Masthead header

İnsaniyetli bir polisiye | Barış Özdemir

metrodaki yabanciMetrodaki Yabancı”, edebiyatımızda az rastlanır türden bir polisiye…  Gerilimine eklenmiş incelikli örgüsü, siyasi ve psikolojik katmanları da bu eseri önemli kılıyor.

 ‘Ad’ meselesi…

Bir yazar için romanını yazmak  –adeta ömrüyle çoğaltıp zenginleştirdiği deneyim-fikir-estetik anlayışından damıttığı sözcüklerini kâğıda dökmek ve okurun karşısına çıkabilme süreci– ne denli sancılıysa, bu bahiste zor olan bir başka nokta da eserine vereceği  ‘ad’dır. Ali Parlar’ın romanını elime aldığımda, ‘Metrodaki Yabancı’ adı beni heyecanlandırmadı; bunun nedenini tersinden açıklayabilirim: Yazar, polisiye eserindeki gerilim-sürükleyicilik-kaçış-düğüm gibi varsıllarını okuruna belki de bir çırpıda verebilmek adına eserinin tüm bağlarını ad’a taşımak ister ki bu açıdan “Metrodaki Yabancı” adı hiç de yanlış bir tercih değil. Tatminsizliğimin nedeni ise, bu eserin bir polisiye olmasının yanı sıra, aynı zamanda diğer estetik katmanları ve edebi yönelimleriyle de oldukça zengin ve bir polisiyeden çok daha fazlası olmasıdır.

İdealleri uğruna ikinci kez bir kadının hayatını karartmaya hakkı var mıydı? Diğer taraftan, ideallerine ihanet etmiş bir adam, bir daha bir kadını sevebilir miydi? (s. 274)

Aslında iki yabancı!

Biri Selçuk: Ülkesine yabancı; yıllar önce işkenceler, kaçışlar, acılarla boğuşup soluğu Avustralya’da almış. Diğeri ise gerçek bir yabancı: Nükleer enerji konusunda Türkiye’de yapılması planlanan konferansa (Birleşmiş Milletler Atom Enerji Konferansı) sırlarla örülü DVD’leri ve diğer şifreli çalışmalarıyla –ölümü göze alarak gelmiş– çomak sokmak isteyen bir İranlı; Naser! Roman, Selçuk’un eski dostları ve İstanbul’uyla giderdiği özlemle okuruna şiir tadında fısıltılar sunarken, bir yandan da bu iki yabancıyı umulmadık bir yerde umulmadık bir şekilde düğümün merkezine alarak başlar ki, gelişen olaylardan Selçuk’un feleği şaşacaktır. Naser’i ise hiç sormayın.

Evet, en iyisi kalmak ve mücadele etmekti. Kalmak ve mücadele etmek? “Selçuk!” dedi kendi kendine: “Bu çanta seni değiştiriyor, dikkat et.” (s. 52)

Basit bir karışıklık ve bunun çözümü için Selçuk’a gelen bir polis telefonuyla okur kendini derin ve sürükleyici bir kovalamacanın içinde bulur (Derin ve sürükleyici; çünkü polisiyle, iş adamlarıyla olaylar başka başka yönelimler kazanırken, okura da takibi keyifli ve sürükleyici bir arayışın izini sürmek düşecektir). Yıllar sonra döndüğü ülkesinde –bu kez hiç ummadığı bir nedenle– kendisini –yine–polisten kaçarken bulan Selçuk, artık istemediği bir hikâyenin zirvesinde, torpilli bir karakterdir.

Önce kendini emniyete almalı, sonra da bir şekilde çantanın ve Naser’in sırlarına ulaşmalıydı. İçinden bir ses, bulacağı şeyin onun hayatını geriye dönülmez bir şekilde değiştireceğini söylüyordu. Zaten hayatı ne kadar da değişmişti geçen 4 saat içerisinde. İrkildi. Sadece 4 saat mi geçmişti Naser’i metroda göreli? Ona bir ömür gibi gelmişti. (s. 52)

Tekniğe yenik düşmeyen ruh…

Romanda her ne kadar beynelmilel bir ‘bilim kapkaçı’ndan yola çıkılsa da, maneviyata ait değerler de el üstünde tutulmuş. Başkarakter Selçuk’un geçmişindeki acıları (işkenceler, ‘satılmalar’, aşk ve ayrılık, sürgün, kaçış gibi duygu yüklü mirasları) ile diğer karakter Serkan’ın resmi kıyafetine oldukça aykırı halleri (işinin ehli bir polis olmasının yanı sıra, erken yaşta ana-babasız kalışı ve yengesinin onda yarattığı travmalarıyla o da dipsiz bir kuyudur) ve birkaç karakter üzerinde daha ısrarla üzerinde durulan bu maneviyat meselesi, zannımca anlatıcının mesajıdır okura: Yenilsen de bir gün yenebilirsin, gibi; umut her zaman hep var, gibi; yaşamak ne de değerli, gibi. Her engele, hatta Selçuk’un yaşadıklarına bakılırsa ‘bu kadar da olmaz’ dedirten talihsizliklere, acılara karşın… Bu minvalde; bir polisiyeye hiç de yakışmayacak(!) nicelik ve nitelikteki insani değerlerle okuruna çelme atmayı göze alabilecek denli gözü kara bir roman “Metrodaki Yabancı”. Zira, siz tüm bu kovalamaca içinde kurguya yedirilen zekice hamleleri beğeniyle izler ve dudağınızı ısırırken, eserdeki düşüncelerin de anlatıcı kişiliğine bir ur gibi saklanmış –bizzat– Ali Parlar’ın zihninden çıktığını unutmamalı. Bu bilinçli tercih, alışıldık türden bir polisiye okurunu üzer mi bil-e-mem; ancak edebiyat estetiği-bilinci gelişmiş okur için yeni, önemli bir deneyim olacaktır bu romanı okumak.

Serkan da yaralı!

Çocukluğunda yaşadığı travmalarla adeta bu meslekte ne işi olduğu sorusunu sormaktan hiç bıkmayan Serkan –çok zekidir; çok farklı okullarda okuyabilecek, zengin ve çok daha önemli bir insan olabilecekken –ah o yengesi yok mu(!)–, hemen her saat takılıp kaldığı bu derin düşünceler arasında bir yandan da Selçuk’un peşine düşmüştür. Ali Parlar’ı, Serkan üzerinden psikoloji bilimine göz kırpmaları ve yarattığı motifleriyle de kutlamak gerek. Ne yalan söyleyeyim, şu jöleli saçlarına attığı ellerinden benim ellerim yapış yapış oldu. Ve Serkan’ın üzerindeki o ağır yük:

Telefondaki boğuk ses, “seni en zor olayları hallettiğin için seçtik. Yalnız, çantayı getirmen için sana o kadar para veren gücün, çantayı kaybettiğinde neler yapabileceğini tahmin edebiliyorsundur umarım” dedi. (s. 62)

Aslında bir dünya meselesidir tüm bu kovalamacının nedeni: “Bu adamı bulamazsak bedavaya mal edip yüz elli dolara kazıkladığınız petrolün bir gecede elli cent’e düşeceğinden korkuyorsunuz tabii.” (s. 126)

Sonlar bazen geç başlar!

İstiklal Caddesi, Tünel, Eminönü, Beyoğlu, 1 Mayıs kutlamaları öncesi eylemler, Cerrahpaşa Hastanesi, oteller, Mephisto Kitabevi, Karaköy’deki telefoncular, Emek Sineması… Anlatıcı, bu mekan ve durumları eserini tam bir İstanbul romanı yapmak için bir kanaviçe titizliğinde işlemiş; kaçış, ter, aşk, hüzün, bilmece de bu kanaviçenin renkleri olmuş. Selçuk kaçarken, zekasını kollarken, anılarına döner, ölümü göze alır, daha yeni tanıştığı Nevra’nın hayaliyle yaşar ama en çok da Naser’e üzülürken; okur açısından da Serkan’ı anlamanın, Selçuk’u zaten hep anlamanın, ama en çok da anlatıcıyı alkışlamanın romanı diyebiliriz “Metrodaki Yabancı” için. Ve yağmur, ve martı, kaçış, ter, hep ter, Mephisto’daki o genç çalışan (gözüm sanki o genç çalışanı arayacak, bundan sonra oraya her gidişimde), o mavi şemsiye,  bir travesti (Hamiyet), bilge Şehmus, ve ölüm, evet ölüm… “Artık sona gelindi, kaçış yok” dediğiniz anda, acaba Serkan’ın roman boyunca ısrarla vurgulanan zekası, bu kaçınılmaz sona ramak kala işe yarayacak mıdır?

Barış Özdemir – edebiyathaber.net (18 Temmuz 2016)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r