Günay Gafur: “Çocukları mükemmel, her yanlıştan ve hatadan azade birer varlık olarak görmek onlarla kuracağımız bağı zayıflatır.”

Haziran 24, 2026

Günay Gafur: “Çocukları mükemmel, her yanlıştan ve hatadan azade birer varlık olarak görmek onlarla kuracağımız bağı zayıflatır.”

Söyleşi: Pınar Yılmaz  

Günışığı Kitaplığı’nın 30. yılına armağan ettiği “Gizemli Maceralar” Koleksiyonu, genç okurları sürükleyici hikâyelerle buluşturmaya devam ediyor. Koleksiyonun yeni dizisi Kaos Oyunları’nın ilk kitabı Kelebek Etkisi, küçük görünen olayların beklenmedik sonuçlara dönüşebileceği fikrini gizem, macera ve bilimle harmanlayan bir anlatı sunuyor. Altı çocuğun peşine düştüğü sırlarla örülü bu ilk macera, okurları oyun, merak, dostluk ve özgürlük üzerine düşünmeye davet ederken, dizinin devam kitapları için de heyecanlı bir başlangıç niteliği taşıyor.

Yazar Günay Gafurlar ile Kelebek Etkisi vesilesiyle çocukluğun dönüştürücü gücünü, farklı çocuk sesleri yaratmanın inceliklerini, oyunun görünmez kurallarını ve edebiyatın dünyaya bakışımızı nasıl değiştirebildiğini konuştuk.

 Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan yeni kitabınız “Kelebek Etkisi” adı üstünde, küçük bir hareketin beklenmedik sonuçlar yaratabileceği fikrine dayanıyor. Sizce çocukluk, hayatımızdaki en büyük kelebek etkilerinin yaşandığı dönemlerden biri mi?

Ne güzel bir bakış açısı. Evet, doğru söze ne denir. Psikanalistler de aynı şeyi söylemiyor mu zaten?Yetişkin bir insanın karakteristik özellikleri, başarıları, doğruları, yanlışları, travmaları, çocukluk çağından kalma birer mirastır. Eğer bir yanımızıdeğiştirmek, dönüştürmek istiyorsak, o davranışın tohumunun atıldığı ilk güne, başlangıç anına dönmemiz gerekir. Yani çocukluğumuza.

Bir çocuğun kanat çırparak yarattığı minik esinti, büyüdüğünde müthiş bir kasırgaya dönüşebilir. Bu nedenle çocuklarımızı sevgiyle, nezaketle, sanatla, bilimle ve insani değerlerle beslemeliyiz. Böylece ileriki yıllarda koparacakları iyilik fırtınası, dünyayı harika bir yere dönüştürebilir.

Roman boyunca çocuklar sıradan görünen ayrıntılara dikkat kesiliyor; bir kırık ayna, geceden gelen sesler ya da tuhaf bir komşu bir anda büyük bir gizemin parçasına dönüşebiliyor. Günlük hayatın hızında çoğu zaman bakmayı ve ayrıntıları fark etmeyi unuttuğumuz bir çağda, edebiyatın yeniden “bakma biçimimizi” dönüştürme gücü olduğunu düşünüyor musunuz?

Dar kalıpların, insan icadı sınırların henüz ele geçiremediği bir çocuk zihni aydınlık bir gökyüzü gibidir. Orada hayalleri temsil eden milyonlarca uçurtma aynı anda süzülebilir. Binlerce gökkuşağı aynı anda doğabilir. Orada herkese yetecek kadar yiyecek ve herkese yetecek kadar kahkaha olur.

İnsan büyüdükçe o parlak ve sonsuz göğü unutur. Gündelik hayatın rutini onu boğar, hayat, işe gidip geldiği, kazandığı parayla fatura ödediği, uyanınca yeniden başlamak zorunda kaldığı sıkıcı bir göreve dönüşür. Ta ki çok sıkılıp da çocukluğuna dönmeyi akıl edene kadar. O anlarda, o aydınlık gökyüzünde bir uçurtma daha havalanır.

Edebiyat, yetişkinlerin göğe bakmasını, hatta orada uçurtma uçurmasını sağlayan en etkili araçlardan biri. Bizimkinden çok daha iyi ya da çok daha kötü ya da çok benzer başka hayatların olduğunu bilmek insanı derinleştiriyor. Başka hayallerle, başka hikâyelerle yolların kesişmesi, zihnin sınırlarını genişletiyor, dünyanı zenginleştiriyor. Yaşadığını sandığın o sıkıcı rutin, yerini duygular ve fikirlerle örülü, sakin, dingin ama canlı ve taze bir sabaha bırakabiliyor. Kelimeler sihirlidir. İyi bir kitap iyi bir yolculuk gibidir. Seni alır, götürür, uzak ülkelerin rüzgârlarıyla tanıştırır. Böylece yenilenir, değişir, tazelenirsin. Ben buna edebiyatın gücü diyorum.

Kelebek Etkisi‘nde yalnızca altı farklı karakter değil, altı farklı çocuk sesiyle karşılaşıyoruz. Baykuş’un şüpheciliği, Zehir’in sert mizahı, Acısos’un duygusal dünyası ya da kardeşler arasındaki dinamikler, karakterleri birbirinden belirgin biçimde ayırıyor. Bu sesleri oluştururken kendi çocuklarınızdan, çevrenizde gözlemlediğiniz çocuklardan ya da çocukluk anılarınızdan beslendiniz mi?

Karakterlerimin farklı kaynaklardan izler taşıdığı muhakkak. İlk sırayı kendi çocuklarım ve arkadaşları alır. Sonrasında kendi çocukluğuma dönüp topladıklarımı serpiştirmişimdir üzerlerine. Tanımadığım, parkta, bahçede, etrafta gözlemlediğim çocukların da payı çok tabii. Tüm bunların yanına hayallerimi de eklemek gerek.

Her bölümü farklı bir karakterin dilinden anlattığım için aralarındaki fark daha da belirgin hale geliyor bana kalırsa. Aynı olayı farklı bakış açılarıyla yorumlayan çocukların varlığı, yazım süreci boyunca ruhuma büyük bir keyif ve zenginlik kattı.

Çocuk edebiyatında sıklıkla “iyi çocuk” figürüyle karşılaşıyoruz, daha steril ve kusursuz karakterler öne çıkıyor. Oysa sizin karakterleriniz hata yapıyor, önyargılara kapılıyor, korkuyor ve zaman zaman yanlış kararlar veriyor. Bu noktada çocukları yalnızca yetişkinlerin bakışından tanımlanan “ideal” figürler olarak değil, kendi iç tutarlılığı olan bireyler olarak ele almak önemli bir tercih gibi duruyor. Siz bu çocuk karakterleri yazarken onları yetişkinlerin müdahalesinden ya da mükemmeliyet beklentisinden nasıl özgürleştirdiniz?

Çocuklar hakkında söylenen bir söz hatırlıyorum: Her çocuk, imkânları sınırlı birer yetişkindir. Çocukları mükemmel, her yanlıştan ve hatadan azade birer varlık olarak görmek onlarla kuracağımız bağı zayıflatır. Tabii ki biz yetişkinler kadar keskin ve köşeli tarafları yok. Keza karanlıkları da bizimkilerkadar derin değil. Ancak yine de yanlışa düşerler, kıskanırlar, hırslanırlar, öfke duyarlar, yeri gelir kontrolü kaybederler. Bembeyaz veya simsiyah değildirler. Çocukların içinde iyiliği temsil eden beyazın daha yoğun ve parlak olduğu muhakkak. Ancak yine de küçük birer insanlar ve her insan da grinin bir tonu.

Bazı kurgular tüm yanlışlardan arınmış, kusursuz karakterleri barındırabilir, bir tercihtir ancak ben eğrisiyle doğrusuyla gerçeğe yakın karakterleri seviyor onlarla daha kolay bağ kurabiliyorum.

Hataları zayıflık olarak değil insan doğasının bir parçası ve gelişmenin bir aracı olarak görüyorum. Kusursuz karakter gelişime, dönüşüme kapalıdır. Oysa roman dediğimiz şey, karakterin dönüştüğü bir yolculuk değil mi?

Dizinin ikinci kitabı Kuantum Adası’nda renk ayrımı daha da keskinleşecek. Bizim altı kafadarın karşısında bu kez rakip çocuklar var ve her birindeki gri ton daha da belirgin.

Çocukların oyunu zamanla onları kontrol eden bir sisteme dönüşüyor. Bu yönüyle roman, yalnızca bir macera anlatısı değil oyun, özgürlük ve otorite ilişkisi üzerine de düşündürüyor. Sizce oyun gerçekten özgürleştirici bir alan mı, yoksa her oyunun içinde görünmez kurallar ve başka bir kontrol sistemi mı var?

Her oyun için bunu söyleyemem ancak Kaos Oyunları’nda çocukları manipüle eden, yönlendiren gizli bir otorite var, evet. Hikâyenin en can alıcı noktalarından biri de bu zaten. Bu durum, anlatıyı daha tekinsiz ve gizemli bir hale dönüştürüyor. Kahramanların eğlenerek gülerek başladıkları oyun, onları şüphenin ve yer yer korkunun kucağına bırakıyor. Böylesine zor şartlarda çocukların neler yapabileceğini merak ederken bir yandan da otoritenin varlığını sorguluyoruz.

Buradaki ayrıma dikkat çekmek istiyorum. Oyuncuların bizzat kendileri tarafından kurulan oyunlar, özgürlüğü, mutluluğu, neşeyi çağrıştırır. Çünkü amaç eğlenmek, keyif almaktır ve oyun da bu sebeple kurulmuştur zaten. Ancak kudretli bir otorite tarafından kurgulanan bir oyunun içine bilerek veya bilmeden düştüyseniz, geç olmadan sorgulamaya başlamalısınız.

Otorite kim? Ne istiyor? Onun için önemli olan oyuncuların mutluluğu mu? Bu oyun kitleleri kontrol etmek için perdelenmiş bir araç olabilir mi? Özgür müyüz?

Bunu toplumsal bağlamda ele aldığınızda, oyun, oyuncular, otorite kavramları farklı bir anlama bürünüyor. Sormak uyanmak, farkında olmak demek. Uyanmak ise özgürlüğe atılan ilk adım. Soran, sorgulayan çocukların ve yetişkinlerin sayısının artması dileğimle.

Bu güzel söyleşi ve harika sorularınız için çok teşekkürler.

Yorum yapın