
Hazırlayan: Meltem Dağcı
Kabuklar ve Tüm Diğer Tuhaflıklar: Kuir Spekülatif Öykü Antolojisi Plüton Yayınları tarafından Mart 2026’da yayımlandı. Antolojide korku, bilimkurgu, büyülü gerçekçi, fantastik ve tuhaf kurgu türünde öyküler yer almaktadır. On üç yazarın buluştuğu bu antolojide birbirinden farklı kuir spekülatif öyküler okuyacaksınız.
Antolojideki öykünüzün hikâyesini/yazım sürecini bizimle paylaşır mısınız?
Ufuk Yeşil: Bu öykünün çıkış noktası aslında çok basit bir an: bir imza günü. Orada biriyle göz göze geldiğim bir an oldu ve o an içimde garip bir titreşim hissettim. Sonrasında o his uzun süre benimle kaldı. Bir süre bu hikâyeyi yazmak yerine onunla dolaştım diyebilirim. Kafamda dönüp durdu, farklı cümlelere, farklı ihtimallere açıldı. Metni ise Arnavutluk Milli Kütüphanesi’nde yazdım. Orada birkaç saat oturup bu duygunun etrafında dolaşan cümleleri sonunda bir Word dökümanına döktüm. Aslında başlangıçta çok daha gerçekçi bir hikâyeydi. Ama yazarken iki insan arasında oluşan o garip bağın sadece duygusal değil, başka bir düzlemde de yankılanabileceğini düşünmeye başladım. Böylece öykünün spekülatif tarafı ortaya çıktı. “Yansıma” fikri de buradan doğdu: İki insanın birbirinin zihninde, düşüncelerinde ya da başka bir olasılıkta birbirine değmesi. “Ve Yankılar Susmaz” biraz karşılıksız bir duygunun hikâyesi. Ama aynı zamanda bazı hislerin karşılık bulmasa bile yok olmadığını, içimizde bir yerde yaşamaya devam ettiğini anlatıyor. Bazen bir insan hayatımızdan geçip gidiyor ama bıraktığı yankı kolay kolay susmuyor.
Gizem Çetin: Öyküdeki Sora, hikâyesiyle birlikte çok uzun süredir taslaklarımda yer alan bir karakterdi. Yazıp yazmayacağıma emin olmadığım bir fantastik roman evreninde öylece bekliyordu. Antolojiye katılacağımı öğrenince, bir mıknatısın etrafına demir tozları çekilir gibi, öyküsü oluşuverdi. Azra karakteri ortaya çıktı, olay örgüsü kafamda netleşti ve bir saat gibi hızlı bir sürede yazıp tamamladım. Bazı öyküleri bitirebilmem aylar alır, ancak bu öykü saf ilhamdan doğdu ve şimşek hızıyla bitti.
Uğur Deveci: Yakın zamanda aslında hiç yazamayacağım bir dönemde iki öykü yazdım. Yaklaşık dört yıldır üzerinde çalıştığım ve mecburiyetten uzun aralar vermek zorunda kaldığım romana çalışırken araya başka bir hikâye, başka bir duygu almak kolay değil… Bu bahsettiğim iki öykü davetine hayır demek istemediğim için kendimce bir yol buldum. Romandan kopmadan, onun temasına, duygusuna hatta karakterlerine ortak birer metin ortaya çıkarabilirim diye yola çıktım. Hem öykünün hem de umarım en yakın zamanda gün yüzüne çıkmasını istediğim romanın okuma keyfini kaçırmamak üzere aralarındaki bağı okuyacak olanlara bırakabilirim. Bu seçkideki öyküyü benim için özel kılan şey ise Yel Koğan’ı yazdığım zamandan beri bir köşede kanatlanmayı bekleyen Kögürçgen’in artık kâğıttan bir gökyüzüne kavuşması oldu. Daha önce de farklı yerlerde söylediğim gibi benim kendimi daha iyi ifade ettiğim alan roman, öyküler benim yaşadıklarımıza, şahit olduklarımıza, canımızı yakanlara derin bir of çekmem. O yüzden onlarla çok vakit geçiremiyorum, bir nefeste çıkıyorlar içimden. Tıpkı Uçtu Gitti… gibi… Bir buçuk günde yazdım bu öyküyü fakat her zaman olduğu gibi bitip okuyunca fark ettiğim üzere epey demlenmiş içimde… Ayının derdi, Kögürçgen’in derdi içime dert olmuş… Şimdi okura emanet, ben derdi bence dedim birilerine umut olursa ne mutlu bana.
Mercan Alper: Sevgili Melisa’dan seçki için davet geldiğinde biraz endişeyle evet demiştim. Yazdığım her öyküde konusu, meselesi ne olursa olsun acaba hakkını verebilecek miyim sorusu olur aklımda. Kuir spekülatif öyküler denilince de aynı soru çınladı içimde. Mesele böyle kıymetli olunca beni zorlayan bir yazma serüveni oldu diyebilirim. Çok sevdiğim arkadaşlarımla Türk edebiyatında kuir öyküler neler, hangi isimleri okumalıyım sohbetleri yaptım bolca. Okumalara devam ederken de kafamda sürekli ne anlatacağımı düşündüm. Meselenin hangi yönünü ele alacağım, anlatıcı kim olacak derken teslim tarihine on gün kala geçtim bilgisayarın başına. Ben öyküleri aylarca zihnimde besleyip büyüttüğüm için genelde yazıya dökmeye başlayınca her şey akıp gider. Yine aynı şey oldu, ilk taslak birkaç saatte hazırdı. Bir canlıyı sevebilmeye odaklandım öykümde. Ya bu canlı normal bir insan değil de bambaşka bir şey olsaydı, sevgi hala aynı sevgi olmaz mıydı diye sordum kendime. Sonra gözümün önünde bir görüntü belirdi. Gölgesi sürekli değişen bir kadın imgesinden yola çıkarak oluşturdum ilk taslağı. Yine sevgili dostlarım Meltem ve Melisa’nın geri bildirimleriyle de bitirdim. Kalbimizin sınırlardan azade gerçek sevgiyi kucaklayabildiği güzel günler görebilmek dileğiyle yazdım On İkiden Sonra’yı. Umarım keyifle okunsun.
Uğur Demircan: Kırılma ânına odaklanan bir öykü Acil Servis. Bir adamın ilk kez bu denli yakından karşılaştığı kuir gerçeğine heteronormatif bakışının değişime uğradığı o âna odaklanan bir öykü. Patriyarkal otoritenin evlât sevgisiyle sınanması da denilebilir. Bir hastanenin acil servisinin gerçekçi sosyal panoraması içinde; atmosferi zaman zaman dönüştürerek, büyülü gerçekçiliğin eşiğinden bir adım atıp çekilerek ama düzlemden çok kopmadan sunmaya çalıştığım özel bir çalışma. Meramını bağırıp çağırmadan anlatmaya çalışan bir öykü Acil Servis. Sessiz gerçeklerin öyküsü.”Kabuklar ve Tüm Diğer Tuhaflıklar: Kuir Spekülatif Öykü Antolojisi” içinde bulunmasını bu sebeple önemsiyorum. Sevgili Meltem ve Melisa’ya, ayrıca Plüton Yayın’a tekrar tebrik ve teşekkürler.
Melisa Parlak: Ben metinlerimi birbirine maya yaparak yazmaktan hoşlanıyorum. Yazarın, eserlerinde oyunsu ve muzip tarafını ortaya çıkaran bağlar kurması bir okur olarak da hoşuma gittiği için belki de. Belki de bir imza arayışıdır, henüz bilmiyorum. “Ve Kuinn Bir Holokaset Bulur” un da yine bu şekilde ortaya çıkan bir hikâyesi var. Avunma Mekanizması öykülerinden biriyle bağlantılı. Meltem Dağcı’nın Tuhaf Bir Kıvılcım öykü seçkisinde yer alan Isınan İskeletler öyküsüne göz kırpıyor. Ayrıca öykünün kafamda çiçeklendiği dönemlerde Fallout dizisi, 2015 yapımı Hidden gibi sığınak temalı kurmaca eserlere maruz kalmamın da hikâyenin şekillenmesine epey katkısı var diye tahmin ediyorum. Bir gün, tesadüf ettiği bir holokaset sayesinde aşkla tanışan, kabuğundan çıkıp asıl macerası olan arayışına yönelen birinin hikâyesi bu.
Meltem Dağcı: “Eşit olmayan.” Nerede okuduğumu şu an anımsamıyorum ama öykünün kurgu fikri oluşurken bu kelimeler zihnimde dolanıp durdu. Dünyanın Öteki Yüzü henüz dosya aşamasındayken, bedenin G noktasıyla ilgili bir öykü yazma arzum vardı; bu öykü o arzunun somutlaşmış hâli oldu. Beden ve kimliğin arzu ile birlikte sorgulandığı, dönüştüğü ve vücut bulduğu bir kurgu ortaya çıktı. Beden bir şeyi arzularken, bunun duygulara ve davranışlara nasıl yön verebileceğini de düşünmek istedim; biraz da bu sorunun etrafında dolaştım. Tür olarak fantastik bir öykü yazacağım bana da sürpriz oldu aslında. İki farklı beden, aynı ruh sonunda bu hikâye ile birleşti.
Ayşegül Bayar: Var Olanlar başlıklı öykümle bu kıymetli seçkide yer aldığım için çok mutluyum. Bu öykü yazın yolculuğumun kilometre taşlarından biri. Onu yazarken konfor alanımdan çıktığımı ve sınırlarımın ötesine geçme cesareti gösterdiğimi söyleyebilirim. Bile isteye içime kapandığım, dış dünyayla iletişimimi son derece kısıtladığım bir dönemdi çünkü gücümü yeniden toplamam, kavgalarımı sonlandırmam gerekiyordu. O dönemde çok soru sordum kendime. Yanıtlarım belliydi ama bu yanıtlar bana yetmez olmuştu. İçimdeki o her şeyi yutan boşluğa inmek, düşüncenin ve hissin öncesini kavramak istiyordum. İşte böyle bir dönemde geldi Var Olanlar. Bir akşam, yazı klasörümdeki gereksiz dosyaları temizlemeye koyulmuştum. Bir şeyler arar gibi bir halim vardı, ya da tam tersi, bir şeylerden kurtulmak… Derken varlığını unuttuğum çok eski bir metnime rastladım. Biçim ve içerik yönünden Var Olanlar’la en ufak benzerliği yoktu ama beni ilk imgeyle buluşturdu. Zihnimin kamerası, neon ışıklarla aydınlanan, kalabalık bir caddeye çevrildi. Geceydi, hava soğuktu ve elleri cebinde yürüyen bir adam vardı. Bir yönetmen gibi, en ince ayrıntısına dek tasarladım o sahneyi. Ne anlatmak istediğimi biliyor ama hikâyeyi oluşturmak için acele etmiyordum. Kameramı elleri cebinde yürüyen adama yaklaştırdım. Sarınıp sarmalanmıştı, elleri gibi yüzü de görünmüyordu. İlk fikir (ilk karakter) doğdu böylelikle: görünmez adam. Diğer karakter de tam tersi olmalıydı. Şaşalı, rengârenk, ışıl ışıl… Öykünün kurgusu oluşmuştu. Ayrı dünyalardan gelen bu iki karakterin yolları o caddede kesişecek, ikisi de birbirinin hayatına dokunacaktı. Akışkan cinsiyet kimliğini merkeze alan, “Biz varız!” diyen bir öykü olacaktı bu ve adı, kendisinden önce gelen ilk öyküm oldu. Karakterlerimi çok sevmiştim. Bilhassa görünmez adamı yazarken, dışarıdan görünmese de dünyada cismen yer kaplayan birinin (hem gerçek hem metaforik olarak) gündelik yaşamının nasıl olabileceğine dair varsayımlar üretiyor, onunla birlikte zorluk çekiyor ve kendi deneyimlerimle onunkileri karşılaştırıyordum. Ender karakteri ise çok baskın, etki alanı çok güçlü bir karakterdi. Uzun zamandır hiçbir karakterin tesiri altına bu kadar girmemiştim. Dolayısıyla öykü umduğumdan daha büyük bir coşkuyla akarak neredeyse bir seferde yazıldı. Sonrası, ufak tefek dokunuşlar…Ötekileştirmenin ve cinsiyet eşitsizliğinin olmadığı bir dünya dileğiyle…
Selcan Kırnal: Dışarıda yürürken bir dükkânın duvarına asılan bir afiş dikkatimi çekmişti. Bir sirk gösterisi duyurusuydu bu. Afişin altında bir dipnot vardı. *gösterimiz hayvansızdır. Bunu not aldım. “Gösterimiz İnsansızdır” isimli bir öykü yazmaya karar verdim. Çünkü yeni hayvan hakları yasasının Meclis’ten geçmesinden sonra yaşanan katliamlar, köpeklerin yerlerinden edilmesi, barınaklara hapsedilmesi, öldürülmesi; benim gündemimde olan ve kalbimi kanatan bir mesele. İki konuyu birleştirmek istedim. Bir süre bekledi bu fikir. Sevgili Melisa (Parlak) antolojiden bahsedince ve bir öykü yazıp yazamayacağımı sorunca epey heyecanlandım. Çünkü spekülatif bir kurgu yazmayı denememiştim daha önce. Birazcık zorlandığımı itiraf etmeliyim. Sonuçta sizin de emeklerinizle kıymetli yazarlarla bir arada buldum kendimi. Vesile ile bana alan açtığınız için size yeniden teşekkür etmek isterim. Sevgiler.
Necla Akdeniz: Meltem Dağcı ve Melisa Parlak’ın daha önce farklı yazarlarla ‘Spekülatif Öykü Antolojisi’ başlıklı bir derleme kitap yayımladıklarını biliyordum. Bu kez teklif bana da gelince sevindim doğrusu. Üstelik bu seferki Spekülatif Öykü Antolojisi ‘Kuir’ temalıydı ve tam da benim çalıştığım alandı. Derhal kolları sıvayıp masa başına geçtim. Öncelikle konuyu bulmam gerekiyordu. Hem kuir hem spekülatif bir konu olmalıydı. Epey düşündüm üstünde, sonunda buldum. Sıra konuyu kurguya dönüştürmeye, atmosfer oluşturmaya ve karakter yaratmaya geldi. Kuir bir karakter olmalıydı elbette. Doğrusu beni en fazla uğraştıran, yarattığım karakter oldu. Öyküyü yazma sürecinde sürekli cebelleştim kendisiyle. Arada akıllar verdi bana, ukalalık tasladı. Bazen yazdıklarımı beğenmeyip üzdü beni, bazen tebrik edip sevindirdi. Böyle böyle arkadaş olduk, giderek sırdaş. Sonlara doğru ikimiz de üzüldük tabii. Öykü hiç bitmesin istemedik ama ikimiz de şunu gayet iyi biliyorduk: Her şeyin bir sonu olduğu gibi öykülerin de bir sonu vardır. Güzel olansa geriye kalan hatıralardır. Benim için paha biçilmez bir süreçti, eminim onun için de öyledir.
Mert Öncel: Mesih figürleri her zaman ilgimi çekmiştir. Özellikle Anakin Skywalker ve Paul Atreides’i çok severim. Tabii ikisinin de çok trajik hayatları var ve alışılagelmiş bir kahramanlardan çok anti-kahraman şeklinde karşımıza çıkıyorlar. Ama bu figürler genelde birbirine benzer erkeklerden oluşuyor. Antoloji için davet aldığımda içinde daha farklı bir mesih figürü olan bir bilimkurgu öyküsü yazmak istediğime hemen karar verdim. Cinsiyet ve kimliğin önde olduğu bir öykü de yazmak istiyordum ve bu iki temayı birleştirince “Zamanın Dışındaki” ortaya çıktı. Her şey kafamda çok net olduğu için tek oturuşta bitirdim diyebilirim. Tabii onlarca kez düzenlemeyi saymıyorum, o işin normal kısmı. Distopya, ütopya, distopya ve sonra tekrar ütopya arasında gidip geliyoruz öyküde. İkilik bu öyküde her anlamda çok önemli; distopya ve ütopya, erkek egemen gezegen ve kadın egemen gezegen, kahraman ve anti-kahraman ve tabii ki çift cinsiyetli mesih Kael…Dune özellikle de Dune Rahibeler Meclisi kitaplarından esintilerin olduğu her anlamda eşsiz Kael’in kendini keşfetme yolculuğunu görüyoruz “Zamanın Dışındaki”’nde.
Burak Görün: Öykülerimde daha ziyade gerçek hayattan parçalar, pasajlar, sahneler tercih ettiğim için verimli bir süreç oldu açıkçası Grotesquerie, Sevgilim’i yazmak. Spekülatif kurgu benim için düşünülmesi ve üzerine çalışılması gereken bir janr çünkü bir alanda ne kadar az yazarsanız, o kadar üzerine eğilmeniz gerekir. Ön çalışma olarak bir iki tane spekülatif öykü okudum, nelere dikkat edildiğine dair birkaç araştırma yaptım fakat kendi yazınımdan kopmayacak biçimde öyküye eklemlemek istedim. Dünya genelinde kuir bireylere yaklaşımsal problemleri aktardığım ve gerçeğin bir parçası gibi dörde böldüğüm bir öykü ortaya çıktı. Muğlaklığı duygu yoğunluğuyla birleştirmeyi tercih ettim çünkü bana göre ne yazarsanız yazın, duygusu yoksa vasat veyahut yavan kalıyor. Teknik olarak mükemmel olması da bu gerçeği değiştirmiyor. Öykülerimde buna hep özen gösteririm, kendi okurluk deneyimimi de göz önünde bulundururum. Öyküm, gelecekte belirsiz bir tarihte, bir salgın döneminde geçiyor. Bu tarz durumlarda ilk kurban edilen kuir bireyler olur, bunu tarihte de görürüz. Anlatılan süreçte yasak olan tek şey de aşktır, aşk aşktır diyoruz ya, her daim olduğu gibi, dünya aşkın bazı türlerine karşıdır. Öyküde buna odaklanıyor. Baş kahramanı Ğ arzuladığım muğlaklığı, alfabedeki ayrıksılığıyla iyi temsil ediyor bence. X ise hepimizin arzulayıp kavuşamadığı o uhrevi aşk. En nihayetinde aşkın bedelini ödemeye razıysak dünya da önümüzde duramıyor. Onların kampında kapalı kalmaları, adeta tutsak olmaları da bedenine tutsak olan farklı ruhlara bir sevgi göstergesiydi. Öyküde imgelem aracılığıyla selam yollamaya da önem veren biriyim. Bu detayları gören okurların az olmadığını düşünüyorum. Yazarken duygulandığımı itiraf etmeliyim çünkü yaratım sürecinde orada gibiydim, sanki o cehennemi ben yaşıyordum. Maalesef çağımızda bu tarz cehennemler her yerde, benim öyküm de bunun bir ön gösterimi gibi. Benim için çok önemli bir öykü olarak kalacağını da söylemeliyim. Bu antolojide yer almak da müthiş bir keyifti, emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.
Nazlı Ayça Özkarahan: Özellikle titizlikle kurgulanan, bir tema etrafında özenle bir araya getirilmiş kolektif kitapların bende ayrı bir yeri var. Aynı meseleye farklı yerlerden yaklaşan seslerin bir araya gelmesi çok katmanlı ve canlı bir alan açıyor. O yüzden Meltem Dağcı’dan böyle bir davet almak benim için ayrıca kıymetliydi. Yazım süreci ise tam anlamıyla “hareket halindeyken yazmak” gibiydi. Sürekli koşturduğum, şehirler, ülkeler arası seferi olduğum, haliyle düzen kurmakta zorlandığım bir döneme denk geldi. Ama tam da bu yüzden yazmanın o sağaltıcı tarafını bir kez daha derinden hissettirdi. Açıkçası o dönem için en güzel kaçış yolum oldu diyebilirim. Öykülerimde genelde insanın ruh hâlini ön plana çıkarmayı severim. Bu metinde de spekülatif anlatıyı, gerçeğin sınırlarını hafifçe esnetmenin bir yolu olarak düşündüm. Çok arzulanan bir meseleyi zamanla, mekânla ya da olasılıklarla oynayarak ince bir kırılma üzerinden ele almayı hedefledim. Böylesine önemli bir konuyu işlerken, bu küçük kaymaların içinde hem ötekileşmenin ağırlığını hem de sevilme arzusunun sıcaklığını aynı anda hissettirmeye çalıştım. Tüm emekleri için hem Meltem Dağcı’ya hem de Melisa Parlak’a emekleri için teşekkür ederim.



















“Kabuklar ve Tüm Diğer Tuhaflıklar’ın Yazarları Anlatıyor” üzerine bir yorum