İşçi Nereye Gitti? Tarladan Plazaya: Türk Romanında Emeğin Değişen Adı | Yusuf Çopur

Eylül 2, 2026

İşçi Nereye Gitti? Tarladan Plazaya: Türk Romanında Emeğin Değişen Adı | Yusuf Çopur

Türk romanında emeğin izini sürmek için çalışan birinden ziyade çalışmayan Bihruz Bey’den başlamak gerekir. Araba Sevdası’nın kahramanı bir işe değil görünmeye yetişir. Arabası, kıyafeti ve yarım yamalak Fransızcası üretimin üzerini tüketimle örter. Romanın ironisi yalnız züppenin gülünçlüğünü değil bu gösteriyi ayakta tutan sınıfsal körlüğü de yakalar. Bihruz’un rahatlığını mümkün kılan emek, anlatının görüş alanı dışındadır.

Bu görünmezlik sonraki romanlarda aynı biçimde sürmez. Sadri Ertem’de çıkrığın susuşu, Orhan Kemal’de ırgatın yaralanan bedeni, Latife Tekin ve Orhan Pamuk’ta kentin çeperinde verilen geçim mücadelesi, Hakan Bıçakcı’da ise beyaz yakalının kendi üzerinde yürüttüğü denetim anlatının merkezine yaklaşır. Saatleri Ayarlama Enstitüsü ile Aylak Adam çalışmayı zaman ve çalışmama imkânı üzerinden tartışmaya açarken, Manves City şirketin fabrika sınırlarını aşarak kasabanın bütün hayatına yayıldığı bir dünyayı gösterir. Bu yazı, farklı tarih ve sınıf konumlarını eşitlemeden, emeğin romanda hangi adlarla görünür ya da belirsiz hâle geldiğini soruyor.

Bu yazıda emek, çalışma, işçi ve sınıf sözcüklerini birbirinin yerine kullanmıyorum. Bihruz ile C. işçi değildir; Hayri İrdal kurum çalışanı, Mevlut kendi hesabına çalışan seyyar satıcı, Doğa ise ücretli beyaz yakalıdır. Aralarındaki farkı koruyarak izlediğim şey, ücret, zaman ve denetim ilişkilerinin bu hayatlarda nasıl göründüğüdür. Bakım, ev içi üretim ve görünüş yönetimi de bu yüzden emek tartışmasının dışında bırakılamaz.

Bu nedenle yazı, Türk romanının eksiksiz bir emek tarihi değil, seçilmiş romanlar üzerinden yapılmış karşılaştırmalı bir okumadır. Bölümlerin sırası da katı yayın kronolojisini değil, emeğin görünürlük biçimleri arasındaki tematik geçişi izler. Ahmet Makal’ın edebiyatı emek tarihinin izdüşüm alanlarından biri olarak ele alan yaklaşımı, romanı tarihsel belgenin yerine koymadan çalışma deneyiminin dilini kaydeden bir alan olarak düşünmeye imkân verir.

Bihruz Bey’in gölgesindeki emek

Araba Sevdası çoğunlukla yanlış Batılılaşmanın romanı sayılır. Öyledir; fakat eşyaya biraz daha dikkatle bakınca başka bir hikâye de belirir. Araba, ulaşım aracı olmaktan çok bakış toplayan bir vitrindir. Jale Parla’nın Türk romanındaki araba anlatılarını modernleşme, teknoloji ve toplumsal konum bağlamında değerlendiren yaklaşımı, Bihruz’un arabasını bir zevk nesnesinin ötesinde sınıfsal konumun göstergesi olarak okumayı sağlar.

Doğa ile Bihruz’u aynı sınıfsal konuma yerleştirmek mümkün değildir. Aralarındaki akrabalık, görünürlüklerini tüketim nesneleri aracılığıyla kurmalarındadır. Ancak Bihruz’un tüketimi miras alınmış ayrıcalığı sergilerken Doğa’nın tüketimi ücretli çalışma içinde korunması gereken bir mesleki benlik üretir. Böylece tüketimin bedeli Bihruz’da servetten, Doğa’da ise zaman, beden ve ruhsal enerjiden ödenir.

Çıkrıklar sustuğunda

Sadri Ertem’in Çıkrıklar Durunca romanı Bihruz’un dünyasında görünmeyen üretimi sahnenin ortasına getirir. Seri üretim ve ticaret ağları el emeğinin değerini düşürür; köylünün çıkrığı da geçim düzeninin sesi olarak susar. Pazar değiştiğinde çıkrığı çeviren eller bir anda değersizleşir. Emek ortadadır fakat değerini belirleyen artık emekçi değildir. Roman, tüketilen malın gerisindeki emeği doğrudan toplumsal çatışmanın konusu yapar.

Romanın adındaki çıkrık tek başına bir üretim aracı değildir. Sustukça köydeki geçim düzeninin de bozulduğunu duyurur. Köy de pastoral bir dekor olmaktan çıkar, mülkiyetin ve pazarın biçimlendirdiği bir sahaya dönüşür. Anlatının kalabalık şahıs kadrosu, krizi tek kişinin dramına kapatmaz; geçim düzeni bozulduğunda topluluğun inancı, öfkesi ve yön duygusu birlikte sarsılır. Romanın ekonomik aktörü Sıddıkzade, köylüyü borç ilişkileriyle kendine bağlar; yerli yünün ve dokuma ticaretinin denetimi üzerinden yoksullaşmayı kişisel talihsizlikten çıkaran sınıfsal mekanizmayı görünür kılar. Ayşegül Sekman’ın yabancılaşma eksenli okuması da geçim düzeninin çözülüşünün kişilerin ürettikleri şeyle kurdukları bağı nasıl bozduğunu ayrıntılandırır.

Toprağın bereketi, insanın tükenişi

Orhan Kemal’e geldiğimizde anlatının merkezi değişir. Bereketli Topraklar Üzerinde’nin İflahsızın Yusuf’u, Köse Hasan’ı ve Pehlivan Ali’si Çukurova’ya ekmek parası için gelirken köylülükten işçiliğe geçişin acemiliğini bedenlerinde taşır. Han, tarla ve fabrika uğranıp geçilen yerler değildir; insanın değerini işe yararlılığıyla ölçen eşiklerdir. Dayıbaşından işverene uzanan zincir de sömürüyü birkaç kötü insanın zalimliğinden çıkarıp bir çalışma düzenine dönüştürür.

Orhan Kemal’in kısa cümleleri, konuşma dili ve hızla birbirini izleyen çalışma sahneleri yoksulluğu seyirlik acıya çevirmeyi önler. Diyalog, kişileri bir tezin örnekleri olmaktan çıkarır; çıkarları, korkuları ve küçük hesaplarıyla canlı tutar. İşçinin nerede yattığı, ne yediği ve hastalandığında ne olduğu anlatının maddesidir. Köse Hasan hastalanır ve hastanede yapayalnız ölür; Pehlivan Ali patoz makinesine kapılarak can verir; İflahsızın Yusuf ise duvar ustalığını öğrenip köyüne dönecek kadar ayakta kalır. Oğuzhan Bilgin romanı işçi sınıfının oluşum sorunları üzerinden, Berna Güler Müftüoğlu ile Elif Hacısalihoğlu ise emekçilerin gündelik hayatı üzerinden okur; beden, barınma, hastalık ve iş kazası ayrıntıları bu iki eksenin kesiştiği yerde durur.

Murtaza, otoritenin çalışanlar arasında nasıl yeniden üretilebildiğini gösterir. Bekçi, yukarıya duyduğu itaati aşağıdakileri gözetleme ve cezalandırma hakkına çevirir. Bu durum bugünkü performans yönetimiyle aynı değildir; denetimin çalışan tarafından içselleştirilmesi bakımından beyaz yakalı dünyaya geçiş sağlayan bir benzerlik taşır.

Saat kaç değil, kimin zamanı?

Saatleri Ayarlama Enstitüsü bir işçi romanı değildir; buna rağmen çalışma zamanının kurum tarafından nasıl düzenlendiğini tartışmak için önemli bir örnektir. Hayri İrdal’ın ben-anlatısı ile Tanpınar’ın ironisi arasında, toplumsal faydası tartışmalı bir kurum durmadan görev, unvan ve meşguliyet üretir. Engin Yıldırım’ın romanı zaman disiplini ve çalışma zihniyeti bağlamında ele alan incelemesi, kurumun zamanı düzenleme iddiasını çalışma hayatıyla ilişkilendirir.

Hayri İrdal’ın mesaisi ile Doğa’nın takvim bildirimleri aynı çalışma rejimine ait değildir; ikisinde de kurum, çalışanın zamanını kendi ölçüsüne göre düzenler. Hayri’nin anlatısındaki tereddütler, okurun kurumun ciddiyeti ile saçmalığı arasındaki açığı görmesini sağlar; ancak bu ironik mesafeyi bütünüyle Hayri’nin bilinçli direnişi saymak güçtür. Doğa’da ise kurumun ölçüleri, karakterin kendisi hakkında verdiği hükümlere daha doğrudan karışır.

Çalışmamak kimin hakkı?

Aylak Adam’ın C.’si, “Ne iş yaparsınız?” sorusunun makbul cevabını reddeder. Kentte dolaşan bakışı, kısa karşılaşmaları ve ev-iş-aile tekrarına duyduğu güvensizlik, aylaklığı varoluşsal bir itiraza dönüştürür. Romanın kesintili şehir ritmi de onun herhangi bir işyerine ve sürekliliğe bağlanmayan hayatına uyar. Ama bu itirazın sessiz bir maddi zemini vardır. C. çalışmadan yaşayabilir. Emek açısından bakıldığında romanın açıldığı yer tam da burasıdır. Metin Bal’ın varoluşçu aylaklık okuması ile Âdem Gürbüz’ün züppe tipinden aylak tipe uzanan dönüşüm önerisi, C.’yi Bihruz’la ilişkilendirmek için iki ayrı çerçeve sunar; burada belirleyici fark, çalışmamanın maddi maliyetini kimin karşılayabildiğidir.

C. ile Mevlut’un ortak yanı kentte yürümeleridir; onları ayıran, bu yürüyüşün maddi koşuludur. C. sokağı çalışmadan yaşayabilen birinin seçilmiş mesafesi olarak deneyimler; Mevlut için sokak doğrudan işyeridir. Bu fark, aylaklığın psikolojik bir tutumun yanında ekonomik bir imkân olduğunu da görünür kılar.

Kentin kıyısında: Çiçektepe

Latife Tekin’in Berci Kristin Çöp Masalları, C.’nin dilediğince dolaşabildiği kentin bambaşka bir kıyısına götürür bizi. Çiçektepe çöp yığınlarıyla fabrikaların arasına kurulur; burada şehirde olmak, şehrin imkânlarına sahip olmak demek değildir. Fabrika sesi, kimyasal atık, kondu, işsizlik ve geçim aynı gündelik hayatın içine karışır. Mahalle sakinleri fabrikalarda çalışır; ilaç ve akü fabrikalarındaki grevler, işten çıkarmalar, sendika ve örgütlenme romanın dokusuna girer. “İşçi” mahallenin dilinde dolaşmaktadır.

Tekin’in bu romandaki belirgin tercihi, Çiçektepe’yi Orhan Kemal’in gerçekçi anlatımını tekrarlamadan kurmasıdır. Grev çadırı türküye, söylenti masala karışır; mahallenin ortak sesi tek tek kahramanların önüne geçer. Semih Solak’ın Lefebvre aracılığıyla yaptığı mekân okuması da Çiçektepe’yi barınma ile üretimin birbirine geçtiği toplumsal bir mekân olarak değerlendirir. Bu anlatım, işçiyi fabrika ve tarla içindeki ücret ilişkisiyle sınırlamaz; gecekondu kurma, çöpten geçinme ve işsizlik deneyimlerini de emek tartışmasına katar. Çiçektepe, iş ile şehir arasındaki sınırın 1980’lerin kent çeperinde çözülmeye başladığını gösterir.

Yürüyen emek: Mevlut

Kafamda Bir Tuhaflık’ta iş ile şehir arasındaki sınır biraz daha çözülür. Emek bir binaya kapanmaz; Mevlut onu adımlarıyla sokağa taşır. Mevlut’un sık sık iş değiştirmesi, gıda üretiminin fabrikalaşması, belediye denetimi ve kentsel dönüşüm, geçim alanının giderek daraldığını gösterir. İstanbul burada dekor değildir; Mevlut’un nereden geçebileceğini, nerede para kazanabileceğini, nereden çekilmek zorunda kalacağını belirleyen bir güçtür.

Romanın çok sesli kuruluşu, Mevlut’un yürüyüşünü tek bir kahramanlık hikâyesine indirgemez. Yan kişilerin araya giren sesleri, şehirdeki değişimin herkes için aynı anlama gelmediğini duyurur. Boza satıcılığının kazandırdığı para azalırken Mevlut’un çağrısı, kaybolan bir İstanbul hayatının belleğini taşımaya başlar; sokaklar hem geçim alanı hem de kaybolan bir çalışma biçiminin arşivi olur.

Mevlut’un hareketliliği evdeki emekten bağımsız değildir. Rayiha, bakım işlerini ve evin gündelik düzenini üstlenerek aile ekonomisinin sürmesini sağlar. Anlatı şehri çoğunlukla Mevlut’un adımlarıyla izlediği için Rayiha’nın emeği daha dar bir anlatı alanında kalır. Buradaki görünmezlik, emeğin yokluğundan değil, anlatının kimin hareketini izlediğinden kaynaklanır.

Plaza: Patronun içimize taşındığı yer

Hakan Bıçakcı’nın Doğa Tarihi’nde çalışanın kıyafeti, mekânı ve sözlüğü değişir. Doğa beyaz yakalıdır; maaşı, kartı ve kariyer hedefleri vardır. Roman, zihnine yerleşmiş reklam, kişisel gelişim ve performans dilini öylesine çoğaltır ki baskı bir süre sonra dışarıdan gelen bir emir gibi değil, Doğa’nın kendi sesi gibi duyulur. Kurumsal klişeler tekrarlandıkça anlamlarından çok karakter üzerindeki ağırlıkları büyür. Mustafa Karadeniz’in Byung-Chul Han’ın öz-sömürü kavramı üzerinden yaptığı okuma, romandaki bu içselleşmiş baskıyı açıklamak için yerinde bir çerçeve sunar.

Doğa kendisini ölçer, başkalarıyla kıyaslar, geride kaldığını düşünür. İşten sonraki tüketim, ertesi gün sergilenecek benliğin hazırlığıdır. İş ile boş zaman arasındaki sınır mağazada, spor salonunda ve sosyal ilişkilerde de bulanıklaşır. Bihruz ile Doğa arasındaki ilişki bu noktada somutlaşır: Doğa için tüketim, boş zamanın serbest bir tercihi olmaktan çıkarak çalışma rejiminin görünmeyen giderine dönüşür.

Pehlivan Ali’nin ölümü, üretim aracının bedene yönelttiği tehlikeyi çıplak biçimde gösterir. Doğa’nın bedeni ise fiziksel iş kazasından çok kilo, bakım, gençlik ve rahat görünme zorunluluğu üzerinden disipline bağlanır. Farklı çalışma rejimleri, bedeni farklı araçlarla denetler. Doğa’nın bedeni aynı türden fiziksel tehlikede değildir; kilo, bakım, gençlik ve rahat görünme zorunluluğu üzerinden çalışma disiplinine bağlanır. Bu iki örnek eşdeğer değildir; emeğin bedeni farklı çalışma rejimlerinde nasıl denetlediğini gösterir.

İş dışına taşan görünüş emeği açık talimatlarla kurulmadığı için kişisel tercih gibi algılanır. Doğa’nın alışverişi, diyeti, ilişkileri ve eğlencesi, roman boyunca istihdam edilebilir bir benliği sürdürmenin parçalarına dönüşür. Bu emeğin süresi ve maliyeti bordroda görünmez. Orhan Kemal’in işçisinde baskının kaynağı daha açık biçimde dışarıdadır; Doğa’da ise kurumsal beklentiler karakterin kendi isteklerine ve kendisi hakkında verdiği hükümlere karışır.

Fabrika kasabaya taştığında

Latife Tekin’in Manves City’si bizi yeniden sanayi bölgesine götürür, fakat Orhan Kemal’in Çukurova’sına geri döndürmez. Erice’de şirket fabrika duvarlarında kalmaz; doğaya, aile ilişkilerine, kadın bedenlerine ve çocukların geleceğine yayılır. Romanın adı bile kasabanın yerli dünyasıyla küresel şirket dilini yan yana getirerek yabancılaşmayı daha baştan hissettirir. Parçalı ve sert anlatım, bu kuşatmayı tek merkezden açıklamak yerine hasarın dolaştığı hayatları yan yana getirir.

Orhan Kemal’de üretim ilişkisi işçinin bedeninde, dayıbaşı ve işveren zincirinde görünür olur. Manves City’de şirket ağı fabrikanın dışına taşarak Erice’nin toprağını, suyunu ve gündelik ilişkilerini de belirler. Böylece çevresel tahribat, ücretli çalışma ile iş dışı hayatın birbirinden ayrılamayacağını gösteren maddi bir koşula dönüşür.

Bu durum kadınların hayatında daha ağır sonuçlar doğurur. Serap Aslan Cobutoğlu’nun ayrıntılandırdığı fiziksel, ekonomik ve cinsel şiddet biçimleri, kadınların ücretli işe katılımını tek başına özgürleşme olarak yorumlamayı engeller. Feride Aydemir’in vurguladığı üzere, romandaki ortak yoksulluk kendiliğinden ortak bir direniş üretmez; korku, rekabet ve suskunluk işçi dayanışmasını parçalar. Doğa’nın görünüş emeği ile Erice’deki kadınların şiddet ve güvencesizlik deneyimleri aynı değildir; ortaklık, işin kadınların bedenini ve iş dışı hayatını da düzenlemesidir.

Kadın emeği: ücret, bakım ve görünüş

Bereketli Topraklar Üzerinde’nin ana olay çizgisi üç erkek göçmeni izler; ancak Orhan Kemal’in çalışma dünyasında kadınlar yalnız bakım veren kişiler değildir, tarla ve fabrika işçisi olarak da yer alırlar. Bu nedenle kadın emeğinin görünmezliği, kadınların anlatıda bütünüyle yokluğundan çok merkezî bakışın dışında kalmalarıyla ilgilidir. Erkek işçinin yarası olay örgüsünü belirlerken bakım ve yeniden üretim emeği daha kolay biçimde gündelik hayatın doğal parçasıymış gibi sunulur.

Romanlar yan yana getirildiğinde tek bir kadın emeği modeli değil, farklı sömürü biçimleri belirir. Berci Kristin’de kadınlar mahalle mücadelesine ve fabrika işçiliğine katılır; Rayiha bakım ve ev içi üretimle aile ekonomisini sürdürür; Doğa mesleki imajını bedeni üzerinden taşır; Manves City’de kadınlar ücretli emekle şiddetin kesiştiği bir alanda yaşar. Bu farkları korumak, bütün örnekleri yalnız “bordroya sığmayan emek” başlığı altında eşitlemekten daha açıklayıcıdır.

Ücretli işin yanında bakım, ev içi üretim ve görünüş yönetiminden hangileri çalışma sayılır, hangileri sevgiye, göreve ya da kadınlığa havale edilir? “İşçi” sözcüğü yalnız ücretli ve özellikle erkek emeğini çağırdığında, bu faaliyetler sınıfsal ilişkinin dışında kalmış gibi görünür.

İşçi nereye gitti?

Bu romanlar doğrusal bir emek tarihi kurmuyor; emeğin farklı dönemlerde nerede ve nasıl görünür olduğunu gösteriyor. Bihruz’un dünyasında nesnelerin ardında kalan emek, Sadri Ertem ve Orhan Kemal’de üretim aracıyla ve yaralanan bedenle belirginleşiyor; Latife Tekin ve Orhan Pamuk’ta sokağa, eve ve kentin çeperine, Hakan Bıçakcı’da ise çalışanın zamanına, görünüşüne ve iç sesine taşınıyor. Manves City, bu hareketin plazada sonlanmadığını, fabrikanın çevreyi ve gündelik hayatı kuşatmayı sürdürdüğünü hatırlatıyor.

İşçi kaybolmadı; onu tanımayı sağlayan adlar çoğaldı ve sınıfsal ilişkiyi her zaman aynı açıklıkla göstermiyor. Irgat ve işçi sözcükleri bağımlılığı doğrudan duyururken profesyonel, ekip arkadaşı, yetenek ve kendi işinin patronu gibi ifadeler ortak deneyimi kişisel başarı ya da yetersizlik hikâyesine çevirebiliyor. Romanın gücü, bu adların altında kalan maddi bağı, yani ücret, zaman, beden ve denetim ilişkisini yeniden görünür kılmasında.

Yararlanılan Birincil Metinler

  • Atılgan, Yusuf. Aylak Adam. İstanbul: Can Yayınları, 2017.
  • Bıçakcı, Hakan. Doğa Tarihi. İstanbul: İletişim Yayınları, 2014.
  • Ertem, Sadri. Çıkrıklar Durunca. İstanbul: Kor Kitap, 2020.
  • Kemal, Orhan. Bereketli Topraklar Üzerinde. İstanbul: Everest Yayınları, 2013.
  • ———. Murtaza. İstanbul: Everest Yayınları, 2018.
  • Pamuk, Orhan. Kafamda Bir Tuhaflık. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2014.
  • Recaizade Mahmut Ekrem. Araba Sevdası. Sadeleştirerek yayına hazırlayan Fatih Altuğ. İstanbul: İletişim Yayınları, 2022.
  • Tanpınar, Ahmet Hamdi. Saatleri Ayarlama Enstitüsü. İstanbul: Dergâh Yayınları, 2005.
  • Tekin, Latife. Berci Kristin Çöp Masalları. İstanbul: Can Yayınları, 2018.
  • ———. Manves City. İstanbul: Can Yayınları, 2018.

Yararlanılan Akademik Çalışmalar

  • Arcagök, Mehmet Nevzat. “Berci Kristin Çöp Masalları’nın Ekoeleştiri Bağlamında İncelenmesi.” Medeniyet Kültürel Araştırmalar Belleteni 4/6 (2024): 109-120.
  • Aslan Cobutoğlu, Serap. “Kadın ve Şiddet: Manves City’de Şiddetin Türleri (Fiziksel, Ekonomik ve Cinsel Şiddet).” Motif Akademi Halkbilimi Dergisi 14/33 (2021): 238–265.
  • Aydemir, Feride. “Latife Tekin’in Manves City ve Sürüklenme Romanlarında Yoksulluk Halleri: İşçi Deneyimi, Sürüklenen Özneler, Direniş ve Umut.” Söylem Filoloji Dergisi 7/1 (2022): 157–180. DOI: 10.29110/soylemdergi.1069387.
  • Bal, Metin. “Modernist Edebiyatta Aylaklık Teması ve Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam Romanının Varoluş Felsefesi Bakımından Bir Yorumu.” Dört Öge 18 (2020): 1-31.
  • Bilgin, Oğuzhan. “Bereketli Topraklar Üzerinde İşçi Sınıfının Oluşum Sorunları ve Orhan Kemal.” Üçüncü Sektör Sosyal Ekonomi 52/1 (2017): 231-247.
  • Dağıstan, Umut. “Hakan Bıçakcı’nın Doğa Tarihi Romanında Plaza’da Çalışma Hayatı.” Uluslararası Dil, Edebiyat ve Kültür Araştırmaları Dergisi 7/1 (2024): 108-124.
  • Gürbüz, Âdem. “Tanzimat Romanı Züppe Tipinin ‘Aylak’ Tipine Evrilmesi Üzerine Bir İnceleme.” Al Farabi Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi 2/3 (2018): 11-22.
  • Karadeniz, Mustafa. “Hakan Bıçakçı’nın Doğa Tarihi Adlı Romanında Öz Sömürü ve Şiddet.” Turkish Studies – Language and Literature 16/3 (2021): 1925-1936.
  • Makal, Ahmet. “Türkiye Emek Tarihinin Bir İzdüşüm Alanı Olarak ‘Edebiyat’.” Çalışma ve Toplum 3/18 (2008): 15-43.
  • Müftüoğlu, Berna Güler ve Elif Hacısalihoğlu. “Emekçilerin Gündelik Hayatını Görünür Kılmak: ‘Bereketli Topraklar Üzerinde’ ile 40’lı 50’li Yıllara Gerçekçi Bir Bakış.” Çalışma ve Toplum 3/18 (2008): 43-67.
  • Parla, Jale. “Car Narratives: A Subgenre in Turkish Novel Writing.” The South Atlantic Quarterly 102/2-3 (2003): 535-550.
  • Sarıkaya, Orhan. “‘Kafamda Bir Tuhaflık’ Romanında Mekânın Sosyolojik İşlevi.” Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi 52/52 (2016): 79–96.
  • Sekman, Ayşegül. “Sadri Ertem’in Çıkrıklar Durunca Romanında Yabancılaşma.” Akademik Dil ve Edebiyat Dergisi 9/3 (2025): 1702-1721.
  • Solak, Semih. “Reading Architecture, City and Space in Latife Tekin’s Novels Through Henri Lefebvre.” Gazi University Journal of Science Part B, 10/2, 2022, s. 185–194.
  • Tezcan, Fatih. “Gecekondu Olgusunun Tarihsel Dönüşümü: ‘Koyun Baba’ ve ‘Kafamda Bir Tuhaflık’ Romanları Üzerine Karşılaştırmalı Bir İnceleme.” Tarih ve Günce 18 (2026): 133-157.
  • Yıldırım, Engin. “Zaman Disiplini ve Çalışma Zihniyeti: Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü Romanı Bağlamında Bir Değerlendirme.” Çalışma ve Toplum 4/31 (2011): 25-42.

Yorum yapın