Masthead header

İlk Kitap: Öznur Unat | Mesut Örs

İlk kitap söyleşilerimizin bu haftaki konuğu Vacilando Kitap’tan çıkan Palaçinka adlı kitabıyla Öznur Unat.

Kitabımda, insanı kendine bir parça daha yaklaştırmayı hedefleyen öyküler yer alıyor.”

Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? Kitaplar hayatınıza nasıl girdi, “okur” olmaktan “yazar” olmaya giden yol nasıl başladı ve ilerledi? 

Ailecekgeziyoruz.com adında bir internet bloğum var. Bloğu yıllar önce ilk açtığımda, hakkınızda kısmına kendimi tanıtırken şöyle demişim: “Şurada doğdum, burada okudum, falanca yerde çalışıyorum demeyeceğim. Ben hayatında kendini ifade ediş biçimini yazarak, yolda olarak, fotoğraf çekerek bulmuş, merak eden, kolay sıkılan, bir şey yaparken aklı yapmadığında kalan, dünyanın büyüklüğünün farkına varmanın getirdiği eksikliği, çaresizliği, sınırları kafaya takan, itiraz eden, yaşam amacını kendisine sürekli sorgulayan, bazen hepiniz gibi, bazen hiçbirinize benzemeyen biriyim işte…”  

Bu cümlelerin üzerinden yıllar geçti, elli yaşında kendime yeniden baktığımda neyi eksiltir ya da çıkartırdım buradan? Artık kolay sıkılmıyorum mesela. Bir şey yaparken, onu yapmak için vazgeçtiklerimde aklım kalmıyor. Bugün, o güne göre daha fazla yetişkinim. Yolda olmak, yolculuk, doğa, kitaplar, yazmak, keşfetmek, merak… bunlar bugün de beni tanımlayan şeyler. 

Kitapların hayatıma girişine dair hatırladığım birkaç sahne var. Biri, İstanbul’dayım, Fatih’te. Kilitli bir tahta dolap var evde. İçinde kardeşlerim yırtmasın diye saklanmış kitaplar ve çarçur edilmesin diye konmuş kırtasiye malzemeleri duruyor. Bıçakla o dolabı kanırtıp açtım. Ömer Seyfettin kitapları kucağımda, merakla okuyorum. Bir diğeri Didim’deyim. Babaannem ve dedem bana yaz tatili için kitaplar almış. Jules Verne. Kuşe kâğıda kapakları falan var. Pırıl pırıl. Kokusu da nefis. Öğlen uykusuna yatıyorum. O kapağı çevirmeden önce üzerindeki resimle hayallere dalıyorum. Ve yine otobüs yolculukları. Babaannem yumurta haşlamış. Otobüste kucağımıza sofra kurmuşuz.  Ben gülerek Aziz Nesin kitaplarını okuyorum. Du Bakali N’olecak. 

Kitaplar hep vardı. Defterlerim de hep vardı. Tabii bu keyfin birçok başka nesnesi: kalemlerim, kalem kutularım, silgiler, kalemtıraşlar. Günlük ve mektup yazmayı çok severdim. Aynı evin içinde yaşadığım insanlara bile mektup yazardım. Gittiğim ülkelerden üç gün sonra eve dönecek olsam bile arkadaşlarıma atılmış mektuplarım, kartlarım var. İlk yazdığım öyküyü de hatırlıyorum. Çocukluğumun geçtiği İzmit’te, yaşadığımız evin yanında eski, ahşap, yıkık dökük bir köşk vardı. Bahçesini otlar bürümüş, tahtaları sökülmüş, zemini çürümüş kimsesiz bir yerdi ama bir zamanlar çok güzel olduğu her halinden belliydi.  İçine girip odaları dolaşırdım. Eskiden orada yaşayan insanları ve piyano sesi hayal ederdim. “Eski bir ev, yok ev değil eski bir dost…” Öykünün böyle başladığını çok iyi hatırlıyorum da gerisi aklımdan uçmuş gitmiş. 

Diyeceğim o ki; okumak ve yazmak zaten hep vardı da sanırım o ayrım, kitaplı bir yazar olmak şeklinde oldu benim için. 

Kitabınızın ortaya çıkış öyküsünü anlatabilir misiniz? Fikir nasıl doğdu, kitabın ismine nasıl karar verdiniz, yazma süreci nasıl gelişti, yazarken uyguladığınız belli rutinler veya ritüeller var mı?

Önce işi bıraktım. Çengelköy’de yazıhane olarak tasarladığım bir yer kiraladım, adını da Kalemevi koydum. Zaman içinde yazdığım şeyler birikti. Dergilerde yer almaya başladı. Sonra bunları bir araya getirerek dosya oluşturdum. Yayınevlerine gönderdim. İlk dosyamın adını “Eksik Kalan Virgüller” koymuştum. Virgülün, metnin içinde konduğu yeri kısa bir soluklandırmasından ilham alarak seçmiştim bu ismi. Her hikâyeyi, hızlıca yaşadığımız bu hayata atılmış bir virgül olarak düşünüp; “Dur ve şurada az soluklan” demek istemiştim bu isimle. Bir metin, içinde virgül olmadan yazıldığında anlam yitimi tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir ve bir bakıma eksiktir; yaşam da bu düşünce eslerini vermeden hızlıca yaşamamız halinde anlamını yitirme tehlikesine açıktır. 

O dosyam kabul edilmedi. Ama ben de boş durmadım. Ozalitçide kitabı 20 kopya bastırıp arkadaşlarıma dağıttım. Hatta Ömür İklim Demir’in, Muhtelif Evhamlar kitabını okuyordum. Kitabı çok sevdiğim için aynı onun gibi, kendi çektiğim fotoğrafla bir kapak tasarladım. O kitap Kalemevi’nde hatıra olarak durur. Sonra öyküleri böyle gelişigüzel seçerek değil de bir bütünlük içinde göndermenin daha iyi olacağına karar verip yeni bir dosya hazırladım. Bu arada yeni öyküler de yazmıştım. Bir arkadaşımın önerisiyle “Palaçinka” isminde karar kıldım. Merak uyandırıcı bir isimdi. Sesi kulağa çok hoş geliyordu. Ayrıca öykünün içindeki anlamı – “iyi ol!”-  ilk kitabı çıkan bir yazarın yeni tanıştığı okuruna güzel bir merhaba olacaktı. 

Belli yerlerde yazmayı severim. Çengelköy, Kuzguncuk, Kandilli yaşam alanım. Eğer inceleme yazısı, makale gibi bir yazı yazıyorsam kitaplığıma yakın olmak isterim. Masam darmadumandır ama aradığımı hemen bulurum. Öykü yazıyorsam kalem, defter yeter. Hatta bazen cep telefonumun notlar kısmı bile kâfi. Aklıma o an ne geliyorsa yazarım. Sonra onları bir kurgunun içinde birleştirmeyi çok severim. Oyun oynar gibi. Mesela kitapta,  Ay Tutulması isimli öykümün girişi, annemin bahçesinde fasulye sularken yazıldı. Aradan aylar geçti. Bursa civarında bir yörenin ölüm merasimine dair, yüksek lisans tezi okuyordum. O ritüeller çok ilgimi çekti. Bunu bir öykünün içinde kullanayım, diye düşündüm. Ay Tutulması mesela böyle doğdu. Palaçinka’ysa çok sevdiğim bir Rus lokantasından ilham aldı. Oradaki atmosfer, piyano, kasanın ardında duran yaşlı amca, dedemin günlüklerinde okuduğum göç hikâyeleriyle birleşti ve Palaçinka ortaya çıktı.  

Dosyanızı tamamladıktan sonra yayınevlerine ulaşma, başvuru ve dosyanın kabul edilmesi sürecinden bahsedebilir misiniz? Bu süreçte yaşadığınız zorluklar olduysa bunları nasıl aştınız?

Kalemevi’nde epey çalışarak dosyayı oluşturduktan sonra adını bildiğiniz birçok yayınevine gönderdim. Bazılarından kibarca hayır, bazılarından sessizlik, bazılarından da daha ilgili dönüşler aldım. Bir iki yayıneviyle, süreç boyunca dosya aramızda gidip geldi. Açıkçası işin bu kısmında zaman zaman umutsuzluğa kapılıp, kendimi başarısız olarak gördüm. Ancak şimdi geriye dönüp baktığımda, yaşananları pişmek olarak tanımlayabiliyorum. Çünkü sabır gerektiriyordu ve öğreticiydi. Editör gözüyle bir dosya nasıl incelenir anlamış oldum. Ve tekrar tekrar düzelttim. Anlatım açısından, dilbilgisi olarak, öykülerin dosyada bütünlük oluşturması gibi çokça yerden baktım. Bazen, olmayacak bu, diyerek yıldım ve pes ettim. Ancak bu anlarda yardımıma koşan çok oldu. Edebiyat tarihi boyunca dosyaları reddedilen yazarların hikâyelerini hep beraber ezberledik. Bu söyleşi aracılığıyla süreç boyunca yanımda olan herkese çok teşekkür ederim. 

Dosyamı içime sinen son haliyle, öykülerimiz üzerinden dostluk kurduğumuz sevgili Evşen’in,  “Annemin Gelincik Tarlası” isimli ilk kitabını yayımlayan Vacilando Yayınevi’ne göndermiştim. Mustafa Bey’den bana gelen, “dosyanızı yayın programımıza almak istiyoruz,” mailini gördüğüm akşamki sevincimi sanırım ömrüm boyunca unutamam. 

Kitabınızdan biraz bahsedebilir misiniz? 

Kitabımda, insanı kendine bir parça daha yaklaştırmayı hedefleyen, içimize bakmamızı isteyen, bunu insanlık halleri üzerinden ortaya koymaya çalışan öyküler yer alıyor. Yola birlikte çıktığımız yayınevim Vacilando’ysa ; yolda olmanın varılacak yerden bile önemli oluşu anlamında bir sözcük. Aynı zamanda böyle insanlar için kullanılan, yani yolda olmayı sevenleri ifade eden, bir sıfat İspanyolca ’da. 

Benim için kelimeyi kavrama çeviren bir başka anlamı daha var yolun. Çok gezmiş, gezdiklerini de not edip ailecekgeziyoruz.com ‘da uzun yıllar paylaşmış biri olarak, yolcu olmakla turist olmak arasında özenli bir ayırım kuruyorum. Burada Münir Göle’yi de anmam gerekir. Onun YKY’dan çıkan “Yol Durumu” kitabı bu bakımdan çok bilgi verici ve zihin açıcıdır. Yola çıkmanın ve yolda olmanın heyecanı, varılacak yerle belirlenmez yolcular için. Yolculuğun kendisi başlı başına bir heyecan nesnesidir ve varılacak yer diye nitelenen bir yer tanımlı değildir. Yani yol zaten hiç bitmeyeceği için hedef diye bir odak bulunmaz. Soru işareti dediğiniz kısım daha çok hedefle ilgilidir. Bu yüzden yolcu, o soru işaretlerine en baştan taliptir. Belirsizlikleri dert edenlerse, Münir Göle’nin deyişiyle “acınası konformizmi oradan oraya taşıyıp duran kişi” yani “ turisttir.” İşte bunlar bir araya gelince soru işaretleri de heyecanın yanına istenen bir durum olarak katılmış oluyor. 

“İlk kitap” hem yazar hem yayınevi açısından birlikte yeni bir yola çıkmanın heyecanını ve soru işaretlerini taşır. Siz “ilk kitap” olgusuyla ilgili neler söylemek istersiniz?

“İlk kitap” konusunu “ilk izlenim” kavramıyla yanıtlamak isterim. İlk izlenim tanışmanın başlangıcını ifade eder. Bu tanışmanın bir arkadaşlığa dönüşüp dönüşmeyeceğine dair fikir de verir. Bu bakımdan önemli ve kıymetlidir. İlk kitap, okura ilk “merhaba” demektir. “Merhaba, ben geldim. Ben de varım.” İşte nasıl var olacağınıza dair karşınızdakilere bir tutamak sunmaktır ilk izlenim. İlk kitap da benim için olgusal bakımdan bu anlamlara geliyor. 

Yeni çalışmalarınız var mı? Varsa, kısaca söz edebilir misiniz?

Yeni çalışmalara, yeni dosyalara yönelebilecek malzeme var elimde. Bunların kimi öykü formatında zaten. Kimileriyse henüz türünü bulamadığı bir noktada duruyor. Doğal olarak her yeni gün onlara potansiyel başka anlatılar da ekleniyor. Yani yolculuk devam ediyor. 

Henüz bir kitabı yayımlanmamış yazarlara ve yazar olmak isteyenlere tavsiyeleriniz neler olur?

Genel anlamda şunu söyleyebilirim, yazmak, düşünmek ve duygulanımlara alan açmak için verimli bir zemindir. Yaşam, bu düzeylere alan açıldığında “anlam”a yönelir ve bu niteliklerinden dolayı bizi insan olma haline en az okumak kadar yaklaştırır. Yazmaktan bu yüzden vazgeçmemelerini öneririm. 

Tam da ihtiyaç duyduğum bir zamanda, bir yazar bana şunu söylemişti;  “Ne olursa olsun ya da hangi sebeple olursa olsun yazmayı bırakmayın. Yazmanın en iyi yolu her şeye rağmen yazmaya devam etmek.”  Ben de ihtiyacı olanlara bunu tekrar etmek isterim. 

Palaçinka kitaba dönüşene kadar tivitırımda sabitlediğim, bana yazma cesareti veren bir cümle vardı. Fernando Pessoa’nın “Huzursuzluğun Kitabı” adlı eserinden alıntılamıştım. Şimdi bu cümleyi, henüz bir kitabı yayımlanmamış sevgili yazar arkadaşlarım için, burada paylaşmak isterim.

“Büyük tutkularım, sınırsız düşlerim oldu. Ama o kadarı çıraklarda, terzi kızlarında da vardır. Çünkü bütün dünya hayal kurar. Bizi birbirimizden ayıran şey o hayalleri gerçekleştirecek gücümüzün ya da kendiliğinden gerçekleştiklerini görecek kadar şansımızın olup olmamasıdır.”

Yolları açık olsun, bu söyleşi imkânı için Edebiyat Haber’e çok teşekkür ederim. 

edebiyathaber.net (12 Eylül 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r