Masthead header

Hamdullah Köseoğlu’na 4 soru | Mehmet Özçataloğlu

1. Neden çocuklar için yazıyorsunuz?

Genel olarak Çocuk Edebiyatının,  özel olarak çocuk kitaplarının, çocuklara ilişkin ürünlerin, sorunların, doğru anlaşılması, doğru değerlendirilmesi ve çözülmesi;  öncelikle çocuğun, çocukluğun, çocuk gerçekliğinin iyi bilinmesine bağlıdır. Bir İngiliz ozan: “Çocuk insanın atasıdır,” der. Bu bağlamda kimliğimizin, kişiliğimizin temelidir çocukluk. Benim çocukluğumda; çocuklar için, çocuklara göre, eğitimbilimin verilerine uygun çocuk kitapları yoktu. Çocukların en çok severek, beğenerek okudukları Don Quijote, Gulliver’in Gezileri, Robinson Crusoe, Binbir Gece Malları aslında çocuklar için yazılmamıştı. Üstelik bu örnekler, çok da kötü çevrilmiş, özetlenmiş ve düzenlenmişti. Bana göre, dil açısından hiçbir yazınsal değerleri yoktu/yoktur. Anımsadığım kadarıyla1979 yılı, Unesco tarafından Uluslararası Çocuk Yılı ilan edilmişti. O yıl çocuklar gündeme geldi, konuşuldu, tartışıldı. Uygun örnekler, ürünler yayınlandı. Ben de yazmayı denedim. Çocukların okuduklarını görünce de sevindim ve sürdürdüm. Çocukluğun Yok Oluşu adlı kitabın yazarı Neil Postman: “Rönesansın keşfettiği en önemli, en insancıl buluş çocuklardır,”diyor. Batılı ülkelerin Rönesans ile ayrımına vardıkları, on sekizinci yüzyılda, aydınlanma döneminde, gündemlerine aldıkları çocukları biz bugün de, yeterince tanımış, anlamış, önemini kavramış değiliz.  Onları evcilleştirilmesi gereken yabanıl varlıklar olarak görüyoruz. Bizde, geleneksel anlamda çocuklar ‘adam’ yerine konulmaz. Çocuk kitapları da kitaptan sayılmaz. Çocuk kitapları yazarları da yazar olarak görülmez. Yetişkinler için de yazmayı deneyen biri olarak söylüyorum: Çocuklar için yazmak sanıldığından çok daha zordur. Bir yazar olarak sözcük seçiminiz, söz diziminiz, anlatım biçiminiz ne olursa olsun, çocuk için yazıyorsanız; çocuğun öz dilini, ana dilini, ana dilinin söz değerlerini çok iyi bilmeniz ve kullanmanız gerekir. Çünkü çocuk anadiliyle duyar, düşünür, iletişim kurar. Anadili, ana sütüdür. O tadı başka hiçbir dilde bulamaz. Ana diline karışan yabancı kökenli kavramlar, terimler, deyimler süte karışan su gibidir. Bu yabancı öğeler dilin tadını bozar. Tadı bozuk bir dille üretilen ürünleri, örnekleri de sevmez çocuklar. Giderek okumaktan soğur ve uzaklaşırlar. Çocuk, dilini dille öğrenir. Dilini dille geliştirir. Dil, belleğidir çocuğun. Bir karınca örneği, hiç durmadan dış dünyayı bilinçaltına taşır. Biriktirdiği, geliştirdiği ölçüde de yaşamı algılamaya, anlamaya başlar. Yazarlar da yaşamı dille algılar, dille anlatırlar. Bir yazarın en etkili üretim ve iletişim aracı dilidir. O nedenle dilini sevmesi gerekir. Dilini geliştirmesi gerekir. Dilin gelişimine katkıda bulunması gerekir. Dilini yabancı dillerin etkisinden koruması gerekir. Çünkü dilimiz anayurdumuzdur. Dilimiz, Dağlarca ustanın dediği gibi ‘Ses Bayrağımızdır.’Sözün özü: M. İzgü öğretmenim,”Çocuk okuru olmayanın, yetişkin okuru da olmaz,” derdi. Ben de, hem çocuklara okuma sevgisi ve dil bilinci aşılamak; hem de geleceğin sağlıklı, sağduyulu okurlarını yetiştirmek için yazmaya başladım/yazıyorum.

 2.Okuduğunuz ilk çocuk kitabı hangisiydi? Siz de ne gibi etki bıraktı?

Ne yazık ki ilk okuduğum kitap çocuk kitabı değildi. Yetişkinlere ilişkin bir kitaptı.  Onun da adını anımsamıyorum. Demek ki beni -olumlu anlamda- etkileyecek nitelikte değildi/değilmiş.

 3.Bu kitabı keşke ben yazsaydım dediğiniz bir kitap oldu mu?

 Yönlendiricilerimiz olmadığı için öncelikle okunması gereken kitaplara ulaşıncaya değin çok niteliksiz kitaplar okudum. Onların oluşturduğu o sayrı duygulardan da güç kurtuldum. Öncelikle okunması gereken kitaplara ulaştığım zaman da özeneceğim, öyküneceğim, imreneceğim örnekler olmadı.  Eleştirel bir gözle okuduğum için kimilerinin sözcük seçimini, söz dizimini, anlatım biçimini beğenmedim. Kimilerinin de konusu, kurgusu, iletisi, biçimsel özellikleri hoşuma gitmedi. ‘Keşke ben yazsaydım,’dediğim kitap olmadı. Ama ‘öyle değil de, böyle yazsaydı daha iyi olurdu,’ dediğim kitaplar oldu. O gün olduğu gibi bugün de gerekli ve yararlı olanı belirlemede, ne yazık ki, ortak bir görüş, ortak bir yargı, ortak bir ölçüt yoktur. Bugün, dolaşımda birlerce, yüz binlerce çocuk kitabı vardır. Ne bütün kitapları alacak kadar olanağımız vardır, ne de bütün kitapları okuyacak kadar zamanımız vardır. Öncelikle okunması gereken kitapları okumalıyız/okumalılar. Bizim gibi anamalcı ülkelerde, çoğu yayıncının öncelikli amacı; çocuklara okuma sevgisi, okuma beğenisi ve dil bilinci aşılamak değil, satmaktır. Çoğu kez, satacağına inandıkları eserleri bütün sakıncalarına karşın allayıp pullayıp pazarlamaktan çekinmezler/çekinmiyorlar. Ne yazık ki diğer yazınsal ürünler gibi çocuk kitapları da bir alım/satım ürünüdür! Gün neyi gerektiriyorsa, okur neyi istiyorsa, yayın yönetmenleri neyi uygun görüyorsa o kitaplar dolaşıma giriyor, öne çıkıyor.

4.Çocuklara yönelik kitaplardan en son hangisini okudunuz? Kitap ile ilgili düşüncelerinizi kısaca belirtir misiniz?

Çocuk kitabı olarak, en son Aydın Balcı’nın Küçük Boynuz adlı kitabını okudum. Romanın başkişisi Düz Kafa adlı bir dağ keçisidir. Boynuzu olmadığı için alay edilir ve dışlanır. O da direnmek yerine sürüden ayrılır ve gider. Meksikalı şair Octavio Paz: “Şairlerin özgeçmişleri şiirleridir,” der. Yazarların özgeçmişleri de yazdıklarıdır.  Yani kitaplarıdır. Bir yazar, yazarken ne kadar yansız davranırsa davransın. Neyi anlatırsa, anlatsın. Kimliği, kişiliği, sanat anlayışı, dünya görüşü bir biçimde yazdıklarına da yansır.  Onun için her kitapta, o kitabı yazan yazar vardır. Sözü şuraya getirmek istiyorum: Aydın Balcı, iyi bir masalcıdır. Doğal olarak bu masalcı  kimliği, duyarlığı romanına da yansımış.  Küçük Boynuz’un söz örgüsü ya da örüntüsü masalsı öğeler ve söylencelerle bezenmiş. Düz Kafa, boynuzu olmadığı için kendisinden kaçar. Çok zorluklarla, tehlikelerle karşılaşır; ölümle sınanır.  Değişir, gelişir ve güçlenir. Saint Exupery, Küçük Prens adlı eserinde, “İnsan, engellerle karşılaşıp onları aşmaya çalıştıkça kendini tanıyabilir, aşabilir,” der. Düz Kafa da engelleri aşa aşa kendini tanımaya, aşmaya başlar. Sonunda kendisini yargılayan, yeren, dışlayan arkadaşlarını kurtarır.  Sürünün başı Koca Teke, “Yiğitliğin ölçüsü boynuz gücü değil, akıl ve yürektir,” der. Öyle sanıyorum romanın örtük iletilerinden biri de budur. Şunu da vurgulamakta yarar var.  Fazla öne çıkmasa da ana sürüyü, yöneten, yönlendiren, ana bir keçidir.

edebiyathaber.net (28 Nisan 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r