Masthead header

İlk Kitap: Barış Onur Örs | Mesut Örs

İlk kitap söyleşilerimizin bu haftaki konuğu “Toplum Destekli Yayıncılık” anlayışıyla çalışan Ekofil Yayınları’ndan çıkan “Yeryüzünde Bir Mevsim” isimli romanıyla Barış Onur Örs.

“Sözün yalnızca bir söz olarak kalmasına hiç katlanamadım, hep bir devinime sokmak istedim onları.”

Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? Kitaplar hayatınıza nasıl girdi, “okur” olmaktan “yazar” olmaya giden yol nasıl başladı ve ilerledi?

38 yaşındayım, on yıla yakın süredir bir vadide yaşıyorum. Temel ihtiyaçlarımı kotarmayı öğrenmeye çalışıyorum epeydir. Şimdi geriye baktım da, ilk fırsatta kentten uzaklaşmışım. Okumayı ve yazmayı oldum olası sevdim. Aslında kitaplardan ziyade sözcükler, en çok yaşadığım vadide sarıp sarmaladı beni. Kentlerdeyken sokaktaki sesler gibi dağılıp gidiyor sözcükler. Kitaplar ise önünden geçip gittiğimiz, arkamızı dönüp onlara bir daha bakmadığımız binalara benziyor. Hafızamızdan silinebiliyorlar, bizi etkileseler bile yaşamlarımızın içine sızmaları pek zor. Oysa vadide, sözcüklerin çökmüş bir sis gibi havada asılı kaldığını fark ettim. Nereye gidersem gideyim benimle olduklarını. Üstelik gelişip büyüyorlar. Onları ifade etmek kaçınılmaz oluyor böylece. Yine yaşadığım yerde, kitapların da doğadaki gibi birer örüntü olduğunu keşfettim, onlara saygı duymayı öğrendim. Daha önceleri tiyatroyla uğraşırdım, hem oyunculuk hem de yönetmenlikle. Yani aslında sözün yalnızca bir söz olarak kalmasına hiç katlanamadım, hep bir devinime sokmak istedim onları. Yazmak işte böylece yetişti, kendiliğinden.

Kitabınızın ortaya çıkış öyküsünü anlatabilir misiniz? Fikir nasıl doğdu, kitabın ismine nasıl karar verdiniz, yazma süreci nasıl gelişti, yazarken uyguladığınız belli rutinler veya ritüeller var mı?

Asıl sorum şuydu: Çeperlerde, ana akımın dışında, izole ve egemen sisteme etki etmezmiş gibi görünen yaşam deneyimlerimizin gerçek dünyada nasıl bir karşılığı olabilir? Diyelim kentlerin uzağında sürdürülen bir doğal tarım pratiği ya da yerel tohumları koruma uğraşı nereye denk düşer? Geleneksel kültürü yaşatmaya çalışanlar, kadim bilgilere sahip çıkanlar, doğa savunucuları, ekolojik mimarinin peşine düşenler, permakültür tasarımcıları, göçerler ya da gezginler, maneviyat arayışçıları, alternatif bir ekonomi inşa etmeye çalışanlar, yani hepimizin kolektif pratiklerinin bu hoyrat dünyadaki izdüşümü nedir? Bu kadar çabaya karşın görünmeyen etkilerimiz nereye gitmekte? Koca bir gezi direnişi nereye gitti mesela? Kim alıp nereye sakladı onu? Yanı başımızda, hatta içimizde ama görünmez olanı nasıl bulup ortaya çıkarabilirim? En büyük yazma motivasyonum buydu, yıllardır kendime sorduğum ve bana sorulmuş sorulara derli toplu bir yanıt bulmak. Gündelik iletişim ortamı bu soruları yanıtlamak için fazla sığ kalıyor ve günümüzde en büyük ihtiyaç duyduğumuz şey olduğuna inandığım anlatı bu sığlıkta yeşeremiyor. Zamanı ve mekânı genişletmem gerektiğini anladım böylece. Bunun en iyi yolu da kurguydu. Gelecek zamanda geçecek bir kurgu ve felaketlerle budanarak zayıflayan egemen güçler, bu anlatının yeşermesini mümkün kıldı. Diğer bir deyişle, birbirinden bağımsız görünen yaşam pratiklerimizi güçlü bir şekilde birbirlerine bağlamak için egemen güçleri zaman ve doğa aracılığıyla zayıflatmam gerekti ve zorunlu olarak bilim kurgu dünyasına adım atmış oldum böylece. 

Yazım süreci benim için epey zorluydu. Bu zorluk kısmen benim yetersizliğimden kısmen de etrafında dolandığım sorunun çetinliğinden kaynaklandı. Yazmayı sürdürdükçe roman doğurmaya başladı fakat bu kez de bu yeni doğanları kurguyla ilişkilendirmek zorlaştı. Böylece roman denen şeyin gerçekte ne olduğunu anlamaya başladım ve yazılmış bütün kurgulara saygım arttı. Bir eşikten sonra yöntemsiz ilerleyemeyeceğimi anladım ve kendimce yöntemler aradım. Kurgu yazmayı bir yapı kurmaya benzetmek işimi kolaylaştırdı. Ki o sıralar toprak kubbe evimizi inşa etmekle meşguldük bir yandan. Yapı yaparken yaşadığım sıkıntıların benzerini yazarken de yaşadığımı fark ettim. Her ikisinde de coşkuyla deviniyordum devinmesine; fakat işin bilgi, tasarım, ön hazırlık, yardım alma gibi yönleri de vardı. Yapıya nasıl çalıştıysam kurgu için de benzer şekilde çalışmaya başladım. Okumalar yaptım, kişileri gözlemledim, karakterlerin fiziksel özelliklerini güçlendirmeye çalıştım ve de en önemlisi yazarken de yaparken de yardım istemekten çekinmedim. İşte o zaman her şey değişti.    

Romanın ismine gelince, kitap kendini isimlendirdi diyebilirim. Okurun, gelecek zamandaki bir kesite; yani bir mevsim, bir ruh hali ya da diyonizyak bir duruma kuşbakışı bir göz atmasını istedim. Sıradan gibi görünen ama sıradan olmayan bir mevsim geçişine tanık olmasını istedim.

Yazarken uyguladığım rutinler kaçınılmaz olarak oluştu. Böyle büyük bir kurguyla rutinsiz başa çıkmak çok zor. Sabahları ilk işim hep yazmak oldu. Yazamıyorsam dahi her zaman düzeltebileceğim kısımlar vardı. Metne yeniden herhangi bir şekilde dönmek beni hep ayık tutarak gün boyu metinle devinebilmemi sağladı. Yaşadığım her şeyi karakterler ve mekânlarla ilişkilendirdim. Reel yaşamda gerçekleştirmesi zor bir hayal kuruyorsam bunu hayata geçirmenin yolunu kurguya dönmekte buldum. Kurgu beni besledi ben de kurguyu. Ritüel ise yazarken uyguladığım bir şeyden çok yaşamımın ve yazdıklarımın konusu aslında. 

Dosyayı bitirdikten sonra yayınevlerine ulaşma, başvuru ve dosyanın kabul edilmesi sürecinden bahsedebilir misiniz? Bu süreçte yaşadığınız zorluklar olduysa bunları nasıl aştınız?

Son cümleyi yazmanın heyecanıyla hemen romanın içeriğine uygun düşen, beğendiğim birkaç yayınevine yolladım. İlk yolladığım yayınevinden iki hafta kadar kısa süre içinde olumlu bir yanıt aldım. Sevinçten havalara uçtum tabii. Şanslıydım, çünkü yayınevleri aylarca belki de hiç dönmeyebiliyorlar. Romanı çalışmaya değer bulmuşlardı ve bazı uyarılarla birlikte benden romanı yeniden çalışmamı istediler. Ama ben biraz toyluk edip yalnızca on gün kadar kapanarak eksiklikleri kendimce gidermeye çalıştım ve yeniden yolladım. Sonra acı bir şekilde anladım ki kitabın o zamanki –beş yıl önce- eksiklikleri on günde giderilebilecek türden değilmiş. Böyle olunca ikinci değerlendirme olumsuz sonuçlandı pek tabii. Yine de bu deneyimde yeni bir yazar olarak iyi yönlendirilmediğimi, hatta benle kurulan dilin üstten bir dil olduğunu söyleyebilirim. Başka yayınevlerinden bir yanıt alamayınca romanı dinlendirdim bir süre. Yeniden yazmaya başladığımda artık bunu bir öğrenme süreci olarak görüyordum. Yıllar içinde hem roman hem de ben yontulmuş olduk. O sıralarda yeni kurulan Ekofil Yayınları’na yolladığımda Ekofil, bu konuda örnek olabilecek bir değerlendirme süreci işletti. Ekofil’in mutfak ekibi edebiyat alanında kendini yetkin hissetmediği için, bu alanda yetkin kişilerden oluşan bağımsız bir edebi kurul oluşturdu. Roman edebi kurul tarafından üzerinde sıkı bir çalışma yürütmek kaydıyla yayımlanmaya değer bulundu. Bunun üzerine üç editörle birlikte eşine az rastlanır kolektif bir çalışma yürütme şansına sahip oldum. Kitap üzerinde bir yıl kadar yoğun bir şekilde çalışarak yayına hazır hale getirdik. Editöryal süreç hakkında editörle yaptığımız podcast kaydını (Yeryüzünde Bir Mevsim – Yazar editör sohbeti) dinlemenizi güçlü bir şekilde öneririm.

Kitabınız “Toplum Destekli Yayıncılık” anlayışıyla çalışan Ekofil Yayınları tarafından basıldı. Yayınevi olmanın ötesinde çevreyle ilgili farklı çalışmalar da yürüten Ekofil’le ilgili biraz bilgi verebilir misiniz?

Ekofil Yayınları, “topluluk destekli tarım modelinden” ilham alan “topluluk destekli yayıncılık” modelini sürdürüyor ve ekoloji odaklı yayınlar yapmayı hedefliyor. Dayanışma ekonomisi olarak niteleyebileceğimiz bu model aracıları ortadan kaldırarak maliyetleri düşürüyor ve topluluğun bütün süreci sahiplenmesiyle birlikte krizler gibi öngörülemez durumlarda üreticilerin ayakta kalmasını ve nitelikli ürünler üretilmesini sağlıyor. Örneğin içinden geçtiğimiz hem ekonomik hem de yayıncılık krizinden Ekofil de epey etkilenmesine rağmen, riskleri topluluğun üstlenmesiyle Yeryüzünde Bir Mevsim gibi bir ilk roman üstelik kaliteden ödün verilmeden basılabildi. Şimdi sırada “Balarısını Kurtarmak” ve “Faruk ile Toygun” kitapları var. Ekofil, sıfır sermayeyle yola çıkmış bir yayınevi. Buna karşın önsipariş yöntemiyle çalıştığından sermayesini topluluk üstlenmiş oluyor. Basım maliyetleri karşılandığında da kitap basılıyor. Her kitabın gelirinden diğer bir kitap için maya olabilecek bir miktar ayrılıyor ve sürdürülebilirlik mümkün oluyor. Bu işleyiş Ekofil’e bir demokratiklik kazandırıyor aynı zamanda. İşleyişi Ekofil mutfak ekibi sürdürse de, fiiliyatta Ekofil’in bir patronu yok. Ekofil’in gerçek sahibi bütün topluluk ve katılımın yolu benzer duyarlılıkları gösteren herkese açık. Bu ve benzeri dayanışma ekonomisi modelleri, krizler karşısında bizlere umut veriyor. Umarım herkes bu modelden ilham alabilir ve bu modele ilham verebilir. Web sitesinden (https://ekofilyayinlari.org) Ekofil hakkında daha fazla bilgi alabilirsiniz.

Kitabınızdan biraz bahsedebilir misiniz?

Sanırım en zor soru bu ☺ Roman gelecekte geçiyor. Günümüzden belki yüz ya da yüz elli yıl sonra olabilir. “Yüzyıllık Felaket” adı verilen ekolojik yıkım gerçekleşmiş. İnsan nüfusu da çok büyük ölçüde azalmış ve buna rağmen ayakta kalabilmiş yeni tarz şirketler kurucu bir mite dayanarak şehirleri yeniden inşaya koyulmuşlar. Romanın bize sunduğu kesit, bu yeni şehirlerin kuruluşundan sonraki üçüncü kuşağa denk geliyor. Kuruluşta daha tutumlu, sürdürebilir bir ekonomik modele mecbur kalındıysa da romanın şimdiki zamanında, şirketler tabiatlarına uygun olarak yeniden büyüme eğilimine giriyorlar ve bir karakterin deyimiyle en kötü distopya olan “yani hiçbir şeyin değişmemiş olması” durumuna tanık oluyoruz. Hikâye gelecekte geçiyor olsa da işleyiş ve düşünce tarzında günümüzden belirgin bir fark bulamıyoruz. Geçim ekonomisinden büyüme ekonomisine geçiş, şehirlerde isyanları tetikliyor yine günümüze paralel olarak. Fakat çemberin kendini tekrar etmediği yer tam da burası. Huzursuzlanan kentlilerin, bir isyanın arifesinde yeryüzü sakinleriyle tanışmasına tanıklık ediyoruz. Kadim bilgelikleri ve doğayla uyumlu yaşama modelleriyle ekolojik yıkımdan kurtulabilmiş olan sakinler, değişenin içindeki değişmeyen özü temsil ediyorlar benim açımdan. Ve bu öz, yüzyıllar geçmesine rağmen kendini tekrar eden ve değişmez bir kuralmışçasına kendini dayatan hakim işleyişi nasıl değiştirebileceğimize dair bize işaretler sunuyor ironik olarak. Doğanın kaotik kahkahası aracılığıyla kendini duyuran diyonizyak bir öz bu. Bu kadarını söyleyebilirim. Bir de roman boyunca dünyanın en eski stateji oyunu olan Go oyununun bize eşlik ettiğini de vurgulamak isterim.

“İlk kitap” hem yazar hem yayınevi açısından birlikte yeni bir yola çıkma heyecanını taşır. Siz “ilk kitap” olgusuyla ilgili neler söylemek istersiniz?

Çemberin “kapandığı” bir anlatı kadar güçlü bir şeyin olmadığını düşünürüm. İlk kitap, o koca çemberi kapamaya ilk kez cüret edişimizi bana duyuruyor. Cüret ediyoruz ve bunu kısmen başarıyoruz da. Kapar kapamaz, yepyeni çemberlerin hatta spirallerin içinde olduğumuzu fark etsek bile, çemberlerin altında kalmış, kurguların içinde yitmiş eski hallerimize kıyasla daha cüretkâr bir duruma evriliyoruz. İlk büyüsünde ustalaşmış birer büyücüyüz artık. Tesadüfi parıldamalardansa parıldamanın sırlarında yol alarak büyüyü yaşamın içinde daha bilinçli kullanabilir duruma geliyoruz. Yazarın kendini inşa ettiği kitaptır o ilk. Yola çıkılmış ve bir eşik aşılmıştır. Bu yüzden ilklerin hep daha değerli olacağını düşünürüm. Yazarın özüne nakşedilmiş gibi olur.

Yeni çalışmalarınız var mı? Varsa, kısaca söz edebilir misiniz?

Yine büyü metaforundan gidecek olursak yeni büyüler öğrenmek istiyorum. Hep aramızda, zaten içimizde olanı ortaya çıkaracak, bulup gösterecek… Aslında yeni bir romana başladım bile. Şu kadarını söyleyeyim, kentlerin içindeki tünellerden geçip vadilere gideceğiz. Şehrin sıradan mekânları genişleyerek içlerine alacak bizi. Mekândan çıkıp mahali, mahalden çıkıp doğanın örüntülerini ve en sonunda müşterek olanı anlatmanın peşine düşeceğim. Neyse ki artık daha cüretkarım.

Yazar adaylarına tavsiyeleriniz neler olur?

Kendime söylediklerimi onlara da söyleyebilirim: Yükseklerde çalışmak için iskele kur. İşin bittiğinde iskeleyi kaldırmayı unutma. Okur iskeleyi değil binayı görmek ister. (Tabi iskelenin kendi de yapının bir bileşeniyse o ayrı) Bir de şu var: Yazar, bir yaratıcıdan çok, olayların kendinde vuku bulduğu, onun içinden geçtiği bir mekân, yani olay mahali. Yaratmak için çabalamaktansa yaratım süreçlerine uygun bir ortam hazırlamak, olayların geçtiği bir mekân, karakterlerin ilişkilendiği bir mahal olabilmek ve içimizden bizi dönüştürerek geçen bu süreçlere dayanabilmek gerekiyor.

edebiyathaber.net (28 Mart 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r