Masthead header

İlk Kitap: Resül Efe | Mesut Örs

İlk Kitap söyleşilerimizin bu haftaki konuğu Edisyon Kitap etiketiyle yayımlanan “Bir Sonraki Ölüme Kadar” isimli kitabıyla Resül Efe. Bu kitabın hem yazarı, hem de yayınevi için “ilk kitap” olması özel bir durum oluşturuyor. Bu vesileyle, yeni yazarlara fırsat vermeyi özel bir misyon olarak benimseyerek kurulan Edisyon Kitap’a da yayıncılık hayatında başarılar diliyoruz.

“İlk kitabım yayınevinin de ilk kitabı olacaktı.”

Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? Kitaplar hayatınıza nasıl girdi, “okur” olmaktan “yazar” olmaya giden yol nasıl başladı?

1980 yılında Samsun’un Bafra ilçesinde doğdum. İlk orta ve lise öğrenimimi burada tamamladım. Daha sonra üniversite eğitimi için doğduğum şehirden ayrıldım ve eğitimim süresince İzmit’te yaşadım. Üniversite eğitimimi bitirip askerliğimi yaptıktan sonra, İstanbul’da işe başlayarak burada yaşamaya başladım. Hala özel bir şirkette çalışmaya devam ediyorum.

Doğduğum evde öykü ve roman kitaplarından çok ansiklopedi ve ders kitabı vardı. Sürekli onların sayfalarını karıştırırdım. İlkokula başlayıp okuma yazma öğrendikten sonra, sayfalarını karıştırdığım bu kitapları okumaya başladım. Elime ne geçerse okuyordum. Okulda ise kütüphane kolu olmuştum. Sınıfın bir köşesinde bulunan küçük kitap dolabındaki hikâyeleri okur, diğer sınıfların kitaplıklarından da kitaplar alırdım. Ara sıra evde elime gazetelerle birlikte verilen o dönemin o meşhur “Beyaz Dizi”leri geçerdi. Tabii o yaşta onları  okumam yasak olduğu için tamamını olmasa da bazı sayfalarını gizlice okurdum. İlk okuduğum kitap ise Halide Edib’in Seviye Talip idi. Okurken çok sıkılmıştım. Sonra anladım ki ben onu bir ansiklopediymiş gibi okuyorum. Aklımda kurgulamayı öğrenince büyük keyif aldım.

Bir gün Türkçe dersinde öğretmenimiz kompozisyonu anlattı ve bir konu vererek yazmamızı istedi. Ben de oturup düz bir metin yazmaktansa olayı biraz hikayeleştirip, karakterler ekleyerek kompozisyonu yazmaya başladım. Bu şekilde kurgulamak, bir şeyleri anlatmak çok hoşuma gitti. O günden sonra sürekli konular bulup, o konuya bağlı kalarak bir şeyler yazmaya ve kurgulamaya başladım. Bazen izlediğim filmlere alternatif sonlar ve davam hikayeleri, bazen de gazetede gördüğüm bir haberi hikaye olarak yazmaya başladım. Bu benim için bir kaçış, bir eğlence olduğu için sonra sürekli yazmaya devam ettim. Bazı ufak tefek yarışmalara katıldım, üniversite döneminde arkadaşlarımla fanzin çıkardım, kendi blogumda ve başka bloglarda yazdım. Ama çoğunlukla bu yazılar isim değil de bir rumuz altında yayımlandı. Yazmak benim için bir terapi olduğu için ismimi çok fazla kullanmıyordum. Yazıyordum ama bu dünyayı da beslemem gerekiyordu. Bu kez elime geçirdiğim öykü ve romanları okumaya başladım. Bir süre sonra alışkanlık oldu. Zaman zaman çalışma hayatı bunu sekteye uğrattı ama bu durum geçici oldu. İş hayatı benim için rutinleşmeye başladığında, sevdiğim ve keyif aldığım bu işin tekniğini öğrenmeliyim diye bir karar aldıktan sonra, Müjdat Gezen Sanat Merkezi Yaratıcı Yazarlık kursuna başladım daha sonra da özel çalışmalarımız oldu. İşin teknik tarafını, farklı bakış açılarını da burada öğrendim.

Kitabınızın ortaya çıkış öyküsünü anlatabilir misiniz? Fikir nasıl doğdu, ismine nasıl karar verdiniz, yazma süreci nasıl gelişti, yazarken uyguladığınız belli rutinler veya ritüeller var mı?

Özetlemek gerekirse, çalışma hayatına yeni başlamış ama o çalışma rutinine ayak uyduramamış, üniversite dönemlerindeki hovardalıklarından kopmak istemeyen iki arkadaşın bir hafta sonunda başından geçenleri anlatıyor kitap.

Hikaye bir fikirden çok yaşanmış şeylerin bir araya gelmesinden oluştu. Bir yanda hayatımda yeni olan çalışma hayatının getirdiği buhran, bir yanda ise ekonomik özgürlüğün verdiği rahatlığı sömürme duygusuyla yaşadığım bir dönemin kurgusal hali oldu bu kitap. Bu bağlamda kitap için biraz otobiyografik diyebilirim.

Aslında benim bu hikayeleri toparlamak, kurgulamak ve yazmak gibi bir düşüncem yoktu. Arkadaşlarla buluştuğumuzda 2000’lerin Taksim’inden bahsederken ben de zaman zaman yaşadıklarımı onlara anlatıyordum. Tüm bu anlattıklarım onlara ilginç gelmiş olacak ki bunları yazmam konusunda sık sık bana baskı yapmaya başladılar. Bir süre sonra bu fikir bende de yer etmeye başladı ve yazmaya karar verdim ama nasıl yazacağım konusunda büyük bir tereddüt içerisindeydim. Birkaç ana nokta belirledim kendime. Öncelikle hikayenin zamanını kurguladım. Ne kadar sürede geçecek, ne zaman başlayıp bitecek… Sonra her şeyi bir hafta sonuna sıkıştırmaya karar verdim. Çünkü karakterlerim sadece hafta sonları bu dünyada yaşıyorlardı. Diğer nokta ise karakterlerin ruh hallerini ve fiziksel yorgunluklarını okuyucuya geçirmekti. Bu sebeple kitabın kurgusunu, sürekli yükselen bir şekilde değil, tam tersi yüksek başlayıp sona doğru düşen bir şekilde tasarladım. Bu şekilde okuyucu da karakterlerin o yorgunluklarını tadabilecekti. Son nokta ise bu hızlı yaşantıya ait hikayeye farklı karakterler koymaktı. Ana karakterlerim belliydi ama diğer karakterler bu hengamenin ortasında gelip geçiciydi, öyle olması gerekiyordu. Hepimizin hayatının bir döneminde olduğu gibi. Bu ana noktaları belirledikten sonra yapacak tek şey olayları akışa göre oturtmaktı. Sonra bu kurgunun içinde kalarak yazmaya başladım.

Bir şeyler yazmaya aşinaydım ama roman yazmak çok farklı ve zor bir şey. Oturup bir çırpıda yazamıyorsunuz. Yazım süreci boyunca sürekli olayların, mekanların, karakterlerin içinde olmalısınız. Her ne kadar hikayenin otobiyografikliği bakımından ben tüm yazacaklarıma aşina olsam, her şeyi ince ayrıntısına kadar düşünmüş olsam da zaman zaman karakterlerin var olma savaşı ile baş başa kaldım. Onları bir yerde dizginlerken aklımdaki mekanların tasvirlerini yeniden yapmaya başladım. Bir kaç kez Taksim’e gittim bana yardımcı olması açısından, ancak bu bana daha fazla kafa karışıklığı yaşattı. Çünkü o dönemle şimdiki Taksim arasında çok fark vardı. Dönemin gruplarını, dönemin mekanlarını, dönemin etkinliklerini araştırmaya başladım. Başka insanların o yıllar hakkındaki yorumlarını okudum. Sadece aklımda kalanları değil aslında diğer insanların yaşadıklarını ve duygularını da hissetmeye çalıştım. Tüm bunları almak için değil de tekrar o dönemi hissetmek için yaptım. Tamam dediğimde ise oturup yazmaya başladım.

Haftanın beş günü mesaisi olan biri için bu sürecin kolay geçtiğini söyleyemeyeceğim. Her akşam oturup yazmaya başladım. Gün içinde bile sürekli bunu düşünüyor, akşamları ise tüm vaktimi buna ayırıyordum. Yazmak ile ilgili günlük planlar oluşturdum. Tüm izinlerimi bayramlarla birleştirip kendime daha uzun bir çalışma zamanı yarattım kendime. Ve bu süreler içerisinde de disiplinli bir şekilde, uyumak haricinde ek bir şey yapmadan sürekli yazmaya çalıştım. Kendimi dinlendirdim anlarda bile sürekli kurgunun farklı alternatifleri olabilir mi onları düşündüm. Bir yerde yazıyor, başka bir yerde yazdıklarımın üzerinden geçip eliyordum. En büyük rutinim nerede ne şekilde olursam olayım yazmak oldu. İlk taslaktan sonra bir süre ara verdim ve tekrar metni gözden geçirdim. Daha sonra birkaç arkadaşımla paylaştım ve onların kurgu ve dil hakkındaki görüşlerini aldım. Yazdıkları, yazarın içine hiçbir zaman sinmez ama onların yorumları sayesinde ortak kesişimleri çıkararak, bazı bölümleri yeniden yazdım, bazı bölümleri ise attım. Nihayet bitti dediğimde romanı bıraktım ve bir köşeye kaldırdım. Roman birkaç ay dinlendikten sonra tekrar elime alarak üzerinden bir kez daha geçtim. Yaptığım bazı düzenlemelerden sonra son hali diye Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nden hocam Ferhat Uludere’ye ve birkaç arkadaşıma son taslağı gönderdim. Gelen yorumlar ise olumluydu. Son ana kadar kitap için bir isim belirlememiştim. Kitap bir hafta sonunu anlatıyordu ama bir de bunun rutin sıkıcı hafta içi rutini vardı. Yani karakterler bir şekilde yeniden doğup, yeniden ölüyorlardı. Hafta içini de hafta sonunu da tekrar tekrar yaşıyorlardı. Bu şekilde düşünmeye başladıktan sonra kitabın adı geldi aklıma: Bir Sonraki Ölüme Kadar. Aslında metin kendi adını kendi koydu diyebilirim.

Dosyayı bitirdikten sonra yayınevlerine ulaşma, başvuru ve dosyanın kabul edilmesi sürecinden bahsedebilir misiniz? Bu süreçte yaşadığınız zorluklar olduysa bunları nasıl aştınız?

Bu süreçte ben, hem çok şanslı hem de çok şanssızdım. Dosya hazırdı, roman yazılmış bekliyordu ama başlamış olan pandemi sebebi ile yayınevleri önlerini göremediği için kabul sürecinden sonrası için bile basım sıralamasında çok ileri tarihler veriyorlardı. Bir yandan da küresel olarak lojistiğin durması, kağıt tedarikinin zorlaşması bir çok yayınevinin kitap basımlarını durdurmasına sebep olmuştu. Tüm bu süreçleri takip ediyordum ve ne yapacağıma karar verememiştim. Kafamda kitaba uyabileceğini düşündüğüm birkaç yayınevi belirledim ve tam dosyayı gönderme hazırlığı içindeyken kısmi kapanmalar başladı. Ben de dosyayı en azından kapanma sonuna kadar hiçbir yere göndermemeye kararı aldım. Çünkü bu süreçte dosyanın arada kaynama olasılığı da yüksekti. Beklemeye başladım. Zaten bunca süre beklemiştim birkaç ay ya da yıl bir şey değiştirmeyecekti.

O sırada hocam Ferhat Uludere ve arkadaşları bir yayınevi kurdular. Ben de ekibi tanıyor, yapmak istediklerini, hayallerini biliyordum. Bir gün buluştuk ve bana kitabımı basmak istediklerini söylediler. Ellerinde zaten benim metnim mevcuttu. Bir Sonraki Ölüme Kadar yayınevinin de ilk kitabı olacaktı. Öncelikle biraz düşündüm. Riskli bir durumdu. Ama ilkler her zaman riskli olacaktır. Bu kitap bile benim için bir riskti sonuçta. Dosyayı yayınevlerine göndermeyi düşündüğüm andan itibaren, aklımda sürekli yayınevi dosyayı kabul ederse ana metne ne kadar müdahale olur sorusu dolanıyordu. Metin aslında içinde yaşadığımız bu dönem için zor bir metindi. Biraz da bu konuda nazım geçebileceğini düşünerek teklifi kabul ettim. Sonra metinin editoryal işlemlerine başlandı. Hiç korktuğum gibi olmadı birkaç küçük düzelti haricinde metin olduğu gibi kaldı ve Ekim 2010 yılında Edisyon Kitap etiketi ile yayımlandı. Biz bunun sevincini yaşarken, ikinci dalga ile yeniden karantinaların başlaması; kitabevlerinin kapanması, lojistiğin durması ve tanıtım işlerinin aksamasına sebep oldu. Özetle yayınevi bulma konusunda şanslıydım ama kitabın küresel bir salgına denk gelmesi sebebi ile şanssızdım diyebilirim.

Kitabınızdan biraz bahsedebilir misiniz?

Üniversite döneminde tanışmış iki arkadaşın askerliklerini yaptıktan sonra yeni atıldıkları iş hayatından artakalan zamanlarında yaşadıkları bir hafta sonunu anlatıyor kitap. Hafta içi çalışma dünyasının kalıplarına girerken hafta sonu özgürlüklerine yelken açıp, olmak istedikleri kişiye yaklaşıyorlar. Bir cumartesi sabahı ana karakterin otobüsle Taksim’e gitmesiyle başlıyor her şey. Taksim Meydanı’nda arkadaşıyla buluşuyor ve onlar için sıradan hafta sonu başlıyor. Sonra arkadaşı birden bire online dergi çıkaralım diyerek bir fikir atıyor ortaya ve o dakikadan sonra dergi için kendilerine yardım edebilecek herkesi aramaya ve onları ziyaret etmeye başlıyorlar. Bir şekilde onların dünyalarına da dahil oluyorlar. İki gün boyunca girip, çıkmadıkları yer kalmıyor. Barlar, arkadaş partileri, otel odaları, meyhaneler, pavyonlar derken, yeni yeni insanlarla tanışıyorlar. Tüm bu kalabalığın ve karmaşanın içinde ise karakterlerimiz yine kendi bildikleri yalnızlıklarıyla başa kalıyor. Bu süreç pazartesi sabahı Ortaköy’de güneşin doğuşunu izleme rutinleri ile son buluyor. Bu iki karakterin duygu ve düşünceleri ile yoğrulmuş bir kitap Bir Sonraki Ölüme Kadar.

Yeni çalışmalarınız var mı? Varsa, kısaca söz edebilir misiniz?

Yeni romanımın ilk taslağını bitirdim. Kısa bir süre sonra son bir düzenleme ile ön okumalar için birkaç arkadaşımla paylaşacağım. Bu hikaye, Bir Sonraki Ölüme Kadar ile kıyaslandığında daha ağır tempoda ilerleyen ve psikolojik bir hikaye. Yıllar önce yazmış olduğum bir metnin biraz daha hikayeleştirilmiş hali. Ana karakterimiz, sürekli intihar etmeye çalışan ama bunu bir türlü başaramayan birisi. Aylardır evinden çıkmamış, kendi vücudunu bile çamaşır suyuyla yıkayacak kadar temizlik takıntısına sahip. Bir gün evin içinde bir karartı görür ve onu yakalamaya çalışırken elinden kaçırır. Aklına onun bir türlü kendini almayan, Azrail olduğu düşüncesi gelir ve o günden sonra içinde evden dışarıya çıkma isteği oluşur. Binbir zorlukla dışarıya çıkar ama düşünceleri, geçmiş, gelecek, hayal ve gerçek arasında gezinmeye başlar. Bu şekilde biz de bu karakterin hayat hikayesine ortak oluruz.

Yazar adaylarına tavsiyeleriniz neler olur?

Aslında tavsiyeden çok kendi kaygılarımı nasıl yönlendirdiğinden bahsetsem sanırım daha yardımcı olmuş olurum. Benim en büyük kaygılarımdan birisi kitabın türüydü. Ne olmalıydı, nasıl olmalıydı bu konuda çok kafa yordum. Sonunda öğrendim ki kurguladığınız hikayeyi akışa bırakmanız gerekiyor. Siz ana fikri ve olayları kurguluyorsunuz ve yazarken metin aslında kitabın türünün ne olacağını ortaya koyuyor. Eğer bunu yazacağım gibi bir şartlanma ile başlıyorsanız belli kalıplara kısılıp özgünlükten ödün verebiliyorsunuz. Elbette ki hepimizin sevdiği bir tür var onu okuyor ve onu yazmaya çalışıyoruz ama yazarken kendimizi şartlandırmadan rahat bırakmak daha kolay yol almamızı sağlıyor. Zaten bir şekilde bilinçaltı sizi sevdiğiniz o türe yönlendiriyor.

Bir diğer husus ise üslup. Dünya üzerinde o kadar iyi yazar var ki hepimiz onlara özeniyor ve onlar gibi olmaya, onlar gibi yazmaya çalışıyoruz. Tabii bu haklı bir istek. Ancak o sevdiğimiz yazarların üslupları da bir günde oturmuş değil. Bu çalışılarak öğrenilen bir şey. O yüzden yazmaya başladığınız esnada, bir kişiye ya da bir tarza uygun yazma düşüncesinden çok metne odaklanıp nasıl akıyorsa öyle yazmaya devam etmek lazım. Yazdığınız metin dili kendi kendine oturacaktır. Yazmaya devam ettikçe de o oturmuş anlatım sizin diliniz, üslubunuz olacaktır.

Son bir hatırlatma ise metin nerede bitiyor ise orada bırakmanız yönünde. Sayfa, sözcük sayısı kaygısına düşüp bir şeyleri uzatmak, bölümler eklemek istediğinizde o alan hikayenizde bir yama gibi duracaktır. Böyle bir şeyi yapmak için o metinle mesafeyi koruyup, iyice kurguyu hazmedip değerlendirmeyi beklemek gerekiyor. Aksi takdirde sıcağı sıcağına bölüm kaynayabiliyor ve daha sonra bu metni yazıdan çıkarmak zorunda kalabiliyorsunuz. Bu arada yazdığınızla kolay vedalaşmanız şart.

Tabi bunlar benim yazarken karşılaştığım kaygılar. Sonuçta bu kesin doğru diye bir şey yok bunu tecrübe ederek öğreniyorsunuz.

edebiyathaber. net (19 Temmuz 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r