Masthead header

İran sinemasının edebiyatla ilişkisi | Rıza Oylum

Edebiyat metinlerinin beyaz perdeye yansımaları bütün ulusal sinemalarda önemli bir yer tutuyor. İki güçlü sanat dalı olan sinema ve edebiyat, her zaman birbirlerini besleyerek yollarına devam ettiler. Yönetmenler edebiyat eserleriyle ne kadar yakın oldularsa o denli derinlikli ve güçlü sinema anlayışları oluyor. Etkileyici senaryolar da her zaman edebiyat lezzeti barındıran metinlerdir. Sinemacılar kimi zaman edebiyat okumalarıyla film dillerini besliyorken çoğu zaman da doğrudan bir edebiyat metnini sinemaya taşımayı seçiyorlar.

Dünya sinema tarihine bakacak olursak;  Georges  Melies’in 1902’de Jules Verne’nin  Voyage Dans la Lune (Ay’a Seyahat) romanını sinemaya aktarmasıyla başlayan edebiyat sinema ilişkisinin yüz senelik bir seyri olduğunu görüyoruz. Eserleri en çok sinemaya uyarlanan yazar olaraksa Shakespeare karşımıza çıkar. Romeo ve Juliet başta olmak üzere, ustanın eserleri 300 kadar filme konu olmuş. Tolstoy, Dostoyevski, Gorki, E.Hewinghway, Turgenyev, Virginia Woolf, G. Garcia Marquez, J. Steinbeck, Goethe, J. London, Kafka ise Sinemaya taşınan yazarlardan ilk akla gelen isimler. James Michener, Stephen King, Danielle Steele gibi yazarlar da sinema endüstrisi içinde her zaman kendilerine yer buldular.

İran sinemasının edebiyatla kopmaz bağı

İran sinemasının da en önemli yaratıcı kaynağını İran edebiyatından aldığını söyleyebiliriz. Köklü bir şiir kültürü olan İran’da, birçok yönetmen bu kültüründen beslenerek şiirsel filmlere imza atıyor. Öyküler ve modern romanlar da zaman içinde İran sinemasını besleyen yeni kaynaklar oldular.

İran sinemasının edebiyatla kurduğu ilişkinin daha çok altmışlarda başladığını görüyoruz. Nitelikli edebiyat ürünlerinin verildiği bu dönemde, edebiyatın dönemin modern sanatı olan sinemayla adeta bir iş birliğine girdiğini söyleyebiliriz. Hem entelektüel sinema hem de Farsi sinema olarak bilinen ticari sinema, edebiyattan olabildiğince besleniyordu. Çok talep gören basit romanlar Farsi sinema için kaynak oluştururken; köklü İran şiiri ve modern İran romanları, sanat sineması için önemli bir kaynak oldular.

İran sinemasında yapılan ilk edebiyat uyarlaması 1934 yılında Abdul Hüseyin Sepenta’nın yönettiği Firdevsi filmiydi. Aynı yönetmen klasik eserleri sinemaya aktarmaya devam edip 1934’te Nizami’nin Ferhad ile Şirin ve 1937’de Leyla ve Mecnun uyarlamalarını yaptı.

Firdevsi’nin Şahnamesi’nin İran sinemasının ilk döneminde çok sayıda uyarlamalar yapılmıştır. 1958’de Menuçehr Zamanive 1967’de Feridun Rehnema Şehname’deki hikayelerden sinemaya uyarlamalar yaptılar.

İran sinemasının ilk gerçekçi yapımlarından biri olan 1958 yılında sinema eleştirmeni Ferruh Gaffari’nin çektiği  Şehrin Güneyi  filmi de bir edebiyat uyarlamasıdır. Celal Mokaddam’ın İdam Meydanı isimli öyküsünden uyarlanan film daha önce sinemanın konusu olmamış yoksulluğu merkeze almıştı. Tahran’ın güneyinde oturanların yaşamlarını anlatan film, kısa sürede sansürlenerek gösterimi engellendi.

İran edebiyatının güçlü kalemi Gulam Hüseyin Sa’edi’nin öyküsü 1969’da İnek ismiyle Daryuş Mehrcuyi tarafından sinemaya uyarlanmıştı. İran’ın ilk uluslararası başarı sağlayan filmi olan İnek’te, yönetmen çok sevdiği ineği öldürülünce ahırda yaşamaya başlayıp giderek kaybettiği ineğine dönüşen bir köylünün gerçeküstü dönüşümünü çarpıcı bir sinema diliyle beyazperdeye taşınmıştı. Gulam Hüseyin Sâ’edi’nin İnek öyküsünün de yer aldığı Bayel Ağıtçıları isimli çalışması Türkçe olarak da yayımlandı. Makbule Araz ve Ferhad Eivazi tarafından Farsça orijinal dilinden çevrilen kitap, filmle öyküyü karşılaştırmak isteyenler için keyifli bir okuma vaat ediyor. 1975’te çektiği Dayereh Mina (Mina’nın Çemberi) Golam Hüseyin Sa’edi’nin  Çöp Kutusu isimli öyküsünün uyarlamasıydı. Film, o dönem İran’da önemli bir sorun olan Kan nakli sürecinin sağlıksız ortamlarını gözler önüne serdi. Film sağlık çevrelerini rahatsız etti, birkaç yıl yasaklı kaldı.

1970’lerde yönetmenler çok sayıda edebiyat uyarlaması yaptılar. Özellikle gerçekçi edebiyat eserleri bu dönemin yönetmenleri tarafından aynı gerçekçilik ve politik kaygılarla sinema perdelerine taşınmaya çalışıldı. Huseng Golşir’nin Şehzade İhticab isimli devletin köhnemiş yapısını eleştiren romanı Bahman Fermanara tarafından 1974’te sinemaya uyarlandı. eser Şah öncesini anlatıyor olsa da güncel bir eleştiri yapıldığı açıktı. Gösterim izni alamayan çalışma yasaklanan filmler kervanına katıldı. 1978’de  Huseng Golşir’nin başka bir eseri olan Masum romanını uyarlayan Fermana, modern İran edebiyatından beslenen yönetmenlerden biriydi.

İran edebiyatının köşe taşı modern edebiyatçılar da hem Şah döneminde  hem de İslam Devrimi sonrası çok sayıda sinema filmine kaynaklık ettiler. Bu isimlerin başında Sadık Hidayet geliyor. Başta Kör Baykuş isimli eseri olmak üzere pek çok eseri sinemada kendine yer buldu.

1971’de Mesud Kimyai’nin yönettiği Daş Akol filmi Sadık Hidayet’in aynı isimli öyküsünden yapılan bir uyarlamaydı. 1973’de  Bozorgmehr Rafia’nın yönettiği Kör Baykuş Hidayet’in sevilen romanından yapılan ilk uyarlamalardan biriydi. 1975’te bu kez Kiumars Derambakhsh Kör Baykuş’u tekrar uyarladı İslam Devrimi sonrasında da Sadık Hidayet’e ilgi devam etti. 1992’de Reza Abdoh’un çektiği Kör Baykuş uyarlaması bunun göstergelerinden biri. Çoğunlukla televizyon için çalışan Davood Mir-Bagheri 1997 yapımı Sahere ise doksan sonra çekilen başka bir Hidayet uyarlaması.

Edebiyat eserlerinin İran sinemasına kaynaklık etmesinin yanında edebiyatçılar bu dönemde kendi filmlerini çekmeye başlayarak da İran sinemasını dönüştürmeye başladılar. Öykü yazarı ve şair olan İbrahim Gülistan, çektiği belgesellerle İran sinemasında belgesel geleneğini çok ileriye taşımıştır. 1956 yapımı Bir Ateş isimli belgeseli Venedik Film Festivali’nde Gümüş Aslan Ödülü’nün sahibi oldu. Belgesel ve filmleriyle İran sinemasının kilometre taşı yönetmenlerinden biridir. Şair Furuğ Ferruhzad’ın 1962 yapımı Kara Ev isimli filmi, bu durumun en meşhur örneklerindendir. Dönemin önemli şairlerinden biri olan Ferruhzad, Kara Ev’i çekerek İran sinemasının ilk kadın yönetmeni unvanına da sahip olmuştu. Film, Almanya’nın meşhur film festivali Oberhausen  Kısa Film Festivali’nde En iyi Belgesel seçilerek İran sinemasının ilk önemli ödüllerinden birine sahip oldu. Aynı dönemde Ferruh Gaffari de Binbir Gece Masalları’ndan aldığı bir öyküyü 1964 yılında Kamburun Gecesi ismiyle filme çekti. Öte yandan Binbir Gece Masalları birçok sanat unsurunu etkilediği gibi doğrudan ya da dolaylı olarak İran sinemasını da etkilemeyi sürdürdü. Binlerce yıllık bir geleneği olan Fars şiiri, İranlı yönetmenlerin şiirsel üsluplarının oluşmasındaki en önemli etkendir. Hatta bazen film isimlerini seçerken klasik İranlı şairlere göndermelerde bulunuyorlar.

Çocuk edebiyatının sadece İran’daki değil, tüm dünyadaki en nitelikli yazarlarından biri olan Samet Behrengi de İran sinemasını etkileyen başka bir edebiyatçıdır. Şah döneminde şaibeli bir boğulmayla hayata gözlerini yuman Behrengi’nin bir öyküsü, Tahmine Milani tarafından 1991 yılında Ah Efsanesi ismiyle sinemaya taşınmıştı.

Sinemanın şairi Kiyarüstemi

İran sineması, sadeliğiyle önplana çıkan bir ülke sineması. İran sinemasının yapı taşı olan Abbas Kiyarüstemi de bu sadeliğin mimarlarından biri. Kendisinden önceki yönetmenlerden ona miras kalan İran Yeni Dalga Akımı’nı daha da zenginleştirerek farklı sanat disiplinlerini sinemanın görselliğine yedirmeyi ustalıkla başardı. Kiyarüstemi görselliği şairanedir zira; estetik kareler, uyumlu renk kullanımları, ışık ve sesin şiirsel kullanımı bütün filmlerinde hâkimdir. Abbas Kiyarüstami’nin Hayat ve Başka Hiçbir Şey ve Rüzgar Bizi Sürükleyecek isimli filmleri doğrudan şiir göndermeleri taşırlar. Rüzgar Bizi Sürükleyecek filmi, isminden sahnelerine kadar Kiyarüstemi’nin en şiirsel filmi sayılabilir. Filmin adı şair Füruğ Ferruhzad’ın bir şiirinden alıntıdır. Filmin genelinde de, Ferruhzad ve Ömer Hayyam gibi Fars şairlerin şiirlerine göndermeler yer alır. Kiyarüstemi’nin “görselliğin şairi” ifadesini en çok hak ettiği filminin Rüzgâr Bizi Sürükleyecek olduğunu söyleyebiliriz. Filmde şiirle sinemanın kusursuz bir biçimde buluştuğu bir sahne tasarlamıştır. Bu sahne Işık kullanımıyla, yaratılan atmosferle, gösterilemeyen kadının suretiyle son derece başarılı bir biçimde iki sanat unsurunun birleştiği bir sahnedir. Filmin sonu da Hayyam dizeleriyle yapılır.

Köker Üçlemesi olarak bilinene Köker Köyü’de çektiği sade ve derinlikli filmlerinin son halkası olan Zeytin Ağaçları Altında/ Zire Darakhatan Zeyton (1994) filmi de şiirle sinemanın kusursuz buluşmasının en somut örneklerinden biriydi. Film, Ve Yaşam Devam Ediyor filminin çekim süreci üstüne kurgulanmıştır. Ve Yaşam Devam Ediyor filminde Hüseyin ve Tahire evli bir çift olarak gösterilir. Oysa gerçekte ise Hüseyin Tahire’yle evlenmek istiyor fakat Tahire’nin büyük annesi Hüseyin’in evi olmamasından ötürü torununu onunla evlenmesine izin vermiyordur. Tahire ise hiç cevap vermeyerek fikrini belli etmez.

Kiyarüstemi bu filminde, aşktan eğitime, yaşlılıktan bireyselliğe kadar farklı kavramlar üstüne keyifli felsefi sohbetler sunar. Sohbetteki çıkarımları dayatmacı bir yaklaşımla değil, hayatın doğal akışı içinde sunmayı bilir.

Filmin son bölümünde Tahire köyüne dönerken Hüseyin de arkasından ona olan aşkını ve evlenme talebini dile getirir. Son derece sade, köyün yeşil ormanlığı içinde çekilen sahnede, Tahire’nin tereddütsüz cevapsızlığı ve Hüseyin’in tükenmez ısrarı klasik şiirin görsel dünyasını resmeder. Kiyarüstemi; klasik şiirin temel dayanağı olan karşılıksız aşkın bütün unsurlarını bu sahnede inşa etmiştir. Âşık ve mâşuk ilişkisinin görselliğidir karşımızdaki. İran ve Türk klasik şiirinin bütün özellikleri bu filmde kendine yer bulur. Kadın adeta dilsizdir, hiç konuşmaz. Âşıka karşılık vermez, ona ihtimal sunmaz. Erkekse Maşuka olan sevgisini ondan motivasyon almadan sürdürür. Bin yıllık bir şiir formu sinemada karşılık bulmuştur. Kiyarüstemi modern bir sinema dili içinde geleneksel şiir tarzının bütün özelliklerini sinemaya yedirmeyi bilmiştir. Üstelik bunu şairane bir üslup ve görüntü yaklaşımıyla yapar. İran’ın şiir geleneğini sinemasına taşır.

Fars edebiyatı kimi zaman sinemada imge için de kullanılır. Abbas Kiyarüstami’nin 2008 yapımı Şirin filminde meşhur Fars öyküsü Hüsrev ve Şirin öyküsünü izleyen kadınların yüzlerini görürüz. Bu öykünün insanda yarattığı duygusal etkiyi filmi izleyen kadınların yüzlerindeki değişimler üzerinden anlarız.

İran sineması, dünya sinemasında belirli bir özgünlüğü ve saygınlığı olan bir sinema. Dünya sinemasına kattığı nitelikli yönetmenleriyle ve Doğuya ait insan hikâyelerini dünya sanat ortamına sunmadaki başarısıyla takdiri hak eden bir yapısı var. Sinemacılar toplumun kültür kodlarını yitirmeyerek sistemin kısıtlayıcı tavrını da yok saymadan film yapma başarısını gösteriyorlar. Bu çerçevede İran edebiyatı ve İran sinemasının yıllanmış ve artık kök salmış bir bağı söz konusu. Bu ilişki kimi zaman eserlerle, kim zaman da edebiyatçıların bizzat sinemaya adım atmalarıyla birbirinin içine işlemiş durumda. Ayrıca İran edebiyatı özellikle de İran şiiri, yönetmenlerin entelektüel gelişiminde bariz bir ağırlığa sahip. Bunun göstergelerini keşfetmekse hiç de zor değil. İranlı yönetmenlerin çalışmalarını özgün kılan şiirsel üslup, görüntülerdeki simgeler ve az diyalogla çok şey anlatan sinema anlayışı bu ağırlığın göstergeleri olarak sinemaseverlerin karşısında duruyor.

Rıza Oylum – edebiyathaber.net (13 Şubat 2019)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r