Masthead header

Günce tutmak, günlük yazmak | Feridun Andaç

“Yazmaya başlayınca en güç şey samimi olmaktır.”

Andre Gide’

Auguste Strindberg’in Gizli Günlük’ünü(1) okuyorum bu günlerde. Hiç geçmesin dediğim an’ların git-gelinde kapıldığım bu okuma yolculuğunda, günce okumanın sıkıntılı bir yanını da olabileceğini düşünmemiştim doğrusu. Strindberg’in yazdıklarının, kendisine dair anlattıklarının böylesi bir yanı var.

Kafka’nın, Zweig’ın, Mansfield’in, Woolf’un, Pavese’nin günlüklerini anımsıyorum da..Onların yazdıklarında da böylesi bir boyut vardı. Gene de bu denli sayrılıklı bir durumla yüzleşmediğimi sanıyorum! Bir yazarın sanrılı dünyasının iç burkan izleridir belki de onun güncesini ‘gizli’ kılan! Kendince söyleşmelerin başka ne anlamı olabilir ki!

Ne yanından bakarsak bakalım güncenin böylesi bir boyutu var. Gene de ‘gizli’ kalınması gerekenlerin ortaya çıkarılması.. Doğru mudur acaba? Bu da beni sık sık düşündürmüştür. Ama diyebiliriz ki, bugün edebiyatta bir günce/günlük türünden söz edebiliyorsak, belki de bunun çıkış kaynağını buralarda aramak gerekiyor.

Kendi kendimize yazdıklarımızın iki boyutu vardır; biri anı, diğeri de günce/günlük. Yaşama tanıklığı içeren yanları birbirine yakınlaştırsa da, asla biri öteki değildir.

Edebiyatta günce ya da günlük denildiğinde, kuşkusuz ilk akla gelen yazarların/sanatçıların yazdıkları geliyor. Genelde, bunların, yayımlanma kaygısıyla yazıldığını sanmıyorum. En azından günce’nin böylesi bir yanı olduğunu düşünüyorum! Ya da başlangıçta, yani bu türün varlığından pek söz edilmediği dönemlerde öyleydi. Kafka’nın yakılmasını istediği günlüklerini düşünecek olursak..Sağlığında yayınlanmayan güncesinin, ölümünden sonra eşi Leonard Woolf tarafından seçilerek yayına hazırlandığını görseydi acaba Virginia Woolf  buna ne derdi?

Pavese’nin ölümünden sonra yayınlanan Yaşama Uğraşı adı verilen, yaşamının 1935-1950’ye değinki dönemine tanıklık eden günlüğünü anımsıyorum şimdi. Bunların da yayınlanması için yazıldığını sanmıyorum!

Görülen o ki; günce tutmak, günlük yazmak gereksinimi bir yazar için, bazen kaçınılmaz bir şey. Buna, aslında tümüyle de (yazarın) yaşamına dönük bir tanıklık diyebilir miyiz, bilemem?! İçsel serüveninin bir tanıklığı gözüyle bakmak sanki daha doğru. Bu da bizi, sanırım, bir ayrım yapmaya götürecek!

Strindberg’in sanrılı dünyasının yansılarını bulduğumuz Gizli Günlük biraz da bunu gösteriyor. Benzer biçemi Woolf’un, Kafka’nın, Mansfield’in, Zweig’ın günlüklerinde buluruz. İçsel yolculuklarının labirentlerinde dolaşırız. Yazarın kişiliği, yaratıcılık sanrıları, yaşadığı cennet-cehenmemin sırları adeta burada gizlidir.

Strindberg’in güncesine yansıyanlara göz atarak, bu konuya öyle devam edelim isterseniz:

 “Evlilik’i bitirdim, içimde bu andan itibaren dramatik yaratıcılığım bir çeşit duraklama dönemine giriyor gibi his uyandı.

Paris gözümde tütüyor, yolculuk planları yapıyorum.” (5 Ocak 1901)

(…)

“Şu anda akşam ve Folkungar Sagası sahnelenirken ben evimde tek başıma oturuyorum. Bütün gerilimi duyumsayabiliyorum, zaman zaman gerginlik gevşiyor, herhalde perdenin indiği anlar olsa gerek.

 Ben de  öylece  hayatım üzerinde düşünüyorum: eğer yaşamış olduğum tüm kötü olayları yaşamak yerine, sadece tiyatro seyretmiş olsam, bu şekilde tüm bu ruh hallerini ve hayatın tüm bu şekillerini betimleyebilir ve oyun yazarı olabilir miydim? Oyun yazarı…ben yirmi yaşındayken oyun yazarıydım, ama eğer hayatım sakin ve huzurlu geçmiş olsaydı, yazacak hiçbir şeyim de olmazdı…”(25 Ocak 1901)

(…)

“Saat dörtte, bir ağlama krizine girdim-hiç sebepsiz- ağladım, kendimin ve insanlığın sefaleti için, hiç nedensiz, karanlık bir mutluluk hissiyle ve o mutluluğa sahip olamamanın verdiği acıyla, gelecekte beni bekleyen mutsuzlukları önceden algılamanın azabıyla, ağladım…” (14 Şubat 1901)

(…)

“Bugün resim yaptım.

Birkaç seneden beri ilk defa, aklıma intihar fikri geliyor.

Sebep: Şu anda, bu kadının, bir gidip bir gelerek, ruhumun en güzel kısımlarını toplayıp, onları yanında nasıl götürdüğünü, beni toplum içinde nasıl küçük düşürdüğünü anlayabiliyorum. Kendimi onun tarafından kirletilmiş hissediyorum. Yabancılar onu kirlettikleri bakışlarıyla, beni de kirletiyorlar. Ayrılmış olmamıza rağmen, kendimi bu kadın yüzünden boğazıma kadar çamura batmış hissediyorum, çünkü, uzaktan bile olsa, onun varlığını seziyorum.” (6 Eylül 1901)

(…)

 “Hayat korkunç şekilde çirkin. Biz insanlar, o kadar iblisçe kötüyüz ki eğer bir yazar gördüğü ve duyduğu her şeyi yazsaydı, kimse bunları okumaya tahammül edemezdi.” (3 Eylül 1904)

(…)

“Dengesizim ve korku içindeyim.” (15 Nisan 1907)

(…)

“Harriet beni takip ediyor ama ben kaçıyorum. Biri Harriet’e, diğeri Axel’e olmak üzere iki elveda mektubu yazdım. Gece olmadan kendimi öldürmeyi planlıyordum. Çok şarap içtim.” (26 Mayıs 1908)

                                                                     ***

Görüleceği üzre, güncenin yazarın iç serüvenini dile getiren bir boyutu var. Dıştan içe bakış. Bazen de tersi olur. Bizde bunun en güzel örneğini Ataç’ın ve Salah Birsel’in günlüklerinde buluruz.

Ataç’ın 1953-1957 yılları arasını kapsayan güncesi bir bakıma okurunu gözeterek yazılmış günlüklerdir. Öyle gizlisi saklısı yoktur. Bir tür ‘açık günlük’ anlayacağınız. Kendi deyimiyle günlerin getirdiğini yazarken, okuruyla da gün içinde söyleşir. Ama bunun da öyle herşeyin anlatılabileceği anlamına gelmediğini şöyle belirtir: “Her gün ne yaptığımı mı anlatacağım? Hayır. Her gün benim ne yaptığım kime ne? Okuduklarım bana bir şeyler düşündürürse onu yazacağım. Okuduklarım, yahut gördüklerim, duyduklarım.”(2)

Salah Birsel’in, Oktay Akbal’ın günlükleri de Ataç vari günlüklerdir. Burada Strindberg’i, Kafka’yı, Woolf’u, Mansfield’i, Zweig’i, Pavese’yi ayrı bir yere koyuyorum. Onların günlüklerinde (ki, buna günce demek gerekiyor) yaratıcı dünyalarına dönük bir söyleşim var. Okuru düşünerek yazıldığı söylenilemez. Bir anlamda da daha ‘sahici’ gelir bize. Diğerleri çok yapaydır mı? demek istiyorum! Hayır. Günlük içtenlikle yazılan bir türdür. Duyduğunu, hissettiğini yazarsın. Sonuçta bunun bir okuru olabileceğini düşünsen de..

Buna gün içinden gelen sözler, düşünceler demek uygun sanırım.

Benim de yıllardır Günü Gününe adını vererek tuttuğum günlüklerin zamanla Okuma/yazma/çalışma günlüğü’ne dönüştüğünü söylersem; bunun hangi gereklilikten doğduğunu da kısaca değinmem gerekir sanırım!

İlkten, çocuk yaşlarda, okuduklarımdan, izlediğim filmlerden etkilenerek yazdıklarım zamanla duygularımı dökme defterine, sonra da gün içinde yapılıp edenleri/tanıklıkları anlatmaya, sonraki aşamada da imlediğim günlüğe dönüştü. Bugün bile yaptığım yolculukların, gezdiğim ülkelerin/kentlerin bu anlamda birer günlükleri yazmaya yönelmem ise o izlerin bendeki anlamını yazıya geçirmek düşüncesinden doğduğunu söyleyebilirim.Bu bile, bize, günlük yazmanın ne işe yaradığı ya da neden günlük yazmak/günce tutmak gereğini duyduğumuzu anlatıyor sanırım.

Demir Özlü’nün Paris Güncesi de (3) biraz öyle. 1961-62 yıllarındaki Paris serüveninin tanıklığını, yaşanılanların anlamını getiriyor bu günlük. Özlü, bugünden dönüp o günleri baktığında şunları söylüyor: “…şimdi bana notlar, benim dışımda da kalmış bir dünyanın o yıllardan ışık veren çizgilerini yansıtıyorlar. Daha da önemlisi, bir kuşağın entellektüel ilişkilerini, ruhsal konumunu gösteriyorlar.” Burada bir döneme/atmosfere tanıklık boyutuyla birlikte yazarın iç dünyasına da yolculuk ön plandadır.

Söz günce’den, günlük’ten (4) açılmışken Manes Sperber’in şu sözlerini anmadan geçemeyeceğim: “Günce yazarları, belli tasarımlarının tutkunu olarak, aslında kim olmak istediklerini ve kim olmak istemediklerini çok iyi bilirler; bu nedenden ötürü de kendileri üzerine bildikleri, kendi üzerlerinde yaptıkları araştırmanın derinliğine karşın, başkalarınınkine oranla çok daha dağınıktır. Son olarak belirtilmesi gereken nokta şudur: İçtenlik mutlaka hakikati ortaya çıkarma ve betimleme yeteneğini değil, ama buna yönelik bir isteği de dile getirir.”(5)

Böyle diyor, Sperber. İçtenlik düşüncesine katılırım. Ama bu da görecelidir gene de. Tasarıma gelince; gün gün yazmanın, kendini buna vermenin (hazırlama demiyorum) yaşama/yazma biçiminin bir parçası olduğunu söyleyebilirim. Yaklaşık otuz yıldır günce yazan biri olarak, bunun öncesi ve sonrasını değil de, o an’ı düşünerek yazmaya yönelindiğinin altını çizmek isterim. Bu duygumu bir türlü anlatamadığım bir yazar dostum; “Peki ölüp gittiğinde bunlar ne olacak? O özenlice notlar, ‘mahrem’ düşünceler?..” gibisinden sorular yöneltmişti. Oturup bunları düşünürsek ne yapıp edebiliriz ki.

Günce ve günlük ayrımını da, daha çok, bundan sonra düşünmeye başlamıştım.

Başlangıçta, imlediğim gibi, yaşama/yaşanılanlara dönük izlenimlerle birlikte kendini anlatmak düşüncesi ağırlıktaydı. Anlama ve tanımlama sürecini yaşarken, hayata karşı bakışının netleşmesi; bu kez içe dönük bir bakışı da getiriyordu.

Şunu içtenlikle söylemeliyim burada: O ilk günlüklerimi sakınmadan ilk gözağrıma okuttuğumu anımsıyorum. ‘Beni daha iyi anlama/tanıma’ duygusuydu belki bu. Ama iş günce’ye dönüşünce; bazen dönüp kendim bile okumaktan ürktüğüm sayfalar oluyor!

Bunu, ille de bir ayrımı belirtmek için söylemiyorum. Sözün gelişi beni bu kıyıya getirdi. Tıpkı okuma serüvenimdeki farklılaşma gibi. Ne zaman ki Andre Gide’in Dünya Nimetleri’ni, ardına da Goethe’nin Werther’ini okudum; o günki hayata bakışım gibi yazdığım günlük’lerde farklılaşmıştı. Bir başkası için değil kendim için yazmaya başlamıştık artık!

Günce ile günlük ayrımından söz ederken belki de bunu anlatmak istiyorum.

                                                             ***

Edebiyat, ne yanından bakarsak bakalım, takım adalardan oluşur. Bir adaya ulaşmak sizi ötekinin keşfine hazırlar. Bu böyledir. Sonrasında pupa yelkenin önünü alamazsınız. O dünyaya bir kez girmeye görün!

Günce okumanın, yazmanın bende böylesi bir anlamı var. Bunu derken de günlük’ü ıskaladığım anlaşılmasın. Ataç’ın, Oktay Akbal’ın, Salah Birsel’in günlüklerini her okuyuşumda zenginleşirim, edebiyatı solumanın bir başka boyutunu yakalarım onlarda.

Sonuçta şunu söyleyebilirim: günce, başkaları için yazılmayan tek yazınsal tür, belki de! Strindberg’in Gizli Günlük olarak yayınlanan güncesi bunun en güzel örneği. Tıpkı Pavese’nin Yaşama Uğraşı gibi..(6) 

Gene de, ne yanından bakarsak bakalım; günce’ye bir içdökme gibi almıyorum, almamak gerektiğini düşünüyorum. Günce yazmanın bende yazma içdisiplini oluşturduğunu; okuyup yazdıklarımın arkasında böylesi bir laboratuvarın bulunduğunu söylemek isterim.

Eşsiz bir yolculuktur bununla yaşadığınız. Yazarken de okurken de bu duyguyu hissedersiniz. Bir gün boyunca, arada bir erguvanlara bakarak, Moda Çay Bahçesi’nde Strindberg’i okurken, bir başka ülkede, yazarın kenti Stockholm’ün eski yerleşim yeri Gamla Stan’da gezindiğimi, bir yerlerden bu sanrılı yazarın karşıma çıkıp; acısını, çakır gözlerinin  donuk bakışına bürüyerek bana bakacağını hissettim her an. Öylesine yakınına alıp, öylesine de uzaklaştırıyordu ki sizi; güncesinin yapraklarına sığışan 1901-1908 yıllarının sanrılı anları, bize, bir kez daha, ‘ yazının kaynağı acıdır’ söylemini hatırlatıyordu.

Strindberg, burada, kendine ait bir zamandan/an’dan söz ederken; yazarın/sanatçının dünyasına, yaratıcılığının kaynaklarına da dönüp bakmamızı sağlıyor. Yalansız, dolansız bir anlatımla trajedisini yazıyordu. Yazarak acısını sağaltıyordu belki de. Biz onda salt geçmişi, geçmişe ait olanı değil; yaşamı trajikleştiren rastlaşmaların açtığı derin sızıları, yaratıcılığının sanrılarını da görüyoruz. Bir bakıma da onun yazı laboratuvarına giriyoruz.. Demin de sözünü ettiğim sağalma alanı yazmak eylemimiz tek sığınağı. Günce ise, bunun bir durağı, ya da bileşik kaplarından biri. Ötekileri günlük, anı, mektup vb.                            

_____________

1) August Strindberg, Gizli Günlük, Türkçesi: Işıl Türkşen, 1998, Sel Yayıncılık, 144 s.

2) Nurullah Ataç, Günce(1953-1955) I, 1972, s. 8-9; Günce (1956-57) II, 1972, Türk Dil Kurumu Yay., 804 s.

3) Demir Özlü, Paris Güncesi, 1999, P Kitaplığı, 79 s.

4) Kavram karmaşası yaratmamak için ikisini de bir arada kullanıyorum. Aradaki ayrım neden diye sorarsanız; şunu söyleyebilirim: Günce: Günü gününe tutulan, yaşamsal izlere dönük, anıştırma ve anımsamalarla dolu günlük yazılar. Öncelikle yazan kişinin/yazarın duygu düşünce dünyasını sergileyen, çoğunlukla onunla ilişkili ‘gizli’ kalan, kalması gereken yanları olan yazı türü. Bölük pörçük notlar, düşünceler, an’lık söyleşimler, kendince içkonuşmalar.. Günlük: Güne ilişkin yazılan yazılar. Okuru düşünülerek tasarlanmış bir yanı vardır. Gizlilik boyutu bulunmaz. Daha çok içten dışa bakışı içeren boyutuyla yaşama, okunup edilenlere bakar; yazarın izlenim ve gözlemleri ışığında olaylara, olgulara tanıklığı yansıtan yazılardır. Gazete yazarlığının oluşmasında, gazete yazı türlerinin (fıkra, makale, sohbet) ortaya çıkmasında bu türün etken olduğunu söyleyebiliriz.

5) Manes Sperber, Parçalanmış Gerçeklik, Türkçesi: Ahmet Cemal, 1991, Can Yayınları s.105-106  

6) Cesare Pavese, Yaşama Uğraşı, Türkçesi: Cevat Çapan, 1973, E Yayınları, 345 s.

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (27 Nisan 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r