Masthead header

Herkes hayatında en az bir kere kaybolmuştur | Ediz Macar

“Yaralı bir hayvan gibi saklanmak için kuytular arayıp dururken acı gerçeği kabullenmek zorunda kaldım: Kayboldum!”  Tarık Tufan yazarlık yaşantısının 20. yılını Doğan Kitap’tan yayınlanan yeni kitabı Kaybolan’ın bu ilk cümlesi ile kutluyor. Ve 40 yaşına giren bir adamın, Hakan’ın hikayesini anlatıyor. Kaybolduğunun kaybolduktan sonra farkına varıp hayatın en çetrefilli meselelerinden birinin, kim olduğunun peşine düşen bir adamın hikayesini…

Gerçekte kim olduğumuz sorusu belli yaş evrelerinde kendini hatırlatan bir soru olarak karşımıza çıksa da hayat kalesi içinde göz ardı edip yola bir şekilde devam etmeyi başarıyor insan. Ancak belli bir dönem geliyor ki, artık yapacaklarını yapıp bir şeyleri şekle şemale koymayı başarmışsa, eğer uğraşacak koşturacak bir şeyi kalmamışsa ya da pek az şeyi kalmışsa o zaman bu soru yeniden diriliyor. Ve o güne dek ertelenen cevap, artık beni bul diyor. Bul demesi kolay, bunu bulan kimse var mı sahiden? Kaybolan böylesi karmaşık bir labirentin içindeki Hakan’ın kendini içinde bulduğu bir tür hesaplaşmanın anlatısı.

Dışarıdan bakıldığında gayet düzenli ve özenilesi denebilecek bir hayatı var aslında. İyi bir işi, yaklaşık on beş yıldır süren evliliği, güzeller güzeli hanımı ve sakin bir ev yaşantısı. Tüm bunlar arasında kaybolduğunu anlamasına vesile olan şey şirketinde önüne konan doğum günü pastası. Sipariş üzerine yaşanmış, ısmarlama, düşük maliyetli bir fason hayat. Kendi hayatına bir de buradan bakmaya başlamasıyla hep unutmak istediği geçmişin çetrefilli dönemeçlerinde çakılı kaldığını fark etmesi bir oluyor. Bu kolay bir yüzleşme değil elbette. Kim olduğunu, kimin için yaşadığını kendine sorup durduğu bir derin kuyunun karanlığında ışık arıyor.

Yol bizi nereye götürür?

Diğer yanda ise şu his; etrafında bunca zaman ona bir şekilde destek olan, hatırşinas, hassas, hamiyetperver, rikkat sahibi tüm o insanlara en başta eşi Yıldız’a haksızlık mı ettiği sorusu. Bir deliliğin karanlık bahçesinde, tarumar edilmiş o bahçede, bir cinnetin kıyısında oturuyor gibi. Yıldız, Hakan’a yürekten bağlı. Sevgisi ve fedakarlığı ile ördüğü evliliğinin içinde akan yıllarında çocukluğunu, babası Reha Bey’in ve Serencebey Yokuşu’ndaki evlerinin soğukluğunu ardında bırakmış, sırlarının üstünü örtmüş, babasına duyduğu öfkeyi çocukluğunun kapı arasındaki bakışına gizlemiş bir kadın. Hakan’ın kaybolmuşluğu kadar Yaprak’ın dışa vuramadığı öfkesi ve hayal kırıklığı da hikâyenin önemli bir parçası. Her ikisi de başka başka sırlarla örülü hayatlarında gölgeleriyle birbirine tutunmuş iki insanın evliliklerinin içine girdiği açmaz, aslında artık kaldırılması gereken örtülerin zamanının geldiğinin habercisi. Hakan’ın yeni yaşı bunun başlangıcını yapan bir çıngırak gibi çınlıyor sadece.

Derken bir oyun tutturuyor Hakan. Bir nevi “yol beni götürsün” oyunu. Nereye gideceğini bilmeyerek evden çıktığı günün sabahında muhtemel birtakım işaretleri takip etme niyetiyle attığı adımlar nereye varacak? Yaşlı bir kadın, bir söyleşi broşürü, bir pasaj, camı buharlanmış bir pilav arabası… Sonunu bilmeyerek ama merak ederek başlattığı bu oyun onu kaybolduğu yerden çekip çıkarmaya yetecek mi? Diğer yandan Yıldız’ın yaşamını ve evliliklerini nasıl etkileyecek? Geçmişte bırakılan, unutuldu sanılan, hesaplaşması yapılamamış, ifadesi verilmemiş muhasebeler birer birer gün yüzüne çıkarken, bu tortuların kazınmadan tekrar aydınlığa erişmenin mümkün olmadığı hakikatiyle karşılaşacak elbette. Diğer yandan doğru bildiği şeylerin eksik ya da yanlış olduğunu öğrenecek.

Tarık Tufan’ın son kitabı her ne kadar baş karakteri Hakan olsa da onun vesilesiyle tanıştığımız diğer karakterleriyle de zengin bir anlatım sunuyor. Kitabın sayfalarını takip ederken zaman zaman Hakan’ın kendi sesiyle ilerleyen sayfalar, zaman zaman da sözü yazarın sesine bırakıyor. Delirmemek için unutmayı seçse de bu kez de unutmanın bencilliğini kendine yediremeyip bununla sınanan, çeşitli suç ve suçluluk bağları ile birbirine bağlanan hayatlar var bu kitapta. Geçmişin yükü yıllar geçtikçe daha da ağırlaşırken bunu kendine has sakinliği ve halden anlayan naifliği ile anlatıyor Tufan. Kitabın baş karakteri kayboluşunun acılarını kutsayıp kendine itibar devşirmektense hislerinin peşinden gidiyor. Ve yazarı da herkesin en az bir kere kaybolduğu hayatında, sağ salim ayakta kalmaya çalışan, tesellisinin peşinde bir insan hikâyesi anlatıyor.

Ediz Macar – edebiyathaber.net (14 Ekim 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r