Kusursuz Görünen Hayatların İçindeki Boşluk |  Özlem Sipahioğlu

Şubat 13, 2026

Kusursuz Görünen Hayatların İçindeki Boşluk |  Özlem Sipahioğlu

Modern hayatın en büyük yanılsaması kusursuzluk olabilir. Sosyal medyada parlatılmış evler, estetik kahve fincanları, minimal dekorasyonlu daireler ve küresel kentlerde özgürce dolaşan yaratıcı profesyoneller… Vincenzo Latronico’nun Kusursuzluk romanı tam da bu görüntünün içini açıyor ve geriye kalan sessiz boşluğu gösteriyor. 2025 Uluslararası Booker Ödülü kısa listesine kalan roman, çağımızın dijital varoluşunu ve estetik takıntısını sakin ama sarsıcı bir berraklıkla ele alıyor.

1984 yılında Roma’da doğan Vincenzo Latronico, felsefe eğitimi aldı ve yazarlığının yanı sıra çevirmenlik yaptı. Orwell, Fitzgerald ve Wilde gibi yazarları İtalyancaya kazandırdı. İtalya’da yayımladığı romanlarla dikkat çeken Latronico’nun eserleri birçok dile çevrildi. Le perfezioni adıyla yayımlanan ve İngilizceye Perfection olarak çevrilen bu romanı ise yazarın uluslararası ölçekte en çok konuşulan eseri oldu. Uluslararası Booker kısa listesine kalması, yalnızca edebi başarısının değil, romanın çağın ruhunu yakalama gücünün de göstergesi olarak değerlendirildi.

Kusursuzluk, bir yönüyle tam anlamıyla bir Berlin romanı sunarken başka bir yönüyle bu tanımı boşa çıkarıyor. Berlin’de yaşayan İtalyan yazar Latronico, İtalya’dan Berlin’e taşınan genç bir çifti merkeze alarak çağın ruhuna dair incelikli bir portre çiziyor. Duvar’ın yıkılmasının ardından hâlâ yönünü arayan bir şehirde Anna ve Tom’un profesyonel yaşamına odaklanıyoruz. Web developer, graphic designer ve online brand strategist olarak çalışan bu iki karakter, bir zamanlar tutkuyla ürettikleri işleri artık yalnızca geçim kaygısıyla sürdürmektedir. Ürettikleri şey farklılık değil, farklılık yanılsamasıdır.

Almanlarla neredeyse hiç temas kurmazlar. Gündelik hayatlarını İngilizce sürdürür, sınırları belirsiz bir expat topluluğunun içinde akışkan bir varoluş benimserler. Haber kaynakları uluslararasıdır ve sosyal medya aracılığıyla İtalya ile bağlarını diri tutarak fiziksel olarak ayrıldıkları ülkeye dijital olarak tutunurlar. Aradıkları şey yalnızca mükemmellik değildir. Tatmin duygusuna, kendini gerçekleştirme fikrine ve normal insanlar gibi görünen ama normal olmayı reddeden bir hayata yönelirler. Bu arayışa mutluluk demek mümkün olsa da yeterli değildir.

Zamanla Berlin de onlara dar gelmeye başlar. Yeni taşınma planları ve yeni başlangıç hayalleri birbirini izler. Birkaç ay Lizbon’da, birkaç ay Sicilya’da yaşarlar, ardından Salento’ya geçerler. Gidecekleri bir sonraki yer belirsizdir fakat hareket hâlinin süreceği açıktır. Çünkü onlar için ev hem her yerdedir hem de hiçbir yerde.

Latronico, çağdaş kentli bireyin aidiyet krizini son derece berrak bir biçimde yakalar. Belirli bir yaş grubuna ve estetik duyarlılığa sahip okurlar bu romanda kendilerinden izler bulacaktır. Kendi dünyalarının en azından bir parçasını, iyi ya da kötü, metinde yansımış olarak görürler. Anna ve Tom yabancı değildir. Onları tanırız. Hatta çoğu zaman onlara benzeriz. Karakterlerin telefonlarını ellerinden bırakamayışını okurken kendi telefonuma uzanma isteğiyle mücadele etmek, romanın yarattığı etkinin en somut göstergesidir. Anlatı bilinçli bir mesafe kurar ve gözlemci bir ton benimser. Bu tercih, romana neredeyse sosyolojik bir vaka incelemesi niteliği kazandırır.

Uluslararası eleştirmenler de romanı benzer bir çerçevede değerlendirdi. İngiliz basınında eser, 2010’lar kentli yaratıcı sınıfının içi boşalmış ideallerine yönelik keskin bir gözlem olarak yorumlandı. Amerikan eleştirisinde romanın Georges Perec’in nesneler ve tüketim kültürü üzerine kurduğu anlatı geleneğiyle akrabalık taşıdığı belirtildi. Latronico’nun diyalogdan bilinçli olarak kaçınan, betimlemeye dayalı anlatımının çağdaş tüketim estetiğini soğukkanlı bir biçimde teşhir ettiği ifade edildi. Romanın Y kuşağının özgünlük arayışını, küresel kentlerdeki aidiyet krizini ve dijital çağın performatif kimliklerini görünür kıldığı sıklıkla dile getirildi.

Kusursuzluk klasik anlamda dramatik bir olay örgüsüne yaslanmaz. Büyük kırılmalar, yüksek sesli çatışmalar yoktur. Bunun yerine tekrar eden rutinler, taşınmalar, yenilenmeler ve kısa süreli hevesler vardır. Bu yapı, romanın anlattığı hayatın biçimiyle örtüşür. Sürekli hareket hâlinde görünen ama aslında yerinde sayan bir varoluş. Estetikle kaplanmış fakat içsel olarak aşınmış bir yaşam. Latronico’nun dili yalın görünür, fakat bu yalınlık hesaplıdır. Okura duygusal bir yönlendirme sunmaz, yalnızca gösterir. Yargılamaz ama saklamaz.

Romanın Uluslararası Booker kısa listesinde yer alması, onun yalnızca bir kuşak hikâyesi olmadığını da kanıtlar. Bu metin, küresel kentlerde yaşayan, dijital ağlarla birbirine bağlanan ve aynı estetik kodlarla hayat kurmaya çalışan geniş bir kesimin romanıdır. Berlin yalnızca bir mekândır. Asıl anlatılan, çağımızın dolaşım hâlindeki insanıdır.

Latronico’nun romanı, kusursuzluk fikrinin içini boşaltarak bize şu soruyu yöneltir: Hayat gerçekten yaşandığı için mi değerlidir, yoksa iyi göründüğü için mi? Anna ve Tom’un hikâyesi bu soruya kesin bir cevap vermez. Ancak okuru, kendi ekranına ve kendi hayatına yeniden bakmaya davet eder. Belki de romanın asıl gücü burada yatar. Kusursuz görünenin içindeki çatlağı göstermek ve o çatlağın içinden bugünün ruhunu okumak.

Yorum yapın