
Bir anahtarın kırılması, ilk bakışta, işlevini yitirmesi demektir. Artık hiçbir kapıyı açamayacaktır. Yusuf Çopur ilk deneme kitabı Kırık Anahtar’da bu işe yaramaz nesneyi bir eksiklik simgesi olmaktan çıkarıp yaşla, kayıpla ve kabullenişle ilgili bir imgeye dönüştürüyor. Kitabın son cümlelerinden biri bunu açıkça söylüyor: “Kırk yaşta insan kusursuz anahtar aramayı bırakıyor. Elindeki kırık anahtarla yaşamayı öğreniyor.” Anahtar kapıda kırılmış olabilir; fakat hafızada çalışmaya devam eder.
Bu imge Çopur’un yazarlık serüvenine geriye doğru bakmayı da mümkün kılıyor. Daha Vakit Var’da annesinden ve evinden ayrılmak zorunda kalan Kenan, Bir Uzak Düşte gittikleri hiçbir yere sığamayan Hüseyin ile Ömer, Herkes Dışarıdaki toplumun kıyısına itilmiş öykü kişileri… Çopur’un kurmaca dünyasında uzun zamandır bir kapının önünde bekleyen insanlar var. Bazen içeri alınmıyorlar, bazen içeri girmekten korkuyorlar, bazen de girdikleri yerde kendilerine ait bir oda bulamıyorlar. Kırık Anahtar’da ilk kez bekleyen kişinin yüzü bütünüyle belirginleşiyor. Bu defa kurmaca kahramanın arkasına saklanmayan, kendi çocukluğunu, yatılı okul gecelerini, ilk aşkını, annesinin sesini, köyün kokusunu ve kırk yaşın yorgunluğunu anlatan bir “ben” var karşımızda.
Yine de bu kitap dümdüz bir hatırat değil. Çopur yaşadıklarını tarihe dizmiyor; bir duygunun çevresinde dolaşıyor, sonra başka bir kokuya, sese ya da nesneye takılıp yön değiştiriyor. Anlatının asıl takvimi yıllar değil, çağrışımlar. Bu nedenle beş ana bölüm, bir ömrün kronolojik duraklarından çok insanın iç iklimleri gibi okunuyor. Gecikme, hafıza, görünürlük, alışkanlık ve kabulleniş.
“Sonra”nın biriktirdiği hayat
İlk bölümün adı “Sonra Kelimesinin Sessiz İstilası”. İyi seçilmiş bir ad. Çünkü kitabın ilk sayfalarında büyük felaketlerden çok küçük ertelemeler konuşuluyor. Aranmayan arkadaş, ertelenen özür, gidilmeyen şehir, dinlenmeyen anne… Çopur, hayatı değiştiren şeylerin her zaman gürültülü kırılmalar olmadığını biliyor. Kimi hayatları asıl aşındıran, her gün biraz daha büyüyen ihmal.
“Kendine Geç Kalmak: Geç Kalınan Hayatlar”, “Ağırlaşan Kelimeler: Keşke” ve “Gri Alanları Keşfetmek: Ya Hep Ya Hiç” başlıklı üç deneme, gençlikteki sonsuzluk vehminden yetişkinliğin sınırlılık bilgisine doğru ilerliyor. İlkinde “sonra” tehlikeli bir sığınak; ikincisinde ertelenenlerin tortusu “keşke”ye dönüşüyor; üçüncüsünde ise insan, hayatın yalnızca siyah ve beyazdan ibaret olmadığını öğreniyor. Çopur’un denemeci sesini kuran şey tam da burada duyuluyor. Kesin hükümler veren bir bilge gibi konuşmuyor. “Bence”, “sanırım”, “bilmiyorum” diyerek cümlesinin kapısını okura açık bırakıyor.
Bu bölüm, yazarın ilk romanı Daha Vakit Varla yalnızca tema bakımından değil, söz düzeyinde de konuşuyor. Romanın Kenan’ı, okumak için annesinden ayrılmış; yıllar sonra yoğun bakımda onun başında beklerken geçmişteki fedakârlıkları hatırlamıştı. Romanın adı umudu bütünüyle söndürmeyen bir cümleydi. Aynı cümle yıllar sonra denemede yeniden beliriyor: “Belki hayat tamamen kaçırılmış değildir. Belki hâlâ vakit vardır.” İlk romanda bir çocuğun geleceğe doğru kurduğu umut, burada kırk yaşına yaklaşan bir insanın geçmiş karşısındaki ihtiyatlı tesellisine dönüşüyor. Aynı söz, iki ayrı yaşta başka türlü yankılanıyor.
Çopur’un gücü, düşünceyi gündelik bir sahneye tutturabildiği yerlerde belirginleşiyor. Beşiktaş’taki plastik sandalye, Kirazlı metrosunda sararmış fotoğraflara bakan yaşlı adam, yıllar sonra çekmecede bulunan karakalemler, mutfaktan gelen çay sesi… Bu eşyalar denemeyi soyut bir zaman yakınmasından kurtarıyor. Yazarın zaman zaman başvurduğu özlü cümleler ancak bu sahnelerden beslendiğinde kalıcı oluyor. Sahneden kopup tek başına kalan bazı cümlelerse sosyal medyada paylaşılmak üzere parlatılmış hissi verebiliyor. Kitabın ilk bölümündeki asıl canlılık, aforizmalarda değil, o aforizmaya varmadan önce anlatılan küçük hikâyelerde.
Hafızanın burnu, kulağı ve yarım kalmış aşkı
İkinci bölüm, kitabın en güçlü başlığını taşıyor: “Hafıza Burnumuzdan İçeri Girer.” Başlığın kendisi bile Çopur’un deneme anlayışını özetliyor. Hafıza zihnin düzenli arşivi değildir; susamlı kahkenin, nemli battaniyenin, yağmurdan sonra toprağın, eski kitabın ve annenin yaptığı çorbanın kokusuyla birdenbire açılan bir kapıdır. “Çünkü hafıza en çok burnumuzdan içeri giriyor.” cümlesi, bu bölümde bir iddiadan çok anlatma yöntemi gibi çalışıyor.
“Kendinle İlk Karşılaşma: İlk Aşk”ta ortaokul koridorunda Zehra’ya Kürtçe “Seni seviyorum” demeyi günlerce prova eden çocuğu görüyoruz. Söylenen cümleden sonra gelen gülüş ve koridorda tek başına kalma duygusu, ilk aşkı romantik bir süs olmaktan çıkarıyor. İlk aşk burada, insanın ilk kez kendisini dışarıdan gördüğü, mahcubiyetle tanıştığı an. “Hafızanın Son Kalesi: Hatıralar”da Gaziantep salçası, pul biberi, kahke ve eski kâğıt kokusu; “Özleyememek”te ise çocukluk köyüne dönünce beklediği duyguyu bulamayan yetişkin anlatıcı öne çıkıyor.
Bu üç yazı yan yana konulduğunda Çopur’un nostaljiyle arasındaki mesafe daha iyi anlaşılıyor. Geçmişi bütünüyle güzel ilan etmiyor. Köye dönmenin özlemi kendiliğinden canlandırmayabileceğini, insanın bir zamanlar sevdiği kişiyi artık özleyemeyebileceğini kabul ediyor. “Özleyememek”, kitabın en cesur metinlerinden biri; çünkü hatırlamayı kutsarken hafızanın soğuyabildiğini de söylüyor. Çocukluk kapısı açılıyor ama içeride bıraktığımız eşya aynı yerde durmuyor.
Bu kapının ardında önceki romanların çocukları da var. Daha Vakit Varın Kenan’ı anne sevgisi sayesinde yoksunluğa dayanırken, Bir Uzak Düşün Hüseyin ve Ömer’i annelerinin terk edişiyle dünyanın dışına düşerler. Müge İplikçi’nin de vurguladığı gibi bu iki kardeş, kendilerini bağrına basmayan bir dünyada tutunacak cılız bir dal arar. Kırık Anahtardaki yatılı okul koridorları, eve çağrılmayı bekleyen çocuklar, ranzada duyulan metal sesi ve anne yemeğinin kokusu bu romanların duygusal kaynağını ele veriyor. Kurmacada başkalarına dağıtılmış yara, denemede sahibinin sesine dönüyor.
Görünür olup görülmemek
Üçüncü bölüm “Metro Uğultusunda Bir İç Üşümesi”, kitabı çocukluk ve hatıra çevresinden bugünün şehir hayatına taşıyor. “Rakamlara Bölünen Ruh: Beğenilme Kaygısı”, “Görülme Arzusu ve İç Üşümesi” ve “Bir Korunma Biçimi: Yalnızlık” başlıklı yazılarda sosyal medya, kalabalık, büyük şehir ve onay ihtiyacı öne çıkıyor.
Bu bölümdeki en iyi cümlelerden biri şu: “İnsan bazen binlerce kişinin gördüğü bir fotoğrafın içinde bile kendini kimseye görünmemiş gibi hissediyor.” Çopur, beğenilme arzusunu yalnızca teknoloji eleştirisine çevirmemeye çalışıyor; ekrandan önce de var olan görülme ihtiyacının artık sayılara teslim edildiğini söylüyor. Beğeni sayısı, izlenme, yorum… İnsan kendisini başkasının bakışında doğrularken kendi hayatına yabancılaşıyor.
Burada Herkes Dışarı ile kuvvetli bir akrabalık kurulabilir. Mavisel Yener’in ayrıntılı değerlendirmesinde belirttiği üzere kitaptaki on beş öykü, toplum içinde kendisini eğreti hisseden, bastırılmış duygularla yaşayan ve iletişim kurmakta zorlanan kişilere yöneliyordu. “Madam Holly”nin yaşlıları, “Ben Güzel Miyim Abi?”nin dünyaya ait olamayan kişileri, “Müdür”ün vicdanını kaybetme pahasına yükselen insanı aynı sorunun çevresindeydi. Bir insan içeride sayılmak için kendisinden ne kadar vazgeçer?
Kırık Anahtar bu soruyu bir adım değiştiriyor. Artık “dışarıda kalmak” yalnızca başkalarının uyguladığı bir ceza değil; kimi zaman insanın kendisini korumak için seçtiği bir mesafe. “Yalnızlık her zaman eksiklik değilmiş; bazen ruhu dünyanın kabalığından sakınan korunaklı bir geri çekilişmiş.” Bu, Çopur’un kurmaca kişilerinin yaşadığı mecburi yalnızlıktan farklı. Bir Uzak Düş’teki yalnızlık terk edilmenin sonucu, Herkes Dışarıdaki yalnızlık toplumsal uyumsuzluğun bedeliyken burada yetişkin insanın kalabalık karşısında kurduğu savunmaya dönüşüyor. Yazarın edebî çizgisindeki değişim de böylece belirginleşiyor. Yalnızlığın yarasından yalnızlığın terbiyesine doğru bir geçiş.
Yine de bu bölüm yer yer kolay bir “eskiden yakındık, şimdi ekranlara kapandık” karşıtlığına fazla yaslanıyor. Çopur bunu kırmak için sosyal medyanın dostları unutmamayı sağladığını söyleyen arkadaşına söz veriyor; fakat karşı görüş kitapta daha fazla tartışılabilirdi. Çünkü dijital hayat yalnızca sahtelik üretmiyor, başka türlü kurulamayacak yakınlıkları da mümkün kılıyor. Denemenin sorusu güçlü; cevabı ise bazı sayfalarda nostaljinin konforuna fazla çabuk dönüyor.
İnsanı ayakta tutan küçük tekrarlar
“Ruhun Emniyet Kemeri: Alışkanlıklar” kitabın dördüncü ve en dengeli bölümü. Yağmur, ezan ve gündelik alışkanlıklar üzerinden dışarıdaki düzensizliğe karşı insanın nasıl küçük düzenler kurduğu anlatılıyor. Bölüm başlıkları büyük görünse de malzeme hayli sade: aynı berbere gitmek, çayı aynı büfeden almak, kitabın ilk sayfasını koklamak, çocukken uyumadan önce üç kez “çarşamba” demek.
“Yağmur” başlıklı deneme, romantikleştirilen bir duyguyu ansızın yere indiriyor. Belçika’da parkta karşılaştığı evsiz adam, anlatıcının “Ne harika bir yağmur değil mi?” sorusuna ıslaklıktan yatamadığını söyleyerek cevap veriyor. Böylece cam arkasından seyredilen yağmurla sokakta geçirilen yağmur arasındaki sınıfsal mesafe görünür oluyor. Bu kısa karşılaşma, kitabın daha çok çoğaltması gereken türden bir çatlak. Anlatıcının duygusunu onaylamayan, onu yerinden eden bir başkasının sesi.
“Zamanın Sesi: Ezan”da ezan, dinî çağrı olmasının yanında eve dönüşün, sabah otobüsünün, babaannenin ve köyün ortak vaktinin sesi. “Ruhun Tutunma Biçimi: Alışkanlıklar” ise kitabın tezini en yalın hâliyle kuruyor: “İnsan büyük umutlarla değil, küçük alışkanlıklarla yaşamaya devam ediyor.” Burada deneme, okura öğüt veren bir kişisel gelişim metnine dönüşmeden gündelik tekrarların önemini gösterebiliyor. Çünkü alışkanlık soyut bir kavram olarak değil; ranzanın kenarına üç kez vurma, perdeyi açma, sabah çay koyma hareketleriyle anlatılıyor.
Kırk yaşın anahtarı
Son bölüm “Kırık Anahtarın Huzuru”, önceki bütün izlekleri iki yazıda topluyor: “İçten Üşümek” ve “Kırık Bir Anahtar: Kırk Yaş”. Köy evinin sobası, yatılı okulun soğuk ranzası, öğretmenin montsuz öğrencisi, metroda birbirine değmeden ilerleyen insanlar ve kırk yaşın sadeleşen arzuları aynı duyguya bağlanıyor. Üşümek artık hava değil; anlaşılmamak, görülmemek, eve çağrılmamak.
Bir Uzak Düş’te Hüseyin’in hayali “kalabalıklaşmak”, yani bir aile kurarak kimsesizliğini yenmekti. Kırık Anahtar’ın anlatıcısı ise kırk yaşa geldiğinde kalabalığın tek başına sıcaklık sağlamadığını öğrenmiş durumda. Aradaki yıllar, Çopur’un edebiyatında “bir yere sığınma” isteğini ortadan kaldırmıyor; yalnızca sığınağın yerini değiştiriyor. Ev bazen bir insan, bazen bir ses, bazen demli çay ve kitap kokusundan oluşan kısa bir ân oluyor.
Kitabın kompozisyonu da bu dönüşüme uyuyor. İlk bölümde hayatın kaçırıldığından korkan anlatıcı, son bölümde eksiksiz bir hayatın mümkün olmadığını kabul ediyor. Başlangıçtaki “sonra” telaşı, finalde yerini kusurlu olanla yaşayabilme bilgisine bırakıyor. Anahtarın huzuru, kapıyı nihayet açmasından değil, her kapının açılmayacağını kabullenmekten geliyor.
Kurmacadan denemeye kalan ses
Çopur’un iki romanı ve öykü kitabıyla Kırık Anahtar arasında belirgin bir süreklilik var: incinmiş çocuklar, anne eksikliği, yoksulluk, aidiyet, yalnızlık, küçük şehirler ve büyük şehirde kaybolma korkusu. Fakat tür değişince bakış da değişiyor. Romanlarda okurun önüne bir kader çıkaran yazar, öykülerde o kaderi farklı seslere bölmüş; denemede ise kendi payını açıkça üstlenmiş. Bu nedenle Kırık Anahtar, önceki kitapların açıklama anahtarı gibi de okunabilir. Kenan’ın anne özlemi, Hüseyin ile Ömer’in eve alınmama yarası, Herkes Dışarı’daki eğreti kişiler burada çocukluk, yurt ve öğretmenlik hatıralarıyla başka bir ışık kazanıyor.
Kitabın “kusuru” da kuvvetiyle aynı yerde. Yurt koridorları, annelerin sesi, eski mahalle, yağmur, ekran ve çay birçok denemede yeniden karşımıza çıkıyor. Bu tekrarlar kimi yerde motif oluşturuyor; kimi yerdeyse aynı duygunun yeniden anlatıldığı hissini veriyor. Tanpınar’dan Sait Faik’e, Selim İleri’den Tezer Özlü’ye uzanan yazar göndermeleri Çopur’un okuma haritasını görünür kılıyor… Çopur’un en iyi sayfaları, bir ustanın adını “yardıma” çağırmadan, çocuklukta üç kez söylenen “çarşamba” kelimesine ya da yağmurda ıslanan adamın itirazına güvendiği sayfalar.
Bu “pürüzler” kitabın sahiciliğini ortadan kaldırmıyor. Kırık Anahtar okuruna “hayatı şöyle yaşamalısın” demiyor; yaşanmış bir ömrün küçük kırıklarını masaya bırakıyor. Bazısını tanıyoruz, bazısına yabancıyız. Fakat o kırıkların arasında kendimize ait bir diş, bir çizik, bir pas izi buluyoruz.
Çopur’un kitabı kapıyı okurun adına açmıyor. Kırık anahtarı avuca bırakıyor; hangi kapının sızlayacağı okura kalıyor.


















