“Her Şey Normalmiş Gibi” görünürde sıradan olan hayatların içindeki derin çatlakları incelikle ortaya çıkarıyor | Özlem Sipahioğlu

Ocak 3, 2026

“Her Şey Normalmiş Gibi” görünürde sıradan olan hayatların içindeki derin çatlakları incelikle ortaya çıkarıyor | Özlem Sipahioğlu

Gaye Boralıoğlu’nun Her Şey Normalmiş Gibi romanını büyük bir beğeniyle okudum. Dilindeki yalın güç ve duygunun yoğunluğu metni baştan sona taşıyor. Karakterlerin iç sesleri ve suskunlukları uzun süre insanın içinde kalıyor. Roman bittikten sonra bile Arda ve Lora düşüncelerin kıyısında dolaşmaya devam ediyor. Okur yalnızca bir hikâye okumuyor, aynı zamanda kendi hayatındaki eksiklerle ve yarım kalmış cümlelerle de karşılaşıyor. Metnin oluşturduğu atmosfer, insanı yavaş yavaş içine çeken sessiz bir su gibi ilerliyor ve okur bu akışın içinde kendi duygularıyla baş başa kalıyor.

1963 doğumlu Gaye Boralıoğlu İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunudur. Gazetecilik ve reklam yazarlığı yaptı. Senaryo çalışmalarında bulundu. Öykü ve romanlarıyla çağdaş edebiyatta kendine özgü bir yer edindi. Hepsi Hikâye, Meçhul, Aksak Ritim, İçimdeki Ses, Mübarek Kadınlar, Dünyadan Aşağı ve Alâmetler Kitabı önemli eserleri arasında sayılır. Mübarek Kadınlar Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü aldı. Dünyadan Aşağı Duygu Asena Roman Ödülü’ne değer görüldü. Bu ödüller onun edebiyatının yalnızca edebiyat çevrelerinde değil okurların dünyasında da güçlü bir karşılık bulduğunu gösterir. Metinlerinde felsefe eğitiminin sağladığı düşünsel derinlik ile insan ruhunun kırılgan taraflarına yönelen duyarlılık buluşur. Böylece ortaya hem içe bakan hem de dış dünyayı dikkatle gözlemleyen metinler çıkar.

Her Şey Normalmiş Gibi romanında hukuk eğitimi almış fakat avukatlık yapmayan Arda ile Diyarbakır’dan İstanbul’a gelip “öteki” kalan Lora’nın hikâyesi anlatılır. Aralarındaki bağ yalnızca bir aşk ilişkisi değildir. Aynı acının farklı yüzleriyle karşılaşmış iki insanın birbirine tutunma çabasıdır. Her iki karakterin yaşamında baba eksikliği derin bir iz bırakır. Arda babasının ölümünü çocuk yaşta öğrenir ve bu bilgi zamanla kişiliğinin katmanlarına yerleşir. Lora ise hapishanedeki babasına duyduğu özlemi iç dünyasında susturarak yaşamayı seçer. Roman ilerledikçe baba figürünün eksikliği onların seçimlerinde ve duygularında yeniden görünür hale gelir. Okur bu iki hayatın birbirine nasıl dokunduğunu görürken kendi çocukluk izlerini de hatırlamaktan kendini alamaz.

Lora’nın masal anlatma yeteneği romandaki en çarpıcı unsurlardan biridir. Anlattığı masallar yalnızca başkalarına değil kendisine de nefes verir. Karanlıkla baş etmenin bir yolu gibi okunur. Gerçekliğin yorduğu noktada masalın imkânı devreye girer. Adının hikâyesi de iç dünyasındaki gerilimi yansıtır. Ailesi hayatı zorlaşmasın düşüncesiyle farklı bir isimden vazgeçer ve popüler kültürde yer alan bir ismi seçer. Bu tercih aidiyet duygusunun karmaşıklığını ortaya çıkarır. İnsan bir yandan kendine verilen isimle yaşar, öte yandan içinden taşıdığı kimliği sessizce büyütür. Toprağın çağrısı susturulamaz. Arda ile Lora bir noktada sessizlik içinde ayrılır. Sessizlik konuşmaz fakat iz bırakır. Ayrılık sahnesi yüksek bir dramatik patlama içermez ama içe doğru büyüyen bir acıyı görünür kılar.

Arda bu ayrılıktan sonra hayatına eskisi gibi devam edemez. Günlük rutinin akışı sürse de içindeki boşluk büyür. Kendini anlamlandırmak için Diyarbakır’a gider. Bu yolculuk yalnızca bir mekân değişikliği değildir. Lora’nın geçmişine, korkularına ve eksik parçalarına doğru atılmış bir adımdır. Orada Lora’nın kardeşi Lorin ile karşılaşır. Birlikte geçmişe bakarlar. Konuşmalarının arasında açıkça söylenmeyen pek çok duygu dolaşır. Arda Lora’nın köklerini tanımak isterken kendi köksüzlüğü ile yüzleştiğini hisseder. Kendisini tanımadan bir başkasını anlamanın mümkün olmadığını fark eder. Böylece roman yalnızca bir yolculuk hikâyesi olmaktan çıkar. İnsan kendine doğru ilerleyen bir iç yolculuğa da çıkar.

Roman farklı hayatları ve farklı ruh hallerini buluşturur. Okuru yalnızca izleyici konumunda bırakmaz. Tanıklığa davet eder. Aile bağının simgesi olan göbek bağı insanı nasıl kendi hikâyesine bağlıyorsa bu roman da okuru kendine böylece bağlar. Her hikâye kendi varlığıyla durur ve bu nedenle yalnızdır. Bu metin de o yalnızlığın içinden sakin ama güçlü bir sesle konuşur. Karakterlerin kırılganlığı, okurun kendi kırılganlığına dokunur. Yazar yüksek sesle anlatmak yerine alçak bir tonda konuşur ve bu alçak tonun etkisi daha kalıcı olur.

Gaye Boralıoğlu kelimeleriyle kalbin karanlık odalarına ışık düşürür. Her Şey Normalmiş Gibi görünürde sıradan olan hayatların içindeki derin çatlakları incelikle ortaya çıkarır. Romanın sonunda kesin cevaplar verilmez. Okur kendi payına düşen düşünceyi yanında taşır. Arda ile Lora’nın hikâyesi okuru düşünmeye ve hissetmeye çağırır. Bu romanla edebiyatın şefkatli alanını yeniden hatırladığım için yazara içtenlikle teşekkür ediyorum. Edebiyatın yalnızca bir anlatı değil aynı zamanda iyileştirici bir temas olduğunu bir kez daha hissediyorum.

Yorum yapın