Kerime Nadir’in Gotik Romanı “Dehşet Gecesi” | Hülya Soyşekerci

Aralık 5, 2025

Kerime Nadir’in Gotik Romanı “Dehşet Gecesi” | Hülya Soyşekerci

Kerime Nadir ve eserlerinden söz edildiğinde popüler, melodramatik aşk romanları ve bundan uyarlanan Yeşilçam filmleri gelirdi aklıma. Kerime Nadir’in, 1950’lerin sonuna doğru, romantik aşk ve melodram tarzının dışına çıkarak, ülkemizde “ilk kadın vampir” romanını kaleme almış olduğunu yakın zaman önce bu türün meraklılarından öğrendim. 

Aşkın türlü hallerini yoğun bir duygusallık ve romantizmle işleyen Kerime Nadir, romanlarında dönemin toplumsal ve kültürel yapısına, burjuva yaşam tarzına ve kadın- erkek ilişkilerine dair önemli ayrıntılara yer vermesine rağmen, “popüler yazar” oluşu yönündeki yerleşik yargılar yüzünden yeterince dikkate alınmayıp göz ardı edilen bir yazar.

A. Ömer Türkeş’in edebiyatımızda korku romanları ve gotik araştırmalarında öncelikle başvurulan Korkuyu çok sevdik ama az ürettik” başlıklı özlü makalesi, bu konuda ilk bilgi ışığını sundu bana. Bu yazısında A. Ömer Türkeş, “edebiyatımızda bir vampirella” ara başlığı altında, Kerime Nadir’in 1958’de yazdığı Dehşet Gecesi romanına da değiniyor. Dehşet Gecesi’ni “şaşırtıcı bir vampirella hikâyesi”olarak nitelendiren eleştirmen, Dehşet Gecesi yazarının Brom Stroker’in Drakula‘sından açık biçimde esinlendiğini belirterek her iki roman arasındaki paralellikleri gösteriyor. Benzerliklere rağmen Kerime Nadir’in kendi eserine çok farklı bir renk katmış olduğu sonucuna ulaşıyor: “Ne var ki, ‘genç bir adamın ticari bir mesele için vampirin uzak diyarlardaki şatosuna davet edilmesi, orada vampirin saldırısına maruz kalması ve sonda kötülükle iyilik arasındaki savaşta iyinin galip gelmesi’ biçiminde özetlenecek hikâyeye çok farklı bir renk katmış Kerime Nadir. Mekânı Transilvanya’dan Hakkâri’ye taşımış, Karpat dağlarının yerini Cilo zirvesi almış, hepsinden önemlisi, etkileyici bir erkek olarak Kont Dracula’da cisimlenen vampirin yerine Prenses Ruzihayal isimli dayanılmaz güzellikte bir vampirella yaratmış… Ancak Kerime Nadir’in vampir yerine hortlak sözcüğünü tercih ettiğini de eklemeliyim.” diyerek yorumlarını derinleştiriyor. (1)

Bunun üzerine Kerime Nadir’in Dehşet Gecesi’ni sahaftan edinip bir gecede ve neredeyse bir solukta okudum. Romanın kurgusu ve atmosferi gerçekten müthişti. İnsanı dehşete sürükleyen bir vampir romanı olarak değerlendirirsek, yazarın oldukça başarılı bir gotik esere imza attığını belirtmemiz mümkün. Bilindiği üzere, gotik romanlarda hayaletler, canavarlar, cinler, kötü ruhlar, vampirler, canavarlar gibi kötücül hayali varlıkların olması, bu tarz metinlerin vazgeçilmez karakteridir.  Dehşet Gecesi içindeki o ürpertici gotik atmosferi, dehşet veren olayları ve kahramanları incelemeye geçmeden önce “vampir” ve “hortlak” sözcüklerinin anlamlarına ve bu hayali varlıkların hangi kültürlerde nasıl yer aldığına değinmek istiyorum.

Dilimize Fransızcadan geçen “vampir” sözcüğün ilk anlamı, TDK Türkçe Sözlük’te “İnsanların kanını emdiğine inanılan yaratık” olarak veriliyor. Daha geniş çaplı bir araştırmada, vampir figürünün çok eski çağlarda, önce masal ve mitoslarda yaratıldığını; yüzyıllar boyunca edebiyat, resim ve diğer sanat dalları içinde yer alarak günümüze kadar geldiğini görüyoruz.

Vampir, günbatımı ile şafak sökümü arasındaki zaman parçası içinde dirilip mezarından çıktığına ve insanlara saldırıp kanlarını emdiğine inanılan bir canavar olarak algılanmış; resimlerde (Özellikle Goya’nın resimleri) korkunç bir mezar yaratığı olarak tasvir edilmiş düşsel bir varlık. İnsanlığın bilinçaltında binlerce yıldan beri yaşattığı karanlık, gece, ölüm gibi temel korkularından beslenerek önce masal, mitos gibi anlatılarda can bulan, dolayısıyla insanın kendi korkularından türeyen ve ruhlara dehşet salan bir hayal varlığı. 

Vampir inanışı, Uzak Doğu, Avrupa, Ortadoğu kültürlerinde olduğu kadar Türklerin eski inanışlarında da yer alır. Bu eski inanışlarda “cadı” olarak yer alan yaratık, vampirin özelliklerini taşır. Pertev Naili Boratav’ın 100 Soruda Türk Folkloru’nda belirttiğine göre, “Cadılar hortlayan ölülerdir. Çokluk kadınların cadı olduğuna inanılır, ama erkeklerden de cadılaşanların bulunduğuna kanıt belgeler vardır. Türk geleneğindeki cadı aşağı yukarı Batı inanışlarındaki vampiri karşılar. Cadılar mezardaki taze ölüleri çıkartıp ciğerlerini yerlermiş. Bir Rumeli anlatmasından öğrendiğimize göre eskiden cadıları zararsız hale sokan uzman cadıcılar olurmuş.”

Gotik edebiyat metinlerinde vampirin oldukça uzun zamana yayılan bir serüveni var. Gotik sanat konusunda yazılmış en kapsamlı kuramsal eserlerden, Richard Davenport-Hines’in Gotik; Aşırılık, Dehşet, Kötülük ve Yıkımın Dört Yüz Yılı adlı kitabından vampir inancı ve tarihçesine dair alıntıladığım şu cümleler, oldukça önemli: “Cesetlerden korkmak birçok kültürün ortak özelliğidir. Ölümün ölümden geldiğine inanılır; ölülerin kıskançlık, hiddet ya da özlem yoluyla yaşayanları kendi alanlarına çekmeye çabaladıkları düşünülür. Bunu engellemek için yaşayanların ölüleri hoş tutması, uygun cenaze ve gömme yoluyla ‘ölüleri ikinci kez öldürmeleri’ gerekmektedir. Modern çağın başlarında vampirliğe ilişkin temel mitler, gerçek insanların kana susamışlığıyla güçlendi. On beşinci yüzyılın sonlarında Vlad Drakul adındaki Romanya prensinin uyguladığı kötülük, şiddet ve kan dökücülük inanılmaz boyuttaydı; Avrupa içlerindeki Türk güçlerini sürekli taciz etti, tuzağa düşürdü ve topraklarından attı. Canlı yakaladıkları kazıklara geçirildi. Uyguladığı işkenceler nedeniyle Kazıklı Vlad adını alan Drakul hakkında inanılmaz korkunç öyküler anlatılmaya başlandı: 1459’da Braşov yakınlarında 20.000 Türk’ü kazığa geçirmesi, kadınlar ve çocuklar da dâhil olmak üzere bir şehrin halkının tamamını iç içe halkalar halinde, bir tepenin zirvesine ulaşana dek kazığa geçirmesi gibi. Yüzyıllar sonra Bram Stoker, British Museum’da araştırma yaparken onun adına rastladı ve ilk vampir romanı için uyarladı: Drakula’nın yayımlandığı yıl 1897’ydi. Kan emicilik ya da vampirlik, hem gerçek hem de mecaz anlamıyla Drakula’dan sonra birçok gotik edebiyat metninde yer aldığı gibi, zamanla Marksizm’de burjuvazinin işçi sınıfını sömürmesini simgeleyen siyasal bir metafor olarak da kullanıldı. Karl Marx, Kapital’de ‘Sermaye, vampir gibi, yaşayan emeği emerek yaşayan ve ne kadar fazla emek emerse o kadar yaşayan ölü demektir.’ diyerek, kapitalizmle vampirlik arasındaki etkilenmeden kaynaklanan ilişkiyi son derece açık biçimde tanımladı. Kapitalist yapılarda, Marx’ın belirttiği gibi sınır tanımayan kapitalist ne kadar güçlenirse emek de o ölçüde zayıflar; Stoker’ın öyküsünde, yaşayan kurbanları güçten düştükçe ölümsüz vampir güç kazanmaktadır. Vampirler, sermaye birikimi için bir metafor sunar: Van Helsing şöyle der: ‘Onlar ölemez ama çağlar boyu varlıklarını sürdürüp yeni kurbanlar bulmaları ve dünyadaki kötülükleri çoğaltmaları gerekir.’” (2)

Eski metinlerden günümüze kadar vampirler, öncelikle kan emici oluşları, sivri dişleri ve kanlı ağızlarının korkunç görünümleriyle korku salan yeraltı (ölüm) varlıklarıdır. Vampirler ay ışığında hayat bulurlar; durmadan şekil değiştirebilir, başka kişilere ve varlıklara dönüşebilirler. Mesela, cadı görünümünden bir anda sıyrılıp genç, güzel ve cinsellik çağrıştıran bir kadına dönüşebilirler. “Vamp kadın” nitelemesinin kaynağı da vampir sözcüğünden gelmektedir. Vampirler kanını emmek istedikleri kişiyi, kendilerine tutkuyla, büyülenmişçesine bağlar ve cinsel yakınlaşmaya geçiş anında o kişinin boynuna sivri dişlerini geçirirler. Vampirin musallat olduğu ve kanını emdiği kişiler de birer kan emiciye dönüşerek vampirin emri altına girerler.  İnanışlara göre vampirin tamamen öldürülmesi (yok edilmesi) için kalbine kazık çakılması gerekir. Birçok vampir metninde bu korkunç sahne tüm çarpıcılığı ve şiddetiyle okurları etkiler. Sonuçta “kötü”nün karşısında “iyi”nin zaferini gösterdiği için okurda bir rahatlama ve adalet duygusu da yaratır.

Kerime Nadir, Dehşet Gecesi’nde “vampir” yerine “hortlak” sözcüğünü kullanıyor.  Hortlak denen bu düşsel yaratık, TDK Türkçe Sözlük’te “mezardan çıkarak insanları korkuttuğuna inanılan yaratık” olarak tanımlanıyor. Yaşayan bir ölü ya da mezarından çıkıp yaşayanları korkutan bir ölü olan hortlak, ruhun terk ettiği bedenin farklı bir güç tarafından ele geçirilip kullanılması sonucu oluşan bir hayalet; ara bölgede kalmış azaplı bir varlık, bir zombidir. Korkutuculuğu, mezardan gelmesinden; yani yeraltı karanlığından türemesinden kaynaklanır. Ölümün her hali korkunçtur insan için; arada kalan bu varlıklar da sır dolu halleriyle insanı derinden ürpertirler. Türklerin eski inançlarında da bu korkulu varlığın yer aldığı görülür. Ancak metinlerde hortlakların kan emici olduğuna dair bir ifade yoktur. Dehşet Gecesi romanının “hortlağı” olan Ruzihayal, “cadı” ve “vampir” nitelemelerine daha yakın duran bir kadın kahramandır.

Bizde ilk gotik roman ve vampir romanının ortaya çıkışı çok eskilere uzanmıyor. XX. yüzyılın başlarında Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Cadı, Gulyabani, Mezarından Kalkan Şehit gibi bazı romanlarında gotik unsurların yer aldığı görülüyor. Suat Derviş’in 1920’lerde yayımlanan Kara Kitap, Ne Bir Ses Ne Bir Nefes, Buhran Gecesi, Fatma’nın Günahı ve Nezihe Muhittin’in İstanbul’da Bir Landru (1934) gibi korku, dehşet ve karanlıkla dolu gotik romanları; aynı yıllarda Kenan Hulusi Koray’ın korkulu öyküleri de unutulmamalı. Bizde ilk vampir romanının Ali Rıza Seyfi imzasını taşıyan Kazıklı Voyvoda (1928) olduğu; bu romanın Bram Stoker’ın Drakula’sından yerlileştirilerek uyarlandığı, konuyla ilgili kaynaklarda belirtilmekte. (3) Bu romanın daha sonra Drakula İstanbul’da (1997) adıyla Giovanni Scognamillo tarafından gözden geçirilerek yeniden yayımlandığını görüyoruz.  Kaya Özkaracalar, Dehşet Gecesi’ni, belirli esinlenmeler taşımakla birlikte muhtemelen uyarlama olmayan, özgün sayılabilecek bir gotik korku romanı olarak nitelendiriyor. (4) İlk olarak 1958’de Sulhi Garan Matbaası tarafından basılan Dehşet Gecesi’nin piyasadaki altıncı ve son baskısı 1984’te İnkılap ve Aka Kitabevleri tarafından gerçekleştirilmiş. Okuduğumdan daha yeni olan ve piyasada bulunan bir baskısı, 2019’da Oğlak Yayınları’nın Maceraperest Kitaplar serisinden yayımlanan ve sinemaya uyarlamaya çok uygun olan bu ilginç roman, yayıncılar ve sinema yönetmenleri tarafından keşfedilmeyi bekliyor.

Roman sanatının her şeyden önce mimari bir yapı olduğu dikkate alındığında Dehşet Gecesi’nin oldukça iyi bir kurguyla oluşturulduğu; yazarın kurguda önemli bir başarı gösterdiği dikkat çekiyor. Macera, gizem ve korku içeren romanların iyi bir kurguyla oluşturulması, hikâyesinin sağlam olması türün vazgeçilmez bir özelliği olarak değerlendiriliyor çoğu kez.

A.  Ömer Türkeş, “Kim ne derse desin, ne kadar burun kıvırırsak kıvıralım, romanın yükünü çeken hikâyesidir.  Dili ve üslubu kuvvetli birçok yazar, hikâye edememe sorunuyla muzdariptir ve onca titizlikle ördüğü metinleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Oysa edebiyat tarihinde kendisine bir yer bulamayan birçok basit korku romanı var ki büyük bir hayal gücünü ve hikâye anlatma sanatını barındırır.” (5) sözleriyle sanki Kerime Nadir’in Dehşet Gecesi’ni de işaret eder gibidir. Hem Dehşet Gecesi’nde hem de aşk romanlarının pek çoğunda Kerime Nadir’in iyi hikâye edebilen bir yazar olduğu hemen fark edilir. Akıcı bir dille, okuru ilk sayfalardan itibaren kendi dünyasına dâhil eden romanlardır bunlar. Metnin içerdiği hikâye, kurgunun sağladığı imkânlar ölçüsünde büyük bir ilgi, merak ve heyecanla okunur.

Dehşet Gecesi öncelikle farklı kurgusu ve oldukça sağlam oluşturulmuş hikâyesiyle; ayrıca yazarın sözcüklerle yarattığı olağanüstü atmosferiyle ilgi uyandırıyor. Bir kadın yazarın kaleminden çıkan ve kahramanı bir kadın vampir olan Dehşet Gecesi, bu alanda bir ilk’i oluşturması nedeniyle edebiyat tarihi açısından dikkate değer bir eser olmasının yanı sıra bugünün okurunu da en azından içindeki gizemli ve fantastik hikâyesiyle etkileyebiliyor. “Roman içinde roman” tekniğiyle yazılmış olan Dehşet Gecesi bizi öncelikle şu yönden düşündürüyor: Okuduğumuz romanın içindeki kurmaca dünyada yer alan kişi ve olaylar, yaşadığımız hayatın içine sızarsa neler hisseder, neler düşünürdük? Bu noktada dehşete kapılmamız, şaşkınlığa uğramamız, gerçek hayatın içindeki olasılıklar ve olabilirliklerin sınırlarının dışına çıkmamızdan kaynaklanan bir durum olacaktı elbette. Hayat, kurmacaya değil, kurmaca, hayata müdahale etseydi ya da kurmaca, bazı noktalarda hayatla çakışsaydı sanırım büyük zorluklar bekleyecekti bizleri. Metin içi gerçekle yaşadığımız gerçek birbirine karışacak; müthiş bir kaos kaçınılmaz olacaktı. Hakikat yitimini derinden yaşayacaktık. 

Dehşet Gecesi’nde metnin tümünün 1. kişi anlatımıyla yazılmış olduğu görülüyor. Romanın ana olayı, bir tren yolculuğu ile başlıyor. Altınışık gazetesinin sahibi olan Mümtaz adlı ünlü gazeteci, Cilo dağında yeni yapılmış olan turistik bir otelin açılış töreninde hazır bulunmak üzere trenle İstanbul’dan Hakkâri’ye doğru yolculuk yapmaktadır. Ona gelen davetiyede “Müdüriyet” sözü dışında davet edene dair herhangi bir bilgi olmadığı gibi, kendisiyle birlikte açılışa davet edilen ve aynı trende yer alan bilim, sanat, ticaret ve siyaset alanındaki ünlü kişilerin de davet sahibi hakkında bilgileri yoktur.  Mümtaz, yolda okumak üzere yanına bir kitap almıştır. Bu kitap genç bir yazarın, tanıtımının yapılması dileğiyle gazeteye gönderdiği Kızıl Puhu adlı bir romandır.  Kızıl Puhu’yu okuyan gazetenin eleştirmeni Münir, kitaptan o kadar etkilenmiştir ki bu romanı mutlaka okuması önerisiyle Mümtaz’a vermiştir. Eleştirmen Münir, romanın fantastik yönü üzerinde durarak, bunu insan psikolojisi üzerinden açıklamıştır Mümtaz’a. Bilinç ve bilinçaltı konusunda uzun açıklamalar yapan Münir, Freudyen bir yaklaşımla Kızıl Puhu romanı değerlendirir Mümtaz’a. Onun bu değerlendirmeleri aynı zamanda Dehşet Gecesi’nin okurlarına da yol gösterir niteliktedir. “Bütün eser, korkulu bir rüya, bir kâbus gibi. Kâbus sıkıcıdır. Fakat yazarın şuuraltı pınarından berrak ve saf bir şekilde süzülüp akan olaylar şelalesi, buna kendine has acı, buruk ve vahşi bir güzellik vermiş.” (s.14) diyen Münir şöyle devam eder sözlerine: “Evet orada konuşan mantık değil, his. Yazarın hayalindeki iyiliği genç bir erkek halinde, fenalığı sivri dişli ve parlak gözlü güzel bir kadın olarak. Bilgi ve tecrübeyi ak sakallı bir ihtiyar suretinde yaşattığı görülüyor.” (s.14)

Kerime Nadir, bir bakıma, eleştirmen kahramanı Münir aracılığıyla romanın iç romanı olan Kızıl Puhu’ya ve daha sonrasında Mümtaz’ın da yaşayacağı fantastik, korkulu olaylar zincirine okuyucuyu hazırlıyor.

Mümtaz, trende gördüğü ve kısa bir süre konuştuğu çok güzel ve cazip bir kadının, yanında getirmiş olduğu kitabın (Kızıl Puhu) kapak resminde yer alan kadınla tıpatıp aynı olduğunu görünce hayretler içinde kalır. Kapakta kanlı hatlarla çizilen baykuş resmi, genç ve güzel bir kadının portesiyle sanatlı bir biçimde kaynaştırılmıştır. Romanın yazarının, anlattıklarının tamamen başından geçen gerçek olaylar olduğunu iddia ettiği bilgisine de sahip olan Mümtaz, kafasında oluşan pek çok soru işareti üzerine, kompartımanındaki kanepeye çöküp Kızıl Puhu’yu okumaya başlar. Biz de okur olarak Mümtaz’la birlikte, Kızıl Puhu’nun içindeki dünyaya girerken; gerçekliğin çok katmanlılığına dair farkındalığı derinden yaşarız. Sayfaları Mümtaz’la birlikte çevirmeye, Mümtaz’ın gözleriyle okumaya ve Kızıl Puhu ile temsil edilen kurmaca katmanına odaklanmaya başlarız böylece.

Dehşet Gecesi’nin 2. bölümünü, yaklaşık 100 sayfa ile Mümtaz’ın okuduğu Kızıl Puhu romanı oluşturuyor. Kızıl Puhu’nun kahramanı, Cengiz adında bir gençtir.  Ailesinin isteklerine karşı çıkarak sevdiği kızla (Selmin) evlenen Cengiz bir süre sonra maddi sıkıntılar çekmeye başlar. Tam bu sırada Selmin’in hiç tanımadığı bir akrabası olan Prenses Ruzihayal’den düğün hediyesi olarak kendilerine servetinin büyük bir kısmını vereceğine dair bir mektup alırlar. Mektupta bazı formalitelerin yerine getirilmesi için Ruzihayal’in Cilo dağındaki malikânesine gitmeleri istenmektedir.  Aile soyağacını araştırdıklarında Selmin’in Ruzihayal adlı bir akrabasının çok uzun yıllar önce yaşamış olduğunu öğrenirler. Mektup gönderenin de aynı aileden oldukça gizemli biri olduğunu düşünürler. 1943 yılının Ocak ayındadırlar ama buna rağmen Cengiz, Kızıl Puhu malikânesine gitmek üzere yola çıkar. Selmin’i, bu uzun ve bilinmeyen yoldaki olası tehlikelerden korumak istediği için Hakkâri’ye tek başına gitme kararı almıştır. Gerçekten, Cengiz yolda kötü ve korkutucu bazı olaylarla karşılaşır. Haydutlarla, karanlıkla, soğukla, tipiyle mücadele eden Cengiz, korkulu ve ürpertici bir yolculuk sonrası nihayet Kızıl Puhu malikânesine ulaşır. Burada yine birçok sır dolu olayın içinde bulur kendini. Ruzihayal’in son derece kötü niyetli olduğunu fark eder. Ruzihayal kan emerek ölümsüzlüğe ulaşmış bir vampirdir; bir tür cadıdır; belirttiğim gibi metinde ondan “hortlak” diye söz edilir. Ruzihayal çok uzun yıllar önce yaşamış olan sevgilisine benzeyen Cengiz’i kendine kurban olarak seçmiştir. Sevgilisinin ruh ve bedeniyle Cengiz’de hayat kazandığına inanan Ruzihayal, sürekli şekil değiştirerek cinsel çekiciliğini ve güzelliğini kullanır ve Cengiz’i kendine bağlamaya çalışır. Cengiz geceleri ortaya çıkan bu korkunç varlıktan, boynunda taşıdığı bir En’am (bazı ayet ve sureleri içeren küçük dua kitabı) ile korunmaya gayret eder; tıpkı Avrupa’da yazılmış vampir romanlarında kahramanın boynundaki haçla vampirlerden korunması gibi.

Ruzihayal yalnız değildir; karanlık yeraltı mahzenlerindeki lahitlerde, yaşayan ölüler (hortlaklar) bulunur; Ruzihayal ve diğerleri mezarlarından çıkıp gece boyunca gezinir ve yaşayanları tedirgin ederler. Sabah, günün ilk ışıklarıyla birlikte yeniden mezarlarına dönerler. Bir ara Cengiz duvarda bulunan bir portedeki adamın konuştuğunu fark eder. Prens Mahi adındaki bu adam, Ruzihayal’in yaklaşık iki yüz yıl önce ölen sevgilisidir. Cengiz’e, bir hortlağa dönüşmüş olan Ruzihayal’den korunmasının ancak üzerindeki En’amı Şerif sayesinde olacağını söyler, ayrıca ondan kurtulabilmesi ve tılsımı bozabilmesi için neler yapması gerektiğini fısıldar. Sonra tekrar donup kalır resmin içinde. Cengiz, Kızıl Puhu romanının sonunda Ruzihayal’i yok etmeyi ve Kızıl Puhu malikânesinden kaçmayı başarır.

Roman içindeki romanın bitmesinden, yani Mümtaz’ın Kızıl Puhu’yu okuyup bitirmesinden sonra Dehşet Gecesi içindeki olaylar akışına devam eder. Mümtaz, Hakkâri’ye doğru tren yolculuğunu sürdürür. Cilo dağındaki yeni açılan lüks otele ulaşıncaya kadar Mümtaz’ın başına birçok korkulu, gizemli ve olağanüstü olaylar gelir. Mümtaz’ın yaşadıklarının bir kısmının okuduğu kitabın kahramanı Cengiz’in yaşadıklarıyla örtüşmesi, Dehşet Gecesi okurunu şaşkınlığa uğratacak; ona hayat ve kurmacaya dair birtakım çelişkiler yaşatacaktır. “Sonuçta trende rastlamış olduğu kadınla, ki adı gerçekten de Ruzihayal’dir, otelde bir kez daha karşılaşır. Ruzihayal ona Cengiz’i gerçekten tanıdığını, hatta eski nişanlısı olduğunu ama sonradan aklını yitirdiğini, bundan dolayı Kızıl Puhu’da anlattıklarının gerçek kişileri içeren ama hayal ürünü olaylar olduğunu söyler. Mümtaz’ın kafası karışıktır ama yine de cazibesine kapıldığı Ruzihayal’e kendini teslim etmekten alıkoyamaz. Bu noktada Ruzihayal, Cengiz’in anlattığı cadı/hortlaktan çok daha inanılmaz bir doğaüstü varlığa dönüşür ve Dehşet Gecesi’nin bu bölümü Kızıl Puhu’dan farklı olarak Ruzihayal’in zaferiyle sona erer.” (6) Kaya Özkaracalar, Gotik adlı kitabının Dehşet Gecesi’ne ayırdığı sayfalarında, Kızıl Puhu kahramanı Cengiz’den farklı olarak Mümtaz’ın yanında bir koruyucunun (muska) olmamasının, öykü finallerindeki farkın belirleyicisi olduğuna işaret eder. (7) Kerime Nadir gotik romanın vazgeçilmez ögelerinden biri olan dini sembolü (haç, muska vb.) romanında işlevsel biçimde kullanmıştır. Bu bölümün ardından gelen çok kısa sonuç bölümünde Mümtaz’ın bir hastanede olduğunu, hiç kimsenin onun anlattıklarına inanmadığını okuruz. Yakınında bulunanların söylediğine göre bir tren kazası geçirmiş, başını şiddetle çarpmış ve baygın bir halde uzun süre yatmıştır. Bu bölümün de 1. kişi anlatımıyla yazılmış olmasının, romana kazandırdığı inandırıcılık duygusu da oldukça önemlidir.  Hem roman kahramanı Mümtaz’ın zihnindeki karışıklığın hem de okur olarak bizim hissettiğimiz ama açıklayamadığımız, “kurmacanın okurun gerçek hayatına sızması” olgusunun, mesela, bu romanın yazılışından yıllar sonra çekilen Akıl Oyunları filmindeki sürprizli yaşantılarla, filmi izlerken hissettiğimiz o karmaşık ve çelişik duygularla; “gerçeğin ne olduğu” konusundaki tereddütlerimizle epeyce örtüştüğünü de belirtmek isterim. Dehşet Gecesi gotik bir vampir romanı olmasının yanı sıra aklımızda yarattığı tereddütlerle, sıra dışı kurmacasıyla da ilgi uyandıran bir eser.

Korku atmosferi ve gotik mekân anlatımları

Gotik romanlarda yazarın sözcüklerle yarattığı atmosferin ve mekân betimlemelerinin önemi, sıklıkla dile getirilen bir olgudur.  Kerime Nadir, hem iç mekânların hem de dış mekânların betimlemelerine bu türün gerektirdiği dikkati göstermiş, ayrıntılar yoluyla okurda oluşturulan korku, dehşet, gerilim ve merak gibi duyguları roman kurgusuna başarıyla sindirmiştir. Özellikle “roman içinde roman” bölümünü oluşturan Kızıl Puhu, tam anlamıyla klasik bir gotik metindir. Mümtaz’ın kendi başına gelenleri dile getirdiği bölüm, gotik özellikler taşımakla birlikte dehşet verici olayların art arda gelişiyle daha çok gerilim/ korku türünün özelliklerini gösterir.

Kızıl Puhu malikânesi şöyle anlatılır Cengiz tarafından: “Bir aralık kar dindi; ay bulutlar arasından göründü. Bu suretle etrafı daha iyi seçmek imkânı doğdu. Aman Allahım!.. Öyle korkunç uçurumlar arasında yol alıyorduk ki, gözlerim karardı. Dehşetten tüylerim diken diken oldu. Böyle bir manzarayı hayatta tasavvur bile etmemiştim. Derken tam zirvede, ilk söylentileri doğrular şekilde, sivri kuleleri bulutları delen ve üzerinde gökyüzüne doğru kızıl bir ışık huzmesi yükselen muazzam bir yapının kapkara hayali göründü.” (s.69) 

Gece yarısı malikâneye gelen Cengiz, anlatımını şu cümlelerle sürdürür: “Muazzam yapının iç kapısı önünde arabadan indikten sonra, arabacı gayet ağır ve paslı bir tokmağı kaldırıp indirdi. Derin bir sessizlik içinde mat ve boğuk bir ses yankılar yaptı. Biraz sonra, elinde çift kollu bir şamdanla, uzun boylu ve iskelet kadar zayıf bir haremağası kapıyı açmıştı. Saygılı bir tavırla eğilerek, incecik bir sesle: -Buyursunlar efendim!… dedi. Prenses hazretleri zatı âlilerini bekliyorlar… Ve bavulumu alıp önüme düştü. Bu adamın da dudakları şaşılacak derecede kırmızıydı. Acaba bütün bu garip yaratıklar insan kanı mı emiyorlardı?… Birçok yüksek kemerli koridorlardan geçtik. Ayak seslerimiz koridorların derinliklerinde yankı ile uğulduyordu. Birtakım merdivenlerden çıktık. Mumların titrek ışığı, bazı sahanlıklardaki eski devir şövalyelerini, cengâverlerini temsil eden büyük heykelleri aydınlatıyordu. Havada yapışkan bir rutubet vardı. Aynı zamanda genzimi, uzun zaman kapalı kalmış eşyanın toz ve küf kokusu tıkıyordu. Burada çok garip bir hayat olduğu muhakkaktı.” (s.70-71) Işık ve gölge oyunları, mumların titrek ışığında eriyen gerçek âlem, sesler, kokular… titizlikle betimlenmektedir görüldüğü üzere. Ruzihayal’in hizmetlilerinin vampir oluşları da sezdirilmektedir.

Yeraltı; hem Kızıl Puhu adlı iç metinde (romanda) hem de gazeteci Mümtaz’ın yaşadığı olaylarda sık sık karşılaştığımız mekândır. Cengiz ve özellikle Mümtaz sık sık mahzenlere, karanlık dehlizlere inerler. Tonozlu geçitlerle, ürpertici merdivenlerle inilen bu korkulu mekânlar ölümü simgeler niteliktedir. Yeraltı, ölüler ülkesi, Hades… binlerce yıldan beri pek çok kültürde ve mitoslarda ölülerin yer aldığı karanlık, korkunç, bilinmezliklerle dolu bir mekân olarak tasavvur edilir. Mahzen, aynı zamanda insanın içindeki karanlığı, bilinçaltını da temsil eden bir mekân olarak yorumlanmıştır: Gaston Bachelard, Mekânın Poetikası’nda “Mahzenin düşünü kurduğumuzda derinliklerin akıldışılığıyla uzlaşırız.” (8) diyerek mahzendeki korkunun ve fantastik yaşantıların akıl ötesiliğini vurgular. Mümtaz, roman boyunca üç dört kez inmek zorunda kaldığı, gördükleri karşısında dehşete kapıldığı ve sonrasında kurtulmayı başardığı yeraltından, romanın finaline doğru şöyle söz eder: “Yine mi? diye durakladım. Yeraltına inmek istemiyorum ben… O korkunç dehlizler, o mezarlar ve…” (s.156)

Kızıl Puhu içinde Cengiz mahzendeki mezarlarda yatan ölülerin (hortlakların) her birinin kalbine hançer saplayarak yok eder. Böylece tılsım bozulmuş olur. Batılı vampir romanlarında “yaşayan ölünün” kalbine kazık saplanarak yok edildiğini anımsayacak olursak Kerime Nadir’in türün şablonlarına bilinçle başvurduğunu görürüz.  Gazeteci Mümtaz’ın yaşadıkları ise hayal gücü sınırlarını iyice aşar; dehşet duygusunu doruğa tırmandırır. Mümtaz, aniden açılan bir geçitten yeraltına düşer, haydutların sakladıkları ölüler ve kemikler arasında yürür; bir tabutu kayık gibi kullanır, tabuttaki ölüyle birlikte yeraltı sularında sürüklenir. Bir yeraltı kıyısına ulaştığında yerüstüne çıkmasının, müthiş bir canavar tarafından engellendiğini görür; bu uzun saçlı canavarı da bertaraf eden Mümtaz nihayet gün ışığına kavuşur. Olaylar hızla ilerlerken Kerime Nadir’in romanda sergilediği inanılmaz hayal gücü insanı şaşırtır. 

Ruzihayal: Bir Kadın Vampir

Hem Dehşet Gecesi’nin hem de içindeki Kızıl Puhu’nun başkahramanı olan ve Şahikalar Melikesi olarak adlandırılan Ruzihayal, metnin farklı yerlerinde hem korkutucu, iğrenç bir cadı/hortlak, hem de genç, çok cazibeli ve güzel kadın olarak betimlenir. Çelişkili bir karakter olan Ruzihayal’den şöyle söz edilir: “Bu esnada Şahikalar Melikesi merdiven başında görünmüştü. Uzun siyah mantosu, kızıl türbanı ve kıvılcımlar saçan gözleriyle bir ölüm meleğini andırıyordu. Ağzı henüz kan emmiş gibi kıpkırmızıydı.” (s.62)

Ruzihayal, Cengiz’de meşum bir duygu uyandırır: “Ruzihayal kararsız göründü. Buz gibi soğuk parmakları ensemde dolaşıyor ve beni saran ihtirasa rağmen, tenime yılan değiyormuş gibi, tüylerimi diken diken ediyordu.” (s. 81) “Gözlerime inanamayarak ve dehşetimden zangır zangır titreyerek aşağıdaki sahneyi seyrettim: Ruzihayal olduğuna yüzbin şahit isteyen en çirkin ve en iğrenç bir cadı ayağa kalmış, ortadaki taş basamağa kadar gelmişti. Boyu ve gölgesi bir dev heybeti taşıyordu. Orada dikildi durdu. Ağzı taze kana bulanmıştı. Saçları darmadağındı. Dişleri ise bir kurdunki gibi sivri ve keskin bir biçimde parlıyordu. Nihayet gözleri…Tanrım!… Bu gözler beni aşk ve arzuyla kendimden geçiren o şahane gözler miydi? Evet, bu cadının yahut Ruzihayal hortlağının gözleri şimdi birer melanet kuyusu, tüyler ürperten birer hareketli yuvarlaktan ibaretti.” (s.89-90) Ruzihayal çelişkilerle dolu, değişen ve dönüşen bir karakter olduğu için Cengiz’de çelişkili ve tutarsız duygular uyandırmaktadır: “Ruzihayal anlayamadığım bir manada göz kırptı. Bu gece her zamankinden daha şahane idi. Kendisine karşı beslediğim çılgın arzu ile sonsuz tiksinti arasında şaşkın ve bitkin bir halde idim.” (s.95) Cengiz’e göre Ruzihayal’in gözleri çok derin iki gizem kuyusu gibidir. Bu gözler onu adeta büyülemektedir. Cengiz bir şekilde Ruzihayal’in büyüsünden kurtulmayı ve onu yok etmeyi başarsa da, önceden belirttiğimiz gibi Kızıl Puhu’ya paralel olan asıl romanda Mümtaz Ruzihayal’in cazibesine ve cinsel gücüne yenik düşer.

Dehşet Gecesi’nde finale doğru erotik anlatımların çoğalması okurun dikkatinden kaçmaz. Mümtaz, pek çok farklı kişiliğe bürünen Ruzihayal’in yer altındaki haz âleminde bin türlü zevke yelken açar.  Burası çok eski Şark masallarından alınan bir sahne gibidir: “İpekli sedirler üzerinde yarı çıplak insanlar gelişigüzel uzanmışlardı. Bunların yanlarında, gümüş veya kristal kaplar içinde parlayan acayip nesneler vardı. Sızdırıcı bir sıcaklıkla ve baygın kokularla teneffüsü zorlaştıran hava, aynı zamanda insana baş döndürücü bir haz veriyordu.”(s.156) Burada kendini Ruzihayal’e iyice kaptıran Mümtaz, bir süre sonra hafif bir sarsıntıyla uyanır, etrafında bir şeylerin değiştiğini ve insanın tüylerini ürperten bir cadaloz tarafından uyandırıldığını fark eder. Tek öznenin (Ruzihayal’in) sürekli başka birtakım kadınlara dönüştüğü bu fantastik romanda Ruzihayal’in gizeminden süzülen Selmin’i, Nermin’i, Cadı/Hortlak’ı… görürken aynı zamanda bu kişiliklerin düşsel mi gerçek mi olduğu konusunda tereddütler yaşarız; çünkü asıl karmaşa Mümtaz’ın zihninden kaynaklanmaktadır, bu durumu da romanın üçüncü bölümünde öğrenmiş oluruz.

Dehşet Gecesi’nin Toplumsal Sembolleri

Dehşet Gecesi 1958’de yayımlanmış olduğuna göre romanın epeyce örtük de olsa yayımlandığı dönemin toplumsal yapısına özgü kimi ayrıntıları birtakım mecazlar yoluyla dile getirmiş olduğuna dair yorumlar var. Bu konudaki en çarpıcı yorumlardan biri V. Özge Yücesoy’un Korku Edebiyatı (Gotik edebiyat) ve Türk Romanındaki Örnekleri başlığını taşıyan yüksek lisans tezinin, Kerime Nadir’in Dehşet Gecesi’ne ayrılan sayfalarında yer almaktadır. V. Özge Yücesoy, yazarın 1950-1960 Türkiye’sinin korku ve endişelerini eserinde gotik sembollerle yansıtmış olduğunu belirtmekte; 1950’lerin, Türkiye toplumunda bir dönüm noktası olduğunu, bu dönemde köylülükten orta sınıflaşmaya geçiş yaşandığını vurgulamakta ve bürokratik elitlerin yerine halk sınıfının yönetimde söz sahibi olmaya başladığını ifade etmektedir. Özge Yücesoy büyük çapta kalkınma hareketinin hedeflendiği bu dönemde Türk toplumunun yabancı sermaye olgusuyla karşılaştığını belirtir. Bu hızlı değişim sürecindeki korku ve endişelerin romandaki karakterler ve olaylarla sembolleştirildiğini, bu bağlamda mekân olarak Hakkâri’nin seçilmesinin tesadüfi olmayabileceğini belirten Yücesoy, burjuva toplumunun, yeterince tanımadığı Anadolu hayatından ürktüğünü söyler. Romanda, Cilo dağındaki otelin, Iraklı petrol şeyhi tarafından işletmeye açılmasının, 6224 sayılı Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu’yla yurda girmeye başlayan yabancı sermayeden ve Batman’da ilk petrol yataklarının bulunmasının ardından toplumun tedirgin olma durumunu temsil ettiğini belirtir. Romanda okuduğumuza göre, Iraklı petrol şeyhinin yeni yaptırdığı otelin çevresinde ve kuyularda inanılmaz miktarda petrol vardır; buralarda yapılan birtakım deneyler sonucu petrolle yaşayan canavarlar yaratılmıştır. Mümtaz’ın yeraltında karşılaştığı uzun saçlı, korkunç gözlü canavar da petrolle yaşayan bir yaratıktır. Şeyhin o muhteşem bahçesindeki havuzları ise suyla değil, petrolle doludur. El- Hüdai, petrollerinin zaferini kutlarken Mümtaz sadece pasif konumda bir seyirci olarak kalmıştır. V. Özge Yücesoy’a göre “Mümtaz’ı almak için gönderilen Cadillac marka otomobil ve Hakkâri’nin Cilo dağlarındaki asfaltlanmış yollar bir kez daha zihnimizde Menderes döneminin çağrışım yapmasına neden olur.” (9)Marshall yardımı dönemi olarak anılan bu dönemde karayollarına önem verilmiş, araç ihtiyacı Türkiye’ye satılan Amerikan otomobilleri ile karşılanmıştır. “Dolayısıyla, otomobilin markası bu büyük gücün kimin iradesinde olduğunun ve asıl tehdidin nereden kaynaklandığının yani pastadaki esas payın kime ait olduğunun ipucunu verir. Tüm roman boyunca karşılaştığı tehlikeleri alt etmeyi başaran kahramanımız bu büyük gücün karşısında etkisiz kalır ve ‘çekiciliğine dayanamayarak’ ‘teslim olur’.” (10) Buna göre Cilo dağının vampiri Ruzihayal, kan emici yabancı güçleri, sömüren yabancı sermayeyi temsil ediyor. Karl Marx’ın Kapital’de vampirlerle sermayedarları yan yana getiren ünlü benzetmesini anımsayacak olursak bu yaklaşım ve yorumun doğru ve anlamlı olduğunu söyleyebiliriz.

Sonuç

Dehşet Gecesi’ni okumak, gerçekten dehşet duygusunu derinden yaşatıyor insana. Aniden ortaya çıkan korkulu durum karşısında kahramanın yaşadığı dehşet hali, filmlerdeki görüntü/ses efektleri gibi insanın yüreğini hoplatıyor. Dehşet Gecesi metninin görsel açıdan güçlü oluşu, diyalogların ve dehşet duygusu oluşturan korkulu/ fantastik unsurların yoğunluğu, içerdiği olayların gizemli akıcılığı ve çarpıcı kurgusu gibi özellikleriyle sinemaya uyarlanmasının hayli ilginç olacağını düşünüyorum.

İki ayrı metinde iki ayrı erkek kahramanın ve her iki metinde kendi dehşetli varlığını derinden hissettiren aynı gizemli kadın kahramanın yer aldığı bu çifte kurgulu roman; teknik, görsellik, atmosfer ve fantastik/gotik unsurlar açısından hayli ilgi çekici geldi bana. Dilinin oldukça sade, anlaşılır ve akıcı olması dikkatimizi çekmekle birlikte, arada bir Yeşilçam filmlerinin abartılı repliklerine esin kaynağı olmuş kimi duygusal söylemlerle de karşılaşıyoruz. Bu noktada Dehşet Gecesi’ni günümüzün edebiyat estetiği ölçütleriyle değil, yayımlandığı dönemdeki öncü rolü ve farklılığıyla değerlendirmenin daha uygun ve doğru bir yaklaşım olacağı kanısındayım.

Sonuçta, insanın yarattığı hayaletlerin, vampirlerin, canavarların, insanın kendi bilinçaltı mahzenindeki karanlıklardan beslendiklerini; o karanlıkların kötücül, ağır kanında hareket ettiklerini ve rüyalara sızarak insanı tedirgin ettiklerini biliyoruz. Bu tedirginlik ve tekinsizlik halini aşmanın en etkili yolunun sanatsal ve yazınsal yaratıcılık olduğunu fark eden insan, Dehşet Gecesi gibi gotik metinler içinde kendi korkularıyla yüzleşme olanağı bulur ve korkuları aşarak kendini yeniden var etmeyi başarır. Çünkü yine hepimiz biliyoruz ki, gölgeyi yaratan ışığın kendisidir ve güneş de dâhil bütün her şey “alacakaranlık”tan doğar.

Dipnotlar

(1) A. Ömer Türkeş, Korkuyu çok sevdik ama az ürettik, Radikal Kitap, Arşiv, 18/11/2005.

(2) Bkz: Richard Davenport-Hines, Gotik; Aşırılık, Dehşet, Kötülük ve Yıkımın Dört Yüz Yılı,  Çev:  Hakan Gür, Dost Kitabevi Yayınları, s.276, s.298 ve s. 310-311.

(3) Bkz. Kaya Özkaracalar, Gotik, s.63.

(4) Bkz. Kaya Özkaracalar, Gotik, s.67.

(5) A. Ömer Türkeş, Korku Türünde İnsana Özgü Çok Şey Bulmak Mümkün, Hürriyet Gösteri dergisi, Türk Edebiyatında Korku dosyası, sayı 292, Aralık, Ocak, Şubat 2007.

(6) Kaya Özkaracalar Gotik, s.70. 

(7) Bkz. Kaya Özkaracalar Gotik, s. 70.

(8) Gaston Bachelard, Mekânın Poetikası, s.49.

(9) Bkz: V.Özge Yücesoy, Korku Edebiyatı (Gotik Edebiyat) ve Türk Romanındaki Örnekleri (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi)

(10) Bkz: V. Özge Yücesoy, agy.

Kaynakça

A. Ömer Türkeş, Korku Türünde İnsana Özgü Çok Şey Bulmak Mümkün, Hürriyet Gösteri dergisi, Türk Edebiyatında Korku dosyası, sayı 292, Aralık, Ocak, Şubat 2007.

A. Ömer Türkeş, Korkuyu çok sevdik ama az ürettik, Radikal Kitap, Arşiv, 18/11/2005.

Gaston Bachelard, Mekânın Poetikası, Çev: Alp Tümertekin, İthaki Yayınları, 2013.

Hürriyet Gösteri dergisi, Türk Edebiyatında Korku dosyası, sayı 292, Aralık, Ocak, Şubat 2007.

Kerime Nadir, Dehşet Gecesi, İnkılap ve Aka Kitabevleri, 6. Baskı 1984.(incelemeye esas alınan baskı)

Kerime Nadir, Dehşet Gecesi, Oğlak Yayınları, Maceraperest Kitaplar, 2019.

Kaya Özkaracalar, Gotik, L&M Yayınları, Ekim 2005.

Pertev Naili Boratav, 100 Soruda Türk Folkloru, Bilgesu Yayıncılık, İstanbul, 2013.

Richard Davenport-Hines, Gotik; Aşırılık, Dehşet, Kötülük ve Yıkımın Dört Yüz Yılı,  Çev:  Hakan Gür, Dost Kitabevi Yayınları,Aralık 2005.

V.Özge Yücesoy, Korku Edebiyatı (Gotik Edebiyat) ve Türk Romanındaki Örnekleri, İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı, İstanbul, 2007. (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi)

Yorum yapın