Masthead header

İlk Kitap: Umut Tayan | Mesut Örs

Söyleşilerimizin bu haftaki konuğu Bilgi Yayınevi’nden çıkan Ambrosia isimli romanıyla Umut Tayan.

Bir mikrobiyoloji uzmanının, insanın ölümsüzlüğe ulaşma hırsını polisiye, mitoloji ve bilimsel verilerle harmanlayarak anlattığı heyecanlı bir roman.

Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? Kitaplar hayatınıza nasıl girdi, “okur” olmaktan “yazar” olmaya giden yol nasıl başladı ve ilerledi?

1976 Bilecik doğumluyum ancak bütün eğitim hayatım Ankara’da geçti. Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesinden mezun olduktan sonra aynı üniversitede Mikrobiyoloji alanında uzmanlık eğitimimi tamamladım. Evliyim, bir kızım ve bir oğlum var.

Aslında “yazar” olmam, “okur” olduğum gerçeğini hiçbir zaman değiştirmedi. İlk kitabım yayımlanıncaya kadar nasıl bir kitap kurduysam, şimdi de aynı şekilde, hatta daha da artırarak okumaya devam ediyorum. Yazar olmak ise aslında bir başlangıç değil, bir sonuç. Okuma, anlama, öğrendiklerini özümseme ve bunları uygulamaya koyma sürecinin nihai bir sonucu. Başlarda başka yazarların cümlelerini okurken, bir süre sonra kendi cümleleriniz kafanızın içinde uçuşmaya başlıyor ve bunları kâğıda dökme ihtiyacı hissediyorsunuz. Bir defter ve bir kalemle başladığınız pek de profesyonel olmayan karalamalar, birde bakmışsınız anlamlı bir hikâyeye dönüşüvermiş.

Kitaplarınızın ortaya çıkış öyküsünü anlatabilir misiniz? Fikir nasıl doğdu, ismine nasıl karar verdiniz, yazma süreci nasıl gelişti, yazarken uyguladığınız belli rutinler veya ritüeller var mı?

İster polisiye olsun ister aşk romanı ya da diğer türlerde olsun genelde okuduğumuz kitaplarda ana karakter çoğunlukla iyi, dürüst ve erdemlidir. Ezilmiş fakat gururlu, sevmiş ama karşılık görmemiş, haklı ama suskun karakterler de buna dahildir. Yani anlatılan hikâye sıklıkla bu karakterlerin etrafında şekillenir, biz de onların gözünden okur, öğrenir ve değerlendiririz.

Buna karşın benim Ambrosia’yla ilgili ilk karalamalarım kitabın görece kötü karakteri “Pinhole” üzerineydi. Kitabın kahramanı -o her ne kadar aksini iddia etse de- aslında bir tetikçiydi ve kurgu da onun aldığı işler, kurbanları ve onların hayatları üzerine kuruluydu. Ancak yaptığı son işi kafamda kurgularken, hikâye birden bire benim kontrolümden çıktı ve Pinhole’ün önüne geçti. Bunda biraz da mesleki birikimimi hikâyeye uyarlamamın da etkisi olduğunu düşünüyorum. Daha sonra birbirlerini gölgelemelerine müsaade etmeden hikâyeyi kurguladım.

image description

İsim olarak kafamda birçok seçenek vardı ama bir şekilde beni tatmin etmiyordu. İçime sinmeyen bir ismin de okuyucunun beğenmesini bekleyemem. Bu yüzden, daha etkili ve okuyucunun rafta görüp ilgisini çekebilecek bir isim arayışına girdim. Ben onu uzaklarda ararken, aslında isim çok yakınımda, satır aralarında bana bakıp kendisini bulmamı bekliyormuş.

Doğrusunu isterseniz, yazma süresi beni zorlayan en son şeydi diyebilirim. Yazmaya niyetlenip de bilgisayarın başına oturduğumda parmaklarım sanki benim iradem dışında tuşlara basıyordu. Bilgisayar yanımda olmadığı zamanlarda da not defterim imdadıma yetişti. Çok ilgisiz bir işle uğraşırken mesela birisiyle sohbet ederken ya da araba kullanırken aklıma bir diyalog ya da bir mekân gelebiliyor. İmkân bulursam hemen not defterime yazıyorum veya cep telefonumun ses kayıt özelliğini kullanarak kaydediyorum. Daha sonra bu sesli ve yazılı notlarıma dönüp onları romanın içinde uygun yerlere yerleştiriyorum.

Dosyayı bitirdikten sonra yayınevlerine ulaşma, başvuru ve dosyanın kabul edilmesi sürecinden bahsedebilir misiniz? Bu süreçte yaşadığınız zorluklar olduysa bunları nasıl aştınız?

Elinizde bir kitap dosyası var ve bu dosyayı kitap haline getirip okurlarla buluşturacak bir yayınevine ihtiyacınız var. İşte bir fikrin doğuşuyla, o fikrin okuyucuya ulaşması arasındaki en zorlu süreç tam da burası. İlk başta sanki yayınevini yazar seçiyormuş gibi gözükse de, aslında durum tam tersi. Kitap dosyanızı kaliteli, köklü ve eserinizin değerini bilecek yayınevlerine göndermeniz gerekiyor. Bu süreçte ben de bazen e-posta yoluyla bazen de dosyanın çıktısını göndererek birkaç yayınevine dosyamı yolladım. Nasıl haberleri oldu bilmiyorum ama yolladığım yayınevi sayısından daha fazlası kitabımı ücreti karşılığında basabileceklerini söylediler. Bu seçeneğe sıcak bakmadığım için dosyamı gönderdiğim yayınevlerinden gelecek cevabı bekledim. Bekleme derken aklınıza birkaç ay gelmesin. Ben bir yılı aşkın süre bekledim ama bu bazen çok daha uzun olabiliyor. Dosyanıza çok güvenseniz bile yayınevlerinin seçim ölçütleri sizin düşündüğünüzden çok farklı olabiliyor. Bu sebeple “takvime uygun değil”, “tarzımızın dışında” gibi nedenlerle dosyanızı reddedebiliyorlar.

Bir gün Bilgi Yayınevi’nden kitap dosyamın yayın kurulunca değerlendirilmesine karar verildiğine dair bir e-posta aldım. Ancak bunun sadece bir değerlendirme seçimi olduğunu, kitabın basılıp basılamayacağı yönündeki nihai seçimin bu kurul kararından sonra belli olacağını yazmışlardı. Tam altı ay sonra kurul raporunun olumlu geldiği ancak ilerleyen zamanlarda tekrar toplantı yapılıp olumlu görülen dosyaların yeniden değerlendirileceği ve bunlardan sadece bir iki tanesinin dosya programına alınabileceğini söyleyen ikinci bir e-posta aldım. Dört ay sonra gönderilen üçüncü e-postada ise dosyamın yayın programına alındığını ancak o dönemde ülkemizde yaşanan kâğıt sıkıntısı nedeniyle sürecin on ay kadar gecikmeli olabileceğini söylediler. Kâğıt sıkıntısı daha bitmemişken araya bir de salgın süreci girince yayım tarihi maalesef 18 ay kadar sarktı. Benim için sıkıntılı bir bekleyiş olsa da sonunda 2020’nin Aralık ayında Ambrosia okuyucuyla buluştu.

Kitabınızdan biraz bahseder misiniz?

Kitapta iyi karakterler, kötü karakterler bir de daha kötü karakterler var. En kötülerinden ama belki de en zekilerinden birisi bir profesör. İnsan klonlama, hastalık, yara ve doku kayıplarının dakikalar içinde iyileşmesi, yaşam süresini uzatma ve hatta ölümsüzlük gibi akademik çalışmalarını hayata geçirmekte sakınca görmeyen kontrolsüz bir dâhi. Nazilerin bir asır önce kendi halkını ari ırk olarak geliştirmek için yaptığı insanlık dışı çalışmaları örnek almış, bazı ülkelerin gizli desteğini alarak o çalışmaları ele geçirmiş ve kurduğu NBL isimli laboratuvarda çalışmaları günümüze uyarlayarak geliştirmiş. Tabi bu sırada yanında da ona bilerek ya da bilmeyerek yardım eden kişiler olmuş. Önüne çıkan tüm engelleri ortadan kaldıran Pinhole lakaplı profesyonel bir tetikçi bunlardan birisi. Pinhole işinde o kadar iyi ki, karanlık dünyanın kirli kişileri arasında dahi adı bir efsane olarak geçiyor. Bir diğeri de profesörün çalışmalarında ona yardımcı olan ve dünya çapında gen kaçakçılığına alet olarak İstanbul’da kurulan laboratuvarda Türklerin genetik materyalini Amerika’ya kaçıran Harvard Üniversitesi’nde doktora yapmış Aras isimli bir Türk genetikçi. Olayların örgüsü Belçika’da işlenen bir cinayetle başlıyor. Denizli’deki Hierapolis antik kentinde devam ederek farklı kıtalarda farklı ülkelere kadar uzanıyor.

Profesörün bir diğer özelliği de mitoloji tutkusu. Yaptığı ve yapacağı tüm hamleleri mitolojik tanrılarla, onların tutku ve arzularıyla bağdaştırıyor. Yeri geliyor yaptıklarını haklı çıkarıyor, hatta yeri geliyor onları küçümsüyor ve onlardan çok daha iyisini yapabildiğine inanıyor. Tanrı olma hatta onu aşma tutkusu o kadar büyüyor ki, İsa peygamberin genetik materyalini ele geçirerek onu klonlamaya çalışmakta bir sakınca görmüyor.

İşler tam da istediği şekilde ilerlerken hiç beklemediği kişiler tarafından kendince ihanete uğruyor ve onları yolundan temizlemek için acımasız Pinhole’dan yardım istiyor. Hikâyenin geri kalanını merak eden okurlar, buradan sonrasını kitabı okuyarak öğrenebilirler.

Kitabınızla alakalı geri dönüşler nasıl oldu, bize kısaca bahsedebilir misiniz?

Ambrosia, okuyanlar tarafından çok sevildi. Bunda, sürükleyici olduğu kadar aralara serpiştirilmiş bilgilerin de etkisinin olduğunu düşünüyorum. Bir taraftan kitabı okurken, diğer taraftan internete girip ilgilerini çeken bilgilerin ya da mitolojik hikâyelerin devamını okuyanlar var. Bu tam da benim yaratmak istediğim bir etkiydi aslında. Ülkemiz tarihi zenginliklerle dolu ve nereyi kazarsanız oradan bir döneme ait yapılar bulmanız ve her yapıyla birlikte su yüzüne çıkmamış muazzam hikâyeleri keşfetmeniz mümkün. Antakya’da kayalara oyulmuş dört metrelik Kharon portresinin ya da Hierapolis’teki cehennem deliğininin hikâyelerini bilmeyenlere kitap yoluyla tanıttığımı düşünüyorum. Kitabın dizi ya da filme çevrilmesini isteyenler de azımsanmayacak kadar fazla. Gelen bütün güzel yorumlar ve temenniler, kariyerime yazar olarak devam ederek daha fazla kitap yazma konusunda bana itekleyici bir güç oluyor.

Yeni çalışmalarınız var mı? Varsa, kısaca söz edebilir misiniz?

İkinci kitabımın çalışmaları devam ediyor, hatta büyük oranda da bitti diyebilirim. Üzerinde çalıştığım bu kitap, ilk kitabın devamı niteliğinde olacak ancak hikâye biraz daha farklı bir serüvene evriliyor. Bir iki güçlü karakter dışında kahramanlarımız çoğunlukla aynı kişiler. Kitabın, kötü olmasına rağmen okuyucular tarafından oldukça sevilen tetikçisinin silinen geçmişini bulma çalışmalarını okuyacağız. Üzerinde yapılan deneyler ve beklenmedik yerlerden gelen itiraflar, Pinhole’un korkunç olduğu kadar sandığından da eskilere uzanan geçmişinin aydınlanmasına neden oluyor.

Kitap, okuyucuyu insan beyninin muhteşem girintileri ve gizli kalmış bölgeleri arasında dolaştırdıktan sonra, parapsikolojinin hayret uyandırıcı gerçeklerine, oradan da Mardin’deki kadim manastırların labirenti andıran abbaralarına götürecek.

Yazar adaylarına tavsiyeniz ne olur?

Öncelikle çok iyi bir okuyucu ve gözlemci olmalarını tavsiye ederim. Ben bir kitabı sıklıkla altını çizerek, notlar alarak ve beğendiğim sayfalara ayraçlar koyarak okurum. Yani kitabı sadece okumakla kalmam, onu ve bana verdiği bilgileri tamamen özümserim. Bunun yazı kabiliyetini ve kelime dağarcığını geliştiren bir yöntem olduğunu düşünüyorum. Gözlem ise bitmek tükenmek bilmez rutininiz olmalı. Etrafınızdaki binaları, ağaçları, sokakları hatta kaldırım taşlarında bile karşılaşabileceğiniz muazzam detayları gözlemlemelisiniz. Bulunduğunuz çevrede yaşayan insanları en küçük mimiklerine, konuşma vurgularına varıncaya değin izlemeli, her zaman karşılaştığınız hayvanların rutinlerinin farkına varıp öğrenmelisiniz.

İkinci olarak, sabır göstermelerini tavsiye ederim. Kitabınızı raflarda görmenin altın kuralının beklemeyi bilmek olduğunu düşünüyorum. Geçen zaman asla sizi umutsuzluğa düşürmemeli, gerekirse bu sürede romanınıza ekleme ve düzeltmeler yaparak yılmadan dosyanızı yayınevlerine göndermeye devam etmelisiniz. Başarı nadiren hemen gelirken, çoğu zaman sizi vazgeçmeyi düşündürecek kadar geç gelebilir. Şayet dosyanıza güveniyorsanız, emin olun o başarı er ya da geç muhakkak gelip sizi bulacaktır.

edebiyathaber.net (20 Eylül 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r