Masthead header

Kimliğini kaybedenler | Mehmet Özçataloğlu

Çocukluk dönemim köyden kente göç edenlere tanıklık ederek geçti. Büyük kentlerin taşı toprağı altındır diyenlerin bir umut hareketliliğiydi bu durum. Bir işimiz olur, gelirimiz olur diyerek sarıyorlardı yüklerini kamyonlara, tutuyorlardı taşlı yolları. Zaman geçti, dönem değişti. Herkesin ardına bakmadan gelip yerleştiği ana kentler doldu, taştı. Yaşanmaz hale geldi. Kendine ait kimliğini kaybetti. Sonunda tersine göç başladı. Kentten kaçış da diyebiliriz buna. Adına ne dediğimizin bir önemi de yok aslında. Önemli olan kentlerin yeniden yaşanabilir hale gelmesidir. Kimliklerine kavuşabilmesidir. 

Aydoğan Yavaşlı, “Gökyüzünü Kaybeden Şehir”de bunları anımsattı bana. Kitabın adının “Kimliğini Kaybeden Şehir” olması gerektiğini de düşündüm bununla birlikte. Çünkü yazar sorduğu soruyla bu yanıtı istedi benden. Soruyor ve devam ediyor yazar: “Bir şehir gökyüzünü kaybederse ne olur, düşündünüz mü hiç? Bir şehir, bir ülke, bir insane gökyüzünü kaybettiğinde ilk olarak çocukluğunu, gençliğini, onu var eden ne varsa bütün hepsini kaybetmiş demektir. Üstelik artık bunun dönüşü de yoktur. Giden gitmiştir. Kaybedilen ne varsa hiç dönmeyecek, o kocaman boşluğu herkese yabancı bir karanlık, bir bilinmezlik dolduracaktır.”

Romanın kahramanı, ‘her şey dünya döndükçe değiştiğine hiç bilmediğimiz bir yöne doğru gittiğine göre bizim tavrımız ne olmalıdır?’ sorusunun yanıtını arıyor. Bu arayıında kendisiyle yüzleşmesini okuyoruz. 

Doğup büyüdüğü mahalleye yirmi-yirmi beş yıl sonra dönen kahraman bir film şeridi gibi gözünün önünden geçen anılarını anlatıyor bize. O anlatıyor, biz okuyoruz. Okurken dinliyoruz aslında. Tarihe, değişime, gelişime(!) tanıklık ediyoruz. Günümüzle kıyaslıyoruz. Kıyaslarken o günleri yaşayanlar içlerinde bir yerlerde bir sızlama hissedecektir mutlaka. Geçmişte kalan sevgi, saygı, vefa, dostluk, komşuluk, sıcak ilişkiler ve adına daha her ne denilirse…

Bu tür kitapları okumaktan keyif alıyorum. Çocukluğumu anımsatıyor bana. Fakat bir o kadar da öfkeleniyorum. Bütün bu sözünü ettiğimiz duygu ve kavramları bugüne taşıyamadığımız için kızıyorum. Şart mıydı bu değişim? Ya da değişirken özümüzü koruyamaz mıydık? Bize sunulan/dayatılan her şeye teslim olmak zorunda mıydık/ız?

Adına çağdaşlaşma denilen bu çağın bizi yalnızlaştırdığının da farkındayız. Yalnızlığımızla mutluyuz belki de. Ama yine de çocukluğum içimde bir yara gibi duruyor orada.

Değiştik, dönüştük. Değişirken, yaşadığımız kentleri de dönüştürdük. Geçmişe ait bütün değerlerimizi sıfırladık. Şimdilerde değer aı altında değersiz ne varsa sahip çıkıyoruz. Peki, ya sonra?

Aydoğan Yavaşlı, Altın Kitaplar tarafından yayımlanan ve Volkan Akmeşe tarafından resimlenen bu kitabında gelenekseli gösterip çağdaşın aslında ne olduğunu anlatıyor bize. 

Mehmet Özçataloğlu – edebiyathaber.net (26 Temmuz 2021)

  • Aydoğan Yavaşlı - 27/07/2021 - 12:30

    Mehmet kardeşimiz çok doğru saptamalarda bulunmuş. Kitabın bilinçli bir biçimde okunması tabii beni mutlu kıldı. Başka kitaplarda da buluşmak üzere sevgiler gönderiyorum.cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r