Masthead header

Kieslowski’den Han Kang’e Renk kırılmaları: Mavi ve Beyaz | Eda Al

2016 Man Booker ödüllü Vejetaryen ve Çocuk Geliyor’un Güney Koreli yazarı Han Kang’ın son kitabı Beyaz Kitap. 2018 Man Booker finalistlerinden olan kitap yazarın daha önceki eserleri gibi yine April Yayınları’ndan yayımlandı ve Göksel Türközü tarafından Korece’den Türkçe’ye çevrildi. Kısa bir süreliğine Polonya’ya taşınan yazar geçmişi acılarla ve ölümlerle dolu bu ülkede kendi geçmişini de irdeler. Hitler tarafından yerle bir edilen şehrin beyaz molozları ile kendinden önce doğup ölen ablası arasında benzerlikler kurar. Varşova sokaklarında dolaşırken, bölümler arası geçişlerde beyazlığı hakim kılarak hem ablasının ölüm gününü hem de şehirden yansıyanları imgeler vasıtasıyla anlatır. Kang, kitabın ilk sayfasında yaptığı beyaz listeden şöyle bahseder:

“Beyaz şeylerle ilgili yazmaya karar verdiğim bahar, ilk yaptığım bir liste çıkarmak oldu. Her bir sözcüğü yazarken tuhaftır, çok sarsıldım. Bu kitabı mutlaka tamamlamak istediğimi ve yazım sürecinin bir şeyleri değiştireceğini hissettim.Yaraya sürülen beyaz merhem, üstüne sarılan beyaz sargı bezi gibi bir şeylerin gerekli olduğunu da.”

Ünlü Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieslowski, Trois Couleurs (Üç Renk Üçlemesi) filmlerinden  Bléu (Mavi) ’da  yası, yaşamı ve  özgürleşmeyi tıpkı Hang Kang’in beyazla yaptığı gibi renk üzerinden yapar.  Han Kang’in beyazla yaşadığı anımsamaları filmin baş karakteri Julie mavi ile yaşar. Geçmişi mavi ile hatırlayıp, geleceği mavi üzerine kurar. Bir besteci olan kocasını ve 5 yaşındaki kızını bir trafik kazasında kaybeden  Julie’nin travmasına ve özgürleşmesine mavi imgelerle tanık oluruz.  Odasındaki mavi bir avize, yüzmeye gittiği havuz, kızının şeker paketleri, kocasının beste dosyalarının kapağı… Han Kang’ın  beyazı gibi Kieslowski’nin Bleu’sunda mavi, karakterin duygusunu yansıtan simgesel bir güce  dönüşür. Başrolünü Juliette Binoche’in oynadığı bu filmde müzik ve mavinin birleştiği anlarda yaşanan yas ve travma daha da belirginleşir. Han Kang ise  varoluşsal beyaz bir yolculuğa yine beyaz bir kapıyı aralayarak çıkarır okurunu.  “Beyaz bir leke pis bir lekeden daha iyidir” diyerek yeni taşındığı evi beyaza boyar.  Beyaz bir kundağa sarılan yüzü ay parçası gibi doğup iki saat içinde ölen ablasının gözleriyle bakar şehre.  Kırağının düştüğü kış başlarında geçen otobiyografik anlatıda eğer ablası yaşıyor olsaydı şu an kendisinin hayatta olmamış, hiç doğmamış olacağını dile getirir. Annesinin yirmi iki yaşındayken, prematüre doğan ablasına söylediği “Ölme, Yalvarırım Ölme” sözüyle çaresizliğin resmini çizer.

Krzysztof Kieslowski: “İnsanları birleştiren o kadar çok şey var ki. Senin ya da benim kim olduğumuz hiç fark etmez, senin dişin ya da benim dişim ağrıdığında aynı acıyı duyarız. İnsanları birbirine bağlayan duygulardır çünkü ‘sevgi’ sözcüğünün anlamı herkes için aynıdır. ’Korku’nun ya da ‘acı’nın da. Hepimiz aynı şeylerden aynı şekilde korkarız. Bu yüzden bunları anlatıyorum, yoksa başka konularda hemen bölünüyoruz.” diyor.

Han Kang’in beyaz listesi şehrin hayaletleri, ölen bebeğinin ardından annesinin göğsündeki süt, İkinci Dünya Savaşı’ında Alman askerlerinin kurşuna dizdiği halkı için yapılan anıt taşa bırakılan mumlar, kanatları yerde uzanan beyaz bir kelebek, kar taneleri, dalgalar, budist tapınağına bırakılan annesinin külleriyle başlıyor. Tül perdelerde “pirüpak” nesnelerle karşılaşıldığında hissedilen temiz ve masum duygular, bazen pamuklu bir nevresim çıplak tenine değdiğinde ve hayatta olduğunu ispatlayan soğuk bir havada  ağzımızdan çıkan beyaz buharla liste uzar. Kang,  kimi zaman beyaz bir kuşun kutsallığını sorgularken, kimi zaman bir balkondan aşağı düşen beyaz bir mendil misali “konacağı yeri arayan bir ruh gibi” dolanır.  Bembeyaz gülüşlerde arar vedaları, ölüler için bırakılan beyaz manolyaları, on yaşında paketlerini açtığı kesme şekerlerini..Işıklı boşluklar yaratıp,  beyaz bir çakıl taşın içine hapsolmuş sessizliği alıp gün yüzüne çıkarır.  Duman sessizliğin beyazlığı, beyaz dişler, beyaz tüylü bir köpek ve havadaki sis anlatının tüm kırılgan atmosferinin birer parçası oluverirler.

“Soğuk bir günün sabahında ağızdan çıkan ilk beyaz buhar..İşte yaşadığımızın ispatı.”

Han Kang kronolojik olarak kurmaz anlatısını. Zihinsel sıçramaları birbirinden kopuk değildir. Bazen  dalgın, bazen detaylıca bakar etrafına. Hem etrafındaki hem de anılarındaki tüm beyazları tarıyor, buluyor, anlamlandırıyor. Hepsini birer metafora dönüştürüp anlatının içinde büyütüyor. Sıradan hayatın içinden toplumsal olaylara olabildiğince küçük dokunuşlarla değiniyor. Kang, acıyı bir masala çevirip, beyaz bir dünyanın içinden sesleniyor ve okuru bir yumak gibi sarıyor.

Hem ölümü hem de yaşamı hafızalarda tutmamıza yardım eden renkler iki eserin de merkezine oturuyor. Her iki karakterin de travmaları, hayata tutunuşları ve yeniden doğuşları renkler üzerinden kurgulanıyor. Hayat tüm renkleriyle karşımıza farklı alternatif renkler çıkarırken,  varolmanın güzelliklerini ve geçmişin izlerini de renkler aracılığıyla sunuyor. Kieslowski mavi hüzünlü bir ezgiyi dinletirken, Han Kang beyaz bir nefes olup kulaklarımıza fısıldıyor “Ölme, Yalvarırım, Ölme”.

edebiyathaber.net (15 Nisan 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r