ektiğini bilen bir kadının çapayı tutması gibi tutuyor kalemi. Kulağını bu topraklardan ayırmadan adımlıyor dünyayı ve bunca yıllık yolculuğunda, yolun gürültüsüne, rengârenk vaatlerine kapılmadan kalemine, sesine ve tanıklığına sahip çıkıyor. Yazmanın, hikayeler anlatmanın türlü türlü nedenleri olabilir. Benim gördüğüm hocam, hikayeleri zaman geçirmek için değil, hatırlatmak ve itiraz etmek için anlatmış.  

Ustama bir kez daha teşekkür ediyorum. Canını yakma pahasına, kelimeleri yeniden yeniden öğrenme azmine ve yolda bıraktığı izlere ve yoldaşlığına…

Yorum yapın