Masthead header

Kusursuz roman sıkıcıdır | Feridun Andaç

Cervantes’in Don Quijote romanının “önsöz”ünü tüm okurlarla birlikte anlatıcılara da okutmak isterdim.

Okuyup hatırlayanlar bilir, bu namlı sunuş şöyle başlar:

“Aylak okur: Bu kitabın, zihnin, düşünülebilecek en güzel, en zarif, en akıllıca ürünü olmasını isterdim; buna yeminsiz inanabilirsin. Ancak, tabiat kanununa karşı çıkamadım; tabiatta her şey, benzerini doğurur. Benim kısır, gelişmemiş dehâm da, her türlü rahatsızlığın hâkim olduğu, her türlü hazin sesin duyulduğu bir hapishanede doğmuşçasına kuru, kırışık, maymun iştahlı ve çok çeşitli, kimsenin aklına gelmeyecek düşüncelere boğulmuş bir evlâttan başka ne doğurabilir.” (Çev.: Roza Hakmen)

Görüleceği üzre, romancımız, bize yazmaya soyunduğu romana dair birtakım sözler etmek isterken, aslında yazdığının kusurlarına, hatta kusurlu bir anlatı olduğuna serzenişte bulunur. Bunu da kendi aklına/dehâsına yorar.

Belki de Don Quijote vari bir romanı roman yapan da işte bu kusurlarıdır.

Bir yazımda dillendirmiştim, kusursuz insan sıkıcıdır, diye.

Ben kusursuz romanın da sıkıcı olduğunu söyleyenlerdenimdir.

Cervantes anlatısını kusurları üzerine kurmasaydı bu kadar eğlendirici, düşündürücü, hatta sorgulayıcı, dudak bükücü kılabilir miydi biz “aylak okur”unu sorarım size?

Çağdaş İspanyol romancısı Javier Marías “Karasevdalılar” romanında hayatın akışındaki insanı/insan ilişkilerini anlatırken “Kusur” denen şeyin ne olduğu, hatta kusursuz yaşam olamadığı gibi romanın da olamayacağına dair göndermelerde bulunur.

Evet, madem roman hayattan/hayatımızdan söz ediyor, elbette ki kusurları da olacaktır.

Bence, bu da, aylak değil ama, “akıllı okur”un görebileceği bir şeydir.

Marías da, tıpkı Cervantes gibi, hayatın kusurlarından yola çıkarak romanını kuruyordu. Ki, roman biraz da budur bence! Bu koca İspanyol yazmaya soyunurken ne anlattığını pekâlâ iyi biliyordu.  Canını sıkıyordu şu şövalye romanları. Ama daha çok da şu kraliyet, şu otokrasi,  şu ortaçağ zihniyeti. Kusur ise anlatısının bir bahanesiydi. Gene de o da biliyordu ki; hayatta iyilikler kadar kötülükler de var, kusursuzluk kadar kusur da…

Hayatın diyalektiği bu olduğuna göre; sonuçta kurmacayı kuran da insan olduğuna göre; iyiyi kötüyü gösterirken aklın kusurlarından da söz etmeliydi. Dahası o kurucu akıl yettiğince anlatmalı, yetmediğinde görevi başka birine vermeliydi.

Dehâ aslında böyle bir şeydir, her şeyi kendi yapmaz. Parıltıdan söz eder, ışığı gösterir. Cervantes sözü elinde tutsa da kahramanlarının neyi nasıl yaşadıklarına verir kendini. Bir tür boyun eğer onların gerçeğine. Balzac da öyle yapmamış mıydı?

Masa başında hüngür hüngür ağlıyordur koca usta. Dostu onu öyle görünce, dayanamaz sorar:

“Neden?”

“Biten romanımın kahramanı öldü de ondan!”

“Eee, öldürmeseydin; sen kurmadın mı bunu?”

“Ama ölmesi gerekiyordu!”

İşte Balzac gerçekçiliği bu.

Onda da romanını kusursuz gösterme hastalığı vardır. Gene de bundan vazgeçemez. Alın Mutlak Peşinde’de romanını, baştan sona kusurludur. Ama “iyi kusur”dur ki romana başlarsanız elinizden bırakamazsınız.

Kusur bazen uyarıcıdır, bazen de yönlendirici. Cahilce kusurdan söz etmiyorum. Zeki insanın kusuru çekilir de cahilinkine tahammül edilemez. Hatta kimi kez bunun kasıtlı yapıldığı bile düşünülür.

Halk diline pelesenk olmamış mıdır:

“Kusur kadı kızında da olur!”

Geçelim bunu, Victor Hugo’nun; “Sevimli kadın vardır, kusursuz kadın yoktur,” bu sözünü ben “kusursuz insan yoktur” diye okurum. Horatius’un şu sözünü ise hiç unutmam: “Hiç birimiz kusursuz değildir. En iyi olanımız, en az kusurlu olanımızdır.”

Bence, kusur biraz da erdemden gelir; kusursuzum demekse kibirden.

Övülecek yanlarımı gösterene bir kere ilgi gösteririm, ama kusurlarımı göstereni her dem hatırlarım.

Yazıda bu başka demeyelim. Üstelik yineliyorum: kusursuz roman sıkıcıdır. Geçen gün Agatha Christie’nin On Küçük Zenci romanını yeniden okudum, kusurlarını bile bile üstelik. Sonrasında düşündüm; insanı cinayet işlemeye yönelten “kusur”larımız değil mi?

Jean Baudrillard şunu söylüyordu: “Eğer cinayet kusursuz olsaydı, cinayetin öğelerini sergilemeyi amaçlayan bu kitabın da kusursuz olması gerekirdi.”

Evet; eğer bir kurmaca hayatın kusurları üzerine kuruluyorsa ister istemez kendi içinde de kusurlara yer verecektir. Hele hele neyi nasıl söylemek istediğini bilen bir yazarsanız, tıpkı Cervantes gibi; biraz aklınızla alay ederken gerçeği, asıl gerçeği göstermek istediğini söylemek derdinde olduğunuzu şu “aylak okur” a belletmek dışında başka bir derdinizin olamayacağını vurgulamak içindir yaptığınız bu kusur. Bilmem bunu anlatabildim mi sevgili okurum.

Evet, kusursuz roman sıkıcıdır; tıpkı kusursuz insan gibi.

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (29 Ağustos 2017)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r