Kitap günlüğü | Mustafa Oğuz

Mayıs 4, 2026

Kitap günlüğü | Mustafa Oğuz

15 Nisan 2026

Bu sabah yine bir hikâye okudum. Vildan Külahlı Tanış’tan. Yazarın ikinci kitabı imiş. Yazardan okuduğum ilk hikâye. Yolun Yokuşuna başlıklı hikâye. Bus hikâye beni o kadar çok etkiledi. O anki ruh hâlime, evin sessizliğine bağlı olmalı bu etkileme. Hikâyeden o kadar etkilenmişim ki uyuduğumda rüyamda bir yazar arkadaşıma hikâyeden söz ettim, çok etkilendiğimi söyledim. Anında görüntü, rüyama da giriverdi.

Bu hikâye hakkında bir yazı yazmak için birkaç araştırma yaptım yazarla ilgili. Bir söyleşiyi okudum. Ardından kendisine “Vildan Hanım, Suare dergide yayınlanan söyleşinizde “Aslında her hikâye kendi hikâyesiyle geliyor. Kimisi bir fotoğrafla, kimisi bir duyguyla, kimisi kapı aralığından sızan bir kokuyla, bir fotoğrafla, bir mısrayla…  Dolayısıyla öykü kendi evrenini nasıl yaratmak istiyorsa biraz da onun peşinden gidiyorum.” diyorsunuz. Bu sözlerinizden hareketle yeni kitabınızdaki Yolun Yokuşuna başlıklı hikâyenizin hikâyesinden söz eder misiniz?” diye bir soru sordum instagram üzerinden.

Çok geçmeden döndü sağ olsun. “Mustafa Bey merhaba. Beğenmenize sevindim. Yolun yokuşuna öyküsü bir duyguyla geldi, istemeden işlediğimiz günahların suçların bedelini nasıl öderiz? Buradan doğdu bu hikâye.”

Evet, istemeden işlenen günahların bedelini ödemek etkilemiş demek ki beni fazlasıyla. Hangimiz masumuz ki… Hangimiz bilmeden veya bilerek suç işlemiyoruz ki… 

30 Nisan 2026

Bugün Şeref Bilsel’in Mecnun Dalı adlı şiir kitabını bitirdim. Birkaç gündür ara ara okuduğum bir kitaptı. Sevdiğim, beğendiğim yerlerin altını çizerim. Hemen her şiirde altı çizili sözler veya dizeler var. Şiir dize ile ayakta durur, şair güçlü dizeleri ile yaşar. Alışılmadık bağdaştırmaları ile şiir dilini geliştirir. “Dul sözcükler” bu alışılmadık bağdaştırmalardan biri, belki de en belirgini idi. “Dünebakan”, “terlikle dövülmüş rüyalar”, “türkülerin emzirdiği yaralı kadınlar”, “ağzımın yarısı sarışın bir virgül”, “ölümün altın dişi” şairin bu tür güçlü söyleyişlerinden.

“Ne yani edip yere düşünce pide mi?” dizesi de şairin söz oyunlarından…

Altını çizdiğim dizelerden bazıları

uyurken balkonları içeri alıyor

*

eğilip torağa kulak veren su

*

neremi kessem sevgilim oluyor

*

yüzüne türkü söndürülmüş kadınlar

*

bütün ırmaklar bildiklerini denize anlatır

*

evde ne var bilmiyorum ama aşk yok, merhamet yok

*

dünyada ömür, evde anam, sobada kömür ağlar

*

bir tüfek kime yarar aşk için çatılmamışsa

*

biz yoksulluğu doğu’ya gelin verdik

*

bir ev iki kişiyi kaldırmaz

eve boya, eve koku, eve bebek alınacak

*

gözlerin kadar cesur değil kuşluk vakitleri

*

buradan bakarak anlaşılmıyor dünya

*

dedim gözün verdiği sadakadır gözyaşı

*

ellerini türkçeye çevirdim ben

*

sen içeridesin diye dışarıdayız biz

*

şeytan’la yatıp allah’la kalkarlar

2 Mayıs 26

Murat Yalçın, yedi hikâye kitabına imza atmış usta bir hikâyeci. Dalga Boyu adlı son hikâye kitabından Bir Güz İkindisi İETT Otobüsünde Bir Yolcu’yu okumuştum ilk olarak. Aradan biraz zaman geçtikten sonra Postacı Çantası adlı hikâyesini okudum. Murat Yalçın, “O bez çantadan benim de vardı.” cümlesi ile başladığı bu hikâyesinde üniversite birinci sınıfta okuyan, bir edebiyat dergisinde çalışan gencin yaşadıklarını anlatır. Bu genç yolda giderken “hişt, baksana buraya” diye bir ses işitir. Ona seslenen polis otosunda oturan bir polis memurudur. Genci aracın içine alırlar, ilk kez bir polis karşısında olan genç, korkar doğal olarak. O anki ruh hâlinde “suç makinesi, düpedüz terörist olduğuma kolaylıkla inandırabilirdim kendimi.” der içinden. Polis, çantasındakileri çıkartıp inceler. Ne iş yaparsın sorusuna yazarım cevabını verir genç. “Ne yazıyorsun? Nerede oturuyorsun? Komşularını tanıyor musun?” sorularını sorar gence. Polis son olarak “Bu çantayı da kafayı da değiştirsen iyi olur”  der.

Hikâyede idealizmle gerçeğin çatışması öne çıkıyor. İçindeki kahramanlık dürtülerini yer yer harekete geçirmek isteyen genç bir yandan da korkar polisten. Hikâye “parmaklarımın titrediğini belli etmemeye çalıştım.” cümlesi ile biter. Polis için rutin sayılabilecek bir çanta kontrol eyleminin o tecrübesiz, genç üniversite öğrencisinde meydana getirdiği travma resmedilir Postacı Çantası başlıklı hikâye ile. Polisin çantayı da kafasını da değiştirme önerisi de sorduğu sorular da görev alanın dışındadır aslında. O gencin özel hayat alanına, zihniyetine bir müdahaledir, bir baskıdır. Birey üzerinde korku oluşturmaktır. Temel görevi o bireyin güvenliğini sağlamak olan memur, şüpheli bir durum olmamasına rağmen, sorduğu sorular ve söylediği sözlerle o gencin hayatında derin iz bırakacak bir eyleme imza atmıştır. Gencecik insanın içine korku tohumu ekmiştir.

Murat Yalçın, hikâyede çok da ele alınmayan bir konuyu ele alıyor, devletin birey üzerindeki baskısına, korku salmasına değiniyor. Bir polis memurunun bir birey üzerinde nasıl olumsuz etkiler yapabileceğine dikkat çekiyor, dolayısıyla bir devlet eleştirisine girişiyor ki bence çok da iyi ediyor.

3 Mayıs 2026

Dilek Karaaslan’ın Hayatımızın En Uzun Kışı adlı ikinci hikâye kitabından iki hikâye okudum. Yazar, bu kitabı ile Sait Faik Hikâye Ödülü 2025 için kısa listede yer aldı. Kitaptan Zürafa Sokağı ve Havuz başlıklı hikâyeleri okudum. Zürafa Sokağı’nda sosyoloji eğitimi almış, işsiz genç bir kız stajyer kadrosundan bir iş bulur. İlk işi olarak bir geneleve gidecek, oradaki kadınlarla anket yapacaktır. Anket yapacağı yerin bulunduğu sokağın başına kadar gelir ama binaya giremez, dönüp yakındaki bir çay ocağına gider, oturur. Daha sonra cesaretini toplayıp içeri girdiğini okuruz. Oradaki hayattan, kadınlardan sahneler aktarır, anketini yapar. Hikâyenin sonunda genç kızın bu işleri hayali olarak yaptığını, çay ocağında oturmaya devam ettiğini görürüz.

Dilek Karaaslan, ele alınması cesaret isteyen, üzerinde durulmayan bir konuyu Şükrü Erbaş’ın şiirine, Ethem Baran’ın hikâyesine göndermeler yaparak, metin içinde bu isimleri anarak işler.

Havuz hikâyesinde mahallenin üç serserisi, Necmi, Kazım ve Adem, bir yüzme havuzunu gizlice ellerindeki dürbünle izlemek için giderler, bir yandan da içkilerini içeceklerdir. Bir ses duyarlar, çalılıkların arasında bir genç kızla bir erkek görürler. Uygunsuz vaziyettedirler, oğlanı dövüp gönderirler, üniversite öğrencisi kıza Necmi ve Kazım, rakı ve esrar içirir zorla, ardından tecavüz eder. Evli olan Adem, bu işi yapmaz ama arkadaşlarına engel de olmaz. Bu olayın ardından bu üç kafadar durulur, bu tür işlere girmez hatta üçü bir araya gelmez. Hikâyenin sonunda Adem, okumak, üniversiteye gitmek isteyen kızına bakarak o kızın durumunu hatırlar, kendi kızının o duruma düşmesinden korkar.

Bekir Yıldız’ın buna benzer bir hikâyesi vardı, Karaaslan’ın bu hikâyesi o hikâyeyi hatırlattı bana. Oradaki üçüncü kişi, tecavüz edilen erkek çocuğu diğerlerinin yanından alıp götürür, ona yardım eli uzatır.  Bu hikâye kirlilik edebiyatına mı girer desem, yeraltı edebiyatına mı bilmem ama bir okur olarak cinselliğin bu denli öne çıkarılarak anlatılması rahatsız edici. Hem böyle bir olay medyaya düştüğünde bunu kınıyor, yapanları eleştiriyoruz hem de bir yandan edebiyatta bu konulara yer veriyoruz. Doğru bulmadım ben.

Necati Cumalı, Ay Büyürken Uyuyamam adlı kitabında bütün hikâyelerini cinsellik üzerine kurmuştur ama orada konuyu rahatsız edici düzeyde işlememiştir. Günümüzde okullar yazarları çağırıyor, yazarın kitabını öğrencilere okutuyor. Böyle bir durum için öğretmenler bu kitabı öğrencilerine nasıl okutabilir? Yazar kadar yayıncıların da bunu düşünmesi gerekiyor. Özellikle Havuz hikâyesi bu açıdan bakıldığında birçok yanlış içeriyor. Zürafa Sokağı için de söylenebilir bunlar.  Bu hikâyelerin bir kadın yazarın kaleminden çıkması da bir o kadar ilginç.

Yorum yapın