
Söyleşi serimizin bu haftaki konuğu, Doruk Yayınları’ndan çıkan “Suyun Kırmızı Gölgesi” adlı ilk kitabı ile Deniz Mahabad.
Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? Kitaplarla ve yazmakla olan ilişkiniz nasıl başladı?
Diyarbakır’da doğdum. Yazıyla olan ilişkim, bilinçli bir tercihten önce, birçok yazar gibi günlük tutarak başladı. Ortaokul ve lise yıllarımda, yaşadığım coğrafyada hüküm süren sorunlara tanıklık etmek, içimde biriken ve dile dökemediğim duyguları okumaya sığınarak ifade etmeme imkan verdi. Okudukça şiirin, öykünün ve romanın birbirinden bağımsız değil, bir bütünün parçaları olduğunu; biçim, biçem ve dil olgusuyla edebiyatın yekpare bir yapı sunduğunu kavradım. Sözcüklerin gücünün dünyayı kurtarabileceğine inanmak istedim!
Her ne kadar şiire yoğunlaşmış olsam da Duvar, Bianet, Cumhuriyet, Artı Gerçek ve Oggito gibi mecralarda düzenli olarak kitap incelemeleri ve tanıtım yazıları kaleme aldım. Suzan Samancı’nın Koca Karınlı Kent adlı romanı üzerine yazdığım yazıyla yazın dünyasına ilk adımı attım. Ardından birçok sanatçı ve yazarla yaptığım söyleşiler, edebiyatla bağımı verimli ve sürekli bir hâle getirdi.
Kitabınızın ortaya çıkış öyküsünü anlatabilir misiniz? Fikir nasıl doğdu, kitabın ismine nasıl karar verdiniz, yazma sürecinde neler yaşadınız?
Kitap, tek bir fikrin ürünü değil; zaman içinde biriken kırılmaların, tanıklıkların ve suskunlukların toplamından doğdu. Başlangıçta bir “kitap” fikri yoktu, yalnızca yazma ihtiyacı vardı. Metinler çoğaldıkça aralarındaki ortak damar görünür hâle geldi. Kitabın adı da bu ortaklıktan doğdu; metinlerin paylaştığı ortak hafızanın bir sonucu olarak ortaya çıktı. Her ne kadar bir öykünün adı olsa da kitabın büyük bölümünün ortak bilincini taşıdığını düşünüyorum.
Yazma süreci çoğu zaman sancılıydı; bazı metinleri defalarca yeniden yazdım. Açıkça söylemeliyim ki kitabı yayımlatma sorumluluğu beni oldukça ürküttü. Uzun süre bir ikilem yaşadım. Ancak son yıllarda genç yazarların kitaplarındaki artış, beni bir nebze olsun yüreklendirdi.
Kitabınızı tamamladıktan sonra yayınevi bulma süreciniz nasıl geçti? Kitabınızı basmaya karar veren yayıneviyle yaşadığınız süreç nasıldı?
Günümüzde kitap yayımlatmak daha mı zor, yoksa daha mı kolay, doğrusu bundan emin değilim. Ancak sabır gerektirdiğini belirtmeliyim. İnceleme ve eleştiri kitaplarını ilgiyle okuduğum Tufan Erbarıştıran’ın “Bilinmeyen Adanın Öyküsü: Çağdaş Dünya Edebiyatından Öykü Çözümlemeleri” adlı kitabında; Katherine Mansfield, Edgar Allan Poe, Sâdık Hidayet, José Saramago, Necip Mahfuz ve Suzan Samancı gibi yazarların yer alması beni Doruk Yayınları ile iletişime geçmeye yöneltti.
Öykü dosyamın kabul edilmesiyle birlikte kaygılarım artsa da yayıneviyle yapıcı ve yol gösterici bir süreç yaşadık. Kitabın adı ve kapağının okurlar tarafından ilgi görmesi ise beni ayrıca motive etti.

Kitabınızdan biraz bahsedebilir misiniz? Kitapta sizi en çok etkileyen bölüm hangisi?
Kitap, bireysel hafıza ile toplumsal kırılmaların iç içe geçtiği bir hatta ilerliyor. Daha çok insanın iç sesiyle, bastırılmış duygularla ve çoğu zaman adını koyamadığımız, görünmeyen yaralarla ilgileniyor. Bu yüzden kitapta beni en çok etkileyen bölüm gibi bir ayrım yapmayı anlamlı bulmuyorum. Her metin, ister kurgu ister gerçek olsun, iç dünyamda yaptığım yolculuğun bir durağıydı. Yazarken asıl belirleyici olan, anlatılan olaylardan çok, o olayların bende bıraktığı izlerdi.
Kitabı tamamladığımda hissettiğim şey bir bütünlükten ziyade, parçaların bir araya gelme hâliydi. Belki de bu yüzden metnin en güçlü yanının, okuru belirli bir yere götürmekten çok, kendi iç sesine yaklaşmaya davet etmesi olduğunu düşünüyorum. Nihayetinde kitap yayımlandıktan sonra, artık yazarın denetiminden çıkıp okura ait oluyor. Okurun metinle kuracağı ilişki, kendi hafızası ve yaşantılarıyla şekilleniyor. Benim için de kitabın asıl yolculuğu tam olarak burada başlıyor.
İlk kitabı yayımlamanın en büyük heyecanı ve en büyük zorluğu neydi? Kitabınız yayımlandıktan sonra aldığınız tepkiler nasıldı?
Yeni başlangıçlar, ilkler ve her yeni olan şey; mutluluğu, acıyı, korkuyu ve bilinmezliği içinde barındırır. Hangi yöne gideceğine karar veremeyen ergen bir yolcunun ruh hâliyle benzer bir şaşkınlık yaşıyorum. “Bir çiçekle bahar olmaz” sözünü anımsarken, edebiyatın uzun erimli bir yolculuk olduğunu ve ciddi bir emek gerektirdiğini biliyorum.
Yazı yolculuğumun yönünü, kuşkusuz okuduklarım ve yaşadığım coğrafya belirledi. Tanık olduğum sorunlar ve biriken duygular, düşünceler zamanla kelimelere dönüşmek için kendi yolunu aradı. İlk kitapla okurla güçlü bir bağ kurmanın kolay olmadığının farkındayım; bu bağ, sabırla ve zaman içinde örülüyor.
İlk kitabınızı yayımladıktan sonra yazarlık konusundaki düşünceleriniz değişti mi?
Aslında değişmek değil de yazarlığın bir “sonuç” olmadığını, devamlılık isteyen bir süreç olduğunu daha iyi kavradım. Bir kitabın yayımlanması bir eşik; ama aynı zamanda ciddi bir sorumluluk. Bu sorumluluk okumanın, yazmanın çok çok önünde olmasını gerektiriyor.
Yeni bir kitap için çalışmalarınızı sürdürüyor musunuz? Henüz kitabı yayımlanmamış yazarlara tavsiyeleriniz neler olur?
Evet, yazmaya devam ediyorum. Acele etmediğim, zamana bıraktığım iki ayrı dosya üzerinde çalışıyorum. Yazma sürecinin, kararlı bir okuma edimiyle, geniş kaynaklardan beslenerek ve iradeyle sürdürülen bir eylem olduğuna inanıyorum ancak bunu tavsiye olarak değerlendirmek istemiyorum. İyi ve kalıcı edebiyatın ne bir reçetesi vardır ne de bir torpili. Kim bilir, yazdıkları henüz gün ışığına çıkmamış ne güçlü yazarlar vardır…

















