Masthead header

Kraliyetin gözünden 20. yüzyıl tarihi | Can Öktemer

Netflix’in yayınlandığı günden bu yana büyük ilgi gören ve İngiliz Kraliyet ailesinin hayatını anlatan The Crown, geçtiğimiz günlerde son sezonuyla izleyici karşısına çıktı. Dizinin yayınlanan dört sezonu, kronolojik olarak Kraliçe II. Elizabeth’in tahta çıkışından 1980’li yıllara uzanıyor. Kraliyet ailesinin yaşadığı çalkantılı hayat üzerinden Britanya’nın İrlanda’yla yaşadığı iç savaş, ekonomik kriz, siyasi belirsizlikler ve dış politikadaki Süveyş Krizi, Soğuk Savaş dönemi, Falkland Savaşı da diziye dâhil oluyor. The Crown bize, Kraliyet ailesi üzerinden kısa bir 20. yüzyıl tarihi sunuyor bir anlamda. Bununla beraber, dizi kendisini sadece politik gerilim üzerine kurmuyor; monarşiyi sorgulayan, saraydaki katı kuralların ailenin bireylerini nasıl ezdiğini öne çıkarmaya çalışıyor.

Serinin son sezonu ise Lady Diana ve Başbakan Thatcher eksenli bir akış izliyor. Birçok tarihi film, dizide olduğu gibi The Crown da geçmişi aktarması hususunda büyük tartışmalara gebe oldu. Dizinin yaratıcısı Peter Morgan’ın geçmiş inşası ve tarihi kişilikleri temsil etme biçimi hem Kraliyet cephesi hem de tarihçiler nezdinde tarihsel gerçekleri çarpıtmakla suçlandı. Özellikle Kraliyet cephesi, aile fertlerinin soğuk, mesafeli zaman zaman kötücül özellikleriyle temsil edilmesini kabul etmediler. Dizinin geçmiş inşasında yaşanan görüş farklılıkları sebebiyle yaşanan sert tartışmalar en son Guardian yazarı Simon Jenkins de eklenmiş, dizide üretilen “sahte” tarih anlatısını post-truth’la bile eşleştirmişti.

The Crown’un panoramasını çizdiği tarih, hepimizin kolektif hafızasında yer almış olaylar zincirinden oluşuyor. Bu tarihsel kronoloji, olaylara hem birebir tanıklığımızdan hem de medya, film gibi dolaylı olarak dâhil olduğumuz bir geçmişten oluşuyor. Dolayısıyla Kraliçe’nin hayatını ekranda görünce bir yerde tanışıyoruz hissinin uyanması boşuna değil. Günümüzde, geçmişe dair hafızamızın önemli bir kısmının tarihi filmlerden hatta medyadaki imajlarla oluşmaktadır. Bu tanışıklık hissinin ana nedenlerinden biri kolektif hafızamızın günümüzde romanlar ve filmler tarafından şekillenmesi. Dolayısıyla bir yüzyıl öncesinde yaşanmış bir tarihsel olay tarih kitaplarından, romanlardan, filmlerden ve tiyatro oyunları tarafından bizlere aktarılabilir. Bu tarihsel aktarım da bizi içerisinde bulunmadığımız bir geçmişin parçası haline getirir. Bizi hiç alakadar etmeyecek gibi görünen Kraliyet Ailesi tarihini de bir şekilde aşina olmamızın ana sebebi budur. Kraliyet ailesiyle ilgili o kadar çok roman, film yapıldı ki, sarayın adap kurallarından, yaşayış biçimine varana dek tanışıklığımız söz konusu.  Crown’un Lady Diana’yı konu etmeye başladığı son sezonu tüm dünyanın gayet iyi bildiği bir geçmişi anlatıyor bir anlamda. Bu doğrultuda, Lady Diana’nın şüpheli ölümü, Kraliyet ailesiyle yaşadığı sorunlar ve sadece İngiltere’nin değil 1980’li yıllarda tüm dünya siyasetine damga vuran Thatcher’in dizideki temsili ve geçmiş inşasındaki tarihsel hakikat meselesi de tartışma konusu haline geliyor haliyle.

Tarihin sonu tarihin başlangıcı 1980’li yıllar

1980’li yıllar Soğuk Savaş döneminin sona erdiği, ekonomik, politik ve teknolojik olarak yeni bir dünya tahayyülü imlemektedir. Bu tahayyülde bugün derin bir krizini yaşadığımız akademik jargonda sıklıkla telaffuz edilen neo-liberal ekonomi politikalar, küreselleşme gibi kavramların yer almaktadır. Ayrıca bu dönem modern dönemin tarihsel ilerlemeci perspektifinin sona erdiğini ve Fukuyama gibi (Sonradan hata yaptığını itiraf edecek) “tarihin sonunun” ilan edildiği bir zaman aralığıdır. Döneme Ada merkezli bir projeksiyon tutacak olursak; bir tarafta İrlanda’yla yaşanan kanlı iç savaş, diğer taraftan ülke ekonomisinin giderek kötüye gitmesi ve İngiltere’nin ilk kadın Başbakanı Margaret Thatcher’in otoriter bir yönetim anlayışı ülkeyi çalkantılı bir döneme sokmuştu. İşte, Crown’un son sezonu tam da böyle bir dönemde zuhur ediyor. Dizi diğer sezonlarda olduğu gibi bu sezonda da siyasi krizlerle çalkantılı aile hayatı birbirine paralel olarak devam ediyor. Özellikle Lady Diana ve Prens Charles’ın uyumsuz evlilikleri, Charles’ın gizlice görüşmeye devam ettiği Camilla Parks’la olan ilişkisi, ailenin Diana’ya karşı sert ve ayrımcı tutumu, Thatcher ve Kraliçe arasında yaşanan görüş ayrılıkları dizinin öne çıkan olayları oluyor. Thatcher’in özellikle kraliyet mensuplarını cehalet ve kültürsüzlükle suçladığı an; monarşi ve siyaset arasındaki ikircikli hattı ortaya seriyor.

Bununla beraber, dizinin geçmiş inşasında, 1980’li yılların karmaşık siyasi atmosferi tam olarak seyirciye hissettirilmiyor kanımca. İngiltere’nin o tarihlerde yaşadığı büyük ekonomik kriz ve siyasi karışıklık ucundan kıyısından hissettiriliyor. Saraya gizlice girip, Kraliçe’yle ülkenin durumunu anlatan ve kendilerini Thatcher’den kurtarmasını isteyen işsiz badanacı tiplemesi ekonomik krizle ile ilgili tek gönderme oluyor. Üstelik ekonomik darboğazdan çıkış için Kraliçe tek çözüm olarak gösteriliyor. Bununla beraber Falkland Savaşı’nın altındaki milliyetçi ve militarist söylem de göz ardı ediliyor. Savaşın sonuçları pek de irdelenmeden Thatcher’in kazandığı büyük bir zafer olarak Netflix tarih defterine not düşülüyor.

Dizinin yaratıcı Peter Morgan, tüm seri boyunca olduğu gibi son sezonda da Lady Diana üzerinden monarşi sistemini ve işleyişini ciddi bir şekilde sorgulamaya açmış. Morgan, aile bireylerinin sistemin (yani ülkenin) bekası uğruna, sevgisiz, soğuk, bencil ve yalnız bir çocukluk dönemi geçirdikleri; tüm bu davranışlarının ardında yatan nedeninin de bu olduğunu ima ediyor bir anlamda. Aileye çocuk yaşta giren Diana’nın da kırılgan ve duygusal yapısının böylesine sert bir ilişki ağı içerisinde var olamadığı, dışlandığı resmediliyor. Özellikle Prens Philip’in Diana’ya bu ailedeki herkesin kayıp ve yalnız olduğunu ama sistemin devamı için tüm bunların göz ardı edildiğine dair çektiği söylevle saray ahalisinin eylemleri bir nedene bağlanmış oluyor. Bu noktada, Peter Morgan’ın karakterlerin inşasında tarihsel temsillerinin ağırlığını kıracak bir psikolojik derinlik çabasını girdiğini söylemek mümkün. Charles’ın kendine güvensiz, sünepe hali, Philip’in vurdumduymaz tavrı, Elizabeth’in soğukluğu ve Diana’nın kırılganlığı gerçekçi bir şekilde yansımış. Benzer bir tavır Thatcher temsilinde de söz konusu. Âlemlere Demir Leydi sıfatıyla nam salmış politikacıyı tek başına ağlarken, ya da evde önlükle yemek servisi yaparken görebiliyoruz. Bu anlamda, seri tarihsel kişilikleri büyük tarih anlatısına hapsetmeyip onların “insani” yönlerini öne çıkarmayı çalışıyor. Peter Morgan, böylelikle tarihsel kişiliklere insani bir zaaflar ya da tevazu vererek bizlere onlarla empati yapmamız için bir kapı aralıyor. Lakin tarihi kişiliklerin insani yönleri onların eylemlerini aklayamaz bana kalırsa. Tarih en nihayetinde bitmiş sona ermiş bir olaylar zincirin imler. Geçmişe bakmak, bu olaylar zincirinden gözümüze batanları öne çıkarmaktır bir anlamda. Peter Morgan da, bugünden geçmişe baktığında da, tarihsel şahsiyetleri yargıladığımız kadar onları anlamaya çalışmamızı vurguluyor.

Dizinin dört sezonunda politik olarak “meseleleri mesele etmeyen” ve ana eksenini aristokrasinin gizli çekiciliğini klasik görkemli bir aile draması üzerinden kurgulamaya çalıştığı bir gerçek. Bununla beraber, seri her popüler tarihi yapımda olduğu gibi geçmişe bugünün penceresinden bakıyor. Boris Johnson’ın idaresindeki İngiltere hem kurumsal hem de yapısal olarak tüm zamanların en kötü yönetimine sahip olduğu gönül rahatlığıyla söylenebilir. Böylesine kötü bir yönetim İngiltere’ye en çok pandemi döneminde pahalıya patladı. Kötü salgın politikası, ekonomik krizle daha da derinleşti. Şimdinin böylesine manzarasına bakınca Peter Morgan da, kurumsal ve yapısal olarak güçlü İngiltere imgesini geçmişte arıyor ve “Gerçek Britanya aslında bu” diyor bizlere. Thatcher’in, Churchill’in kendilerini ülkenin bekası için fedaya hazır karizmatik liderlikleri, güçlü demokrasi anlayışı, Kraliçe’nin halktan – hatta üçüncü dünyadan yana tavrının dizide özellikle öne çıkarılma çabası bu perspektifle okunabilir sanırım. Bu anlamda, serinin görkemli Britanya tarihinden kesitler sunduğu anlatısı, moda deyişle sağ-popülist söylemi yeniden üretmiş oluyor. En nihayetinde tarihsel resmigeçit içinde izlediğimiz tüm liderler ülkeleri için kendi feda eden, idealist vatanseverler olarak karşımıza çıkıyor. Tarihi dizi ve filmlerin tarihçilerle yaşadığı en büyük husumetlerden birisi de, geçmişin inşasında hakikatler uzaklaşmak ve kolektif bellekte çarpıtma dinamiği oluşturmaktadır. Geçmiş, günümüzde ağırlıklı olarak kitaptan değil de filmlerden ve dizilerden öğrenildiği düşünülürse, o yapımlardaki hatalı bir temsil ya da taraflı ve eksik bir kronoloji geçmişin kolektif bellekte yanlış bir şekilde yer almasına neden olabilir. Tarihçilerin, neden ve sonuçlara dayalı belge odaklı geçmiş anlatısına karşın, filmler ve dizilerde bilimsel bir iddia söz konusu olmadığından tarih yönetmenin veya senaristin dünyaya bakışına göre eğilip bükülebilir. Bu doğrultuda, Peter Morgan’ın tarihe bakışında böyle bir yorum söz konusu. Dizi ne kadar post-truth’a hizmet ediyor tartışılır lakin 20. Yüzyıla dair kolektif bellekte bir çarpıtma dinamiği yarattığı bir gerçek.

Sex Pistols’un God Save the Queen adlı Kraliyet ailesine saygılarını sunduğu parçasında monarşiyi halkın parasını gasp etmekle ve faşist bir rejim olarak suçluyordu. Şarkının can alıcı kısmı ise “Gelecek Yok” sözüydü. 1980’li yıllardan beri, tarihsel olarak ilerlemiyoruz sanki aynı kısır döngü içerisinde debelenip duruyoruz. Ekonomik krizler, otoriter liderler, hastalıklar, saldırgan dış politika belirli aralıklarla karşımıza çıkıyor. The Crown da biz çıkardığı kısa 20. Yüzyıl tarihi zamanın nasıl kötü anlamda kendisini tekrar ettiğini hatırlatıp; bol krizli 21. Yüzyıl tarihine nasıl geçiş yaptığımıza dair de bir köprü kuruyor.

 The Crown, popüler bir seyirlik olarak net bir politik tavır almıyor. Lakin dünya siyasetine eline geçen ilk fırsatta yön vermeye çalışan bir ülkenin son sözü söylemekten kaçınmayan Kraliyet mensuplarını ve aldıkları birçok kötü kararla mevcut krizleri derinleştiren Muhafazakâr Parti’nin tarihsel sorumluluklarından azade kılmaya çalışması en çok kolektif hafımıza zarar veriyor kanımca. Walter Benjamin’in “Tarih Meleği”nden bildiğimiz gibi tarihin kaçınılmaz ilerlemesi karşısında, ancak geride bıraktığımız felaketlerle yüzleşebilirsek, kendimizi doğru bir geleceğe sürükleyebiliriz.

edebiyathaber.net (20 Aralık 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r