
Zeliş’in yaratıcısı Necati Cumalı, 1921 yılında, şu an Yunanistan topraklarında yer alan Florina’da dünyaya geldi; ailesinin Kurtuluş Savaşı’ndan sonra iskân edildiği İzmir’in Urla ilçesinde büyüdü. Bir küçük çiftçinin oğluydu. İlkokul, ortaokul ve liseyi Urla ve İzmir’de okuyan Necati Cumalı, 1941’de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu; 1950-1957 arasında İzmir ve Urla’da avukatlık yaptı. Daha sonraki yıllarda yalnızca yazarlıkla uğraştı.
Avukatlığı sırasında kasabalılar arasındaki hukuksal sorunlara yakından tanık olan Necati Cumalı, şiir, öykü, roman ve oyun gibi, edebiyatın farklı türlerinde yazdı. İlk şiirleri 1939’da Urla Halkevi dergisinde yer aldı. İlk öykü denemelerini 1945’te yayımlamaya başladı. Öykü ve romanlarında özellikle kırsal kesim insanlarının yaşamına odaklandı; onların aralarındaki sevgi, aşk, nefret, kötülük, arazi anlaşmazlığı, kız kaçırma gibi pek çok ilişkiyi ve olayı, duru bir dil ve aydınlık bir bakış açısıyla dile getirdi. Şiirlerinde aşk, ayrılık, özlem, acı gibi duyguları, gündelik yaşam içinde insanı, toplum ve dünya hallerini işleyen Cumalı, Behçet Necatigil’in Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü’ndeki deyişiyle “şiirimize kalın, aydınlık bir Cumalı çizgisi çizdi.” 1955’ten sonra şiir, öykü, roman ve oyun yazmayı bir arada sürdüren yazar, yine Necatigil’in tespitiyle “öykü ve roman dilinde şiirsel bir yoğunluğa önem verdi”. İnsanı, iyi ve kötü yönleriyle bir arada ele alan, insanın kasaba gerçekliği içindeki var olma sorunsalını incelikle işleyen Cumalı, şiirlerindeki ışıklı ve iyimser yaklaşımına öykü ve romanlarında da yer verdi.
Yazar, ilk romanı Tütün Zamanı’nı 1959’da yayımladı; 1971’de Zeliş adıyla aynı romanın yeni basımını gerçekleştirdi. Daha sonra Tütün Zamanı’nı bir üçlemeye dönüştürerek Zeliş, Acı Tütün (1973), Yağmurlu Topraklar (1974) adlarıyla devam ettirdi. Başyapıtı Viran Dağlar adlı romanıyla 1995 Orhan Kemal Roman Armağanı ve Yunus Nadi Roman Ödülü’nü aldı. Zeliş, Necati Cumalı romancılığında “bir ilk adım” olarak önem taşır; tütün ekicilerinin yaşadığı zorlukların çarpıcı bir aşk hikâyesi üzerinden dile getirilmesiyle dikkatleri çeker.
Necati Cumalı, yıllar önce kendisiyle yapılan bir söyleşide, yazma süreçlerine dair şunları söyler: “Önce rüzgârın taşıdığı tohum gibi küçücük bir şey düşer aklıma. Bir anlamdır bu, bir gerçektir, yaşam ilişkilerimizde öz denilebilecek bir durumdur. Esin olsa olsa bu olabilir. O tohumu alır, geliştiririm sonra. Yazacak duruma gelmesini beklerim, yazarım, beğenmem, bir daha yazarım, gün, ay yıl ne kadar geçerse geçer böyle. Yedi sekiz kez yazdığım oyunlarım vardır. Bir şiiri, eksik, uymayan bir kelimesini bulabilinceye kadar kaç kez yazdığımı kendim de bilmem. Her yazışım sevinçle, umutla biter. Çok geçmeden o sevinç geçer. Yazdıklarımın kusurlarını görürüm.” Titizlikle, dikkatle süren bir çabadır bu.” Sözlerine şöyle devam eder Necati Cumalı: “Öyle sanıyorum ki başkalarına sorularak öğrenilecek bir iş değil bizim işimiz. Okumakla, çalışmakla bir çizgiye kadar öğrenilir elbet. Ama edebiyatı her öğrenen anlayanın yazması gerekmez. Sanatçı içinden gelen bir patlama ile başlar yazmaya. Yazmak zorunda olduğu için yazar. Ancak yazmakla rahatlar, boşalır. Aşk gibi bir şey… Geri kalmış toplumlarda herkes her işi yapabilir sanır kendini. Örneğin ev yaptırırken mimarı gereksiz görür. Şiirin ne olduğunu da doğru dürüst anlamadığı için alt alta satırlar sıralamakla şiir yazdığını sanır. Üç beş dakikada da yapılıveren bir iştir bu. Moliere’in Kibarlık Budalası’nın sandığı gibi. Roman hiç değilse çalakalem bile olsa üç beş ay masa başında oturmak gibi bir çabayı gerektirir.” (Cumhuriyet, 19. 2. 1977)
Yazma işini bu denli önemseyen ve yazdığı her dizeye, her satıra yoğun dikkat ve emek veren Necati Cumalı’nın eserleri, okuyanın ruhunda estetik tatlar yaratmayı önceleyen; bunun yanı sıra insanı ve toplumu iyi anlatma, güçlü bir biçimde yansıtma kaygısı taşıyan metinlerdir. Adalet, hak, vicdan kavramları, hukukçu bir yazar olan Cumalı’nın vazgeçilmez değerleri arasında yer alır. Toplumsal adaletten yana olan Necati Cumalı, emek sömürüsüne karşıtlığını yine yazınsal bir söylem ve kurgu üzerinden ifade eder.
Zeliş, ilk bakışta sıradan görünen bir köy kızı gibi yansıyor romanın baştaki kısımlarında. Kırsalı ve kırsal kesim insanlarını anlatan pek çok romanda, kadın karakterler ezik, mağlup, silik, mahzun ya da yitik görünümlü bir portre çizerler; güçlü kadınların çoğu, yaşlı ve bilgeliğe ulaşmış kadınlardır. Kadın olarak cinsel özelliklerini yitirdikleri için, yaşlı kadınlar ataerkil topluluk tarafından daha çok dikkate alınan ve sözleri dinlenen kişilerdir.
Zeliş, alışılmışın dışında, oldukça farklı bir kadın karakter olarak ilgi uyandırıyor. O, kasaba ortamındaki feodal baskılara, toplumun kadın ve kızlara uyguladığı sınırlandırmalara ve engellemelere karşı çıkan genç bir kızdır. Aşkı için karşısına çıkarılan her türden engelle mücadele eden; cesur, dirayetli ve kararlı bir genç kız olarak sayfalarda ölümsüzleşmiş bir roman kahramanıdır. Bireysel özgürlüğü engelleyen bütün baskıların asıl kaynağı olan feodal yapının gelenekselleştirdiği kadın üzerindeki sınırlandırma, engelleme ve şiddete dimdik karşı koyduğu için okurun belleğinde yıllar boyunca yer edinen bir kimliktir Zeliş.
Pek çok toplumsal engelle mücadele ediyor; hepsine direniyor Zeliş. Aşkını engelleyen feodal baskıcı sisteme; Cemal’le kavuşmalarını engelleyen kasabanın kötü yürekli, vicdansız, hesapçı kişilerine; fikrini sormayıp onu Bekir’e vermeye çalışan babasına ve onun temsil ettiği otoriteye; kavuşmasını engelleyen bütün toplumsal kural ve yasalara; sevdiğine kaçarak, her şeye karşı çıkarak, inatla, kararlılıkla direniyor. Kasaba insanlarının ve tütün tarlalarında çalışan köylülerin dedikodularını, dile düşmeyi, yalnız kalmayı, dışlanmayı ve alay konusu olmayı dahi göze alıyor. Yeter ki derin bir aşkla tutulduğu Cemal’ine kavuşabilsin, hayatta bundan başka bir şey istemiyor.
Zeliş’in yaşı tam on sekiz bile değildir; daha doğrusu, on sekizi doldurmasına birkaç ay kalmıştır. Sevdiği genci hapse götürebilecek yasalara rağmen direnişini sürdürüyor Zeliş; aşk ve sevgi onun için hayati önemdedir çünkü. Zeliş, aşktan aldığı özgüven ve güçle, kendisine göz koyan insanların iftiralarını, karalamalarını, buldukları yalancı tanıkları, kendi kararlılığı, inadı, cesareti ve direngenliğiyle bertaraf ediyor.
Zeliş’le Cemal’in birbirlerine âşık olmaları; bir anda, şair Orhan Veli’nin dediği gibi “birdenbire oluyor.” Zeliş’ler tütün kırımı ve dizimi dolayısıyla tarlada çalışmakta ve yakında bulunan bir çardakta yaşamaktadırlar. Günleri sabah gün doğmadan tütüne gidip tütün yaprağı kırmak ve gün ilerleyince tütün yapraklarını kargılara dizerek kurumaya bırakmakla geçerken; bir gün Zeliş’lerin keçisi, onlar fark etmeden, ağaca bağlı olduğu çürük ipi kopararak uzaklara kaçar ve kaybolur. Zeliş ve ailesi, keçiyi aramaya çıkar. Nihayet keçi, yakınlardaki çardaklardan birinde yaşayan Ali Onbaşıların tarlası civarında bir yerde bulunur. Keçi meselesi yüzünden iki ailenin büyükleri kendi aralarında konuşup sohbet ederlerken, henüz askerlik çağına yaklaşmış olan Cemal, keçiyi kopmuş bağıyla beraber getirir. Zeliş keçiyi ondan aldığı anda birbirine dokunan ellerinden yüreklerine doğru bir aşk kıvılcımı çakar. Her iki genç o gece uyuyamaz ve sürekli birbirlerini düşünürler. Zeliş dalgınlaşır ve ev işlerinde sık sık yanlışlıklar yapar. Cemal de içine kapanmıştır ve düşüncelidir. Sonrasında bir fırsat yaratıp çeşme başında buluşmaya ve Zeliş’in kız kardeşi Rabia (Rebiş) aracılığıyla mektuplaşmaya başlarlar. İkisi de birbirlerine içtenlikli, muhabbet dolu mektuplar yazar; iç dünyalarını mâni ve türkülerle dile getirirler. Klasik bir halk hikâyesinde yaşananlar gibidir her şey. “Zeliş ile Cemal” hikâyesidir bu… Elbette arada birçok engel de olacaktır; iki gencin birbirlerine kavuşması yolunda karşılaştıkları dağ gibi engeller… Keçinin, bağını kopararak kaçması, Zeliş’in özgürlüğünü kısıtlayan bağları koparması ve bağımsız bir kişilik kazanmasını simgelemektedir bir bakıma.
Zeliş’in Cemal’le kaçışları sırasındaki davranışları ve tutumu da önemli. Zeliş çok cesur davranıyor; Cemal’e güç ve moral veriyor. Birlikte kaçmasalardı; Zeliş’in yoluna tuzak kurup onu otomobille kaçırmayı planlayan Bekir, Yaşar, Külüstür Necmi ve Kör Fehmi’ye yakalanacaktı Zeliş. Cemal’le birlikte kaçış yolunda çok zor günler geçiriyorlar. Ancak umudunu hiç yitirmiyor; hep çare ve çözümler üretiyor genç kız; açlığa, susuzluğa, yağmura, tarlalardaki çamura, parasızlığa, yorgunluğa, uykusuzluğa… Bir kez olsun umutsuz bir söz çıkmıyor ağzından; hiçbir şeyden şikâyet etmiyor. O, aşkı için her şeyi; ölümü bile göze almış durumdadır ve kaybedeceği hiçbir şey yoktur.
Zeliş, gücünü aşkından, kavuşma arzusundan aldığı kadar, aile içinde bir tarım emekçisi olarak söz sahibi olmasından da alıyor. Tütün kırma, dizme, kurutma gibi meşakkatli bir işte inanılmaz gayretli, çok çalışkan bir emekçidir Zeliş. Onun kısa sürede yaptığı işi, birkaç kişi daha uzun bir sürede yapabilir. Bu nedenle, aile içinde pek belli edilmese de saygın bir yeri vardır gizliden gizliye. Zeliş, kırsal kesimde görünmeyen, inkâr edilen kadın emeğinin güçlü bir temsilcisidir. Zeliş o kadar gayretli ve üretkendir ki emeği ve çabasının görmezden gelinmesi olanaksızdır.
Zeliş’le evlenmek için babası Recep’i et, sigara, pahalı yiyecekler ve para vererek razı etmeye çalışan Bekir de, Zeliş’in çalışkanlığını önemser. Onunla evlenirse tarlalarını genişleteceğini, çoğaltacağını hesaplar. Bekir tam bir hesap adamıdır; Zeliş’e aşkla, sevgiyle değil, daha çok hesapçılığıyla bağlanmıştır. Tüm ilişkilerini hesap kitap üzerine kuran, içten pazarlıklı bir adamdır Bekir. Yardakçıları Kör Fehmi, Yaşar, Külüstür Necmi, karanlık, kötü ve vicdansız adamlardır. Parayla, yapmayacakları kötülük, işlemeyecekleri suç ve çevirmeyecekleri dolap yoktur. Bekir, para vererek bu adamları kullanır; onların yardımıyla Zeliş’i kaçırma planları yapmaya başlar. Bekir, bu emellerine ulaşamayacaktır; çünkü Zeliş’in akıllı ve dikkatli kız kardeşi Rebiş, otomobil içinde bekleyip Zeliş’e tuzak kuranları uzaktan fark edecek ve bir yolunu bulup hemen ablasına duyuracaktır.
Bu zor durum üzerine Zeliş, Cemal’i bulur ve birlikte kaçmaya ikna eder onu: Zeliş’e göre kaçmazlarsa çok kısa bir zaman içinde Bekir emellerine ulaşmaya çalışacak ve ikisinin de hayatları ve aşkları mahvolacaktır. İki sevgilinin kaçışı kısa sürede duyulur. Babası Recep şikâyete gidecektir; Bekir, Zeliş’in “nişanlısı” olduğunu söyleyerek; Recep’e verdiği sözü hatırlatır. Aslında ortada bir nişan yoktur; ama aldığı hediyeler ve paralar yüzünden Recep’in söyleyecek bir sözü kalmamıştır.
Düzenbaz Kör Fehmi başta olmak üzere Yaşar ve Bekir, bire bin katıp yalancı şahitlik yaparlar; iftiralarıyla, genç kızın babasının hem Cemal’den hem de Cemal’in babası Ali Onbaşı’dan şikâyetçi olmasını sağlarlar. Ali Onbaşı, savcının hatalı tutumu yüzünden haksız yere tutuklanır. Zeliş’le Cemal’in kaçtıkları günde ve öncesinde hiçbir yere gitmeden, üç gün boyunca sabahtan akşama kadar Avni Bey’in deposunda çalışmıştır Ali Onbaşı. Orada olduğuna dair pek çok tanığı olduğunu belirtmesine rağmen, kimse dinlemez; tanıkları da çağırmaya gerek görmeden onu tutuklarlar. Ali Onbaşı, bir süre haksız ve adaletsizce tutuklu kalacaktır.
Romanın bu bölümünde Necati Cumalı yakından tanıdığı adalet ve hukuk sistemini, romanın anlatıcısı aracılığıyla eleştirir: “Savcı, sulh hâkiminden ‘suçun mahiyetine, henüz delillerin tamamen toplanmamış bulunmasına’ dayanarak Ali Onbaşı’nın tutukluluğunu istedi. Aslında düşünülürse, suçlu hakkında bütün delillerin toplanmamış bulunması, suçlunun tutukluluğunu değil, hakkında kesin deliller olmadıkça kişisel hürriyetine dokunulmamasını gerektirir. Fakat bizim tatbikatçılarımız bu kanıda değillerdir. Bir adamın yüzde doksan dokuz suçsuz olması ihtimalini bir tarafa bırakıp yüzde bir suçlu olması ihtimali üzerinde durmanın doğru bulunduğuna inanırlar. Varsın o adam bir ay, beş ay, bir yıl hapiste yatsın! Suçlu değilse asıl olsa sonunda anlaşılır! Fakat ya suçluysa!.. Sonunda anlaşılmaz mı? Doğrusu artık orasını da düşünmeleri gerekmez! Sulh hâkimi elbetteki savcının isteğini yerine getirecekti. Aksi düşünülemez bunun! Adli kadrosu üç dört kişiyi aşmayan ilçelerimizde, bir sulh hâkiminin, savcının dileğini yerine getirmemesi ne dostluk ne de meslek dayanışması ile bir arada düşünülemez!” (s.206) Bu eleştirinin, yazarın gözlem ve yaşantılarından kaynaklanan “içeriden” bir eleştiri olması, ayrı bir değer taşır.
Necati Cumalı, roman olayının akışı içinde fırsat bulduğunda, yine oldukça yakından tanıdığı edebiyat çevrelerine de yöneltir eleştirilerini: “Sadık Efendi dilekçeyi yüksek sesle okudu. Dördü de cümlelerin kuruluşundan bir anlam çıkaramadılar, çoğu kelimeleri hayatlarında ilk defa duydukları halde, dilekçeyi pek beğendiler. Bizde beğenilecek her yazının anlaşılmaz olması öteden beri asıl olduğuna göre onların bu davranışlarına hiç şaşmamak lazım! Toplumumuz Sadık Efendi’nin dilekçesine gelinceye kadar, anlaşılmaz sözleriyle bütün edebiyat jürilerini, bütün ünlü eleştirmenleri hayran eden nice sayısız şairler, nice büyük yazarlar yetiştirmiştir!” (s. 194) Necati Cumalı, metnin akışına müdahale edip yorumlarla araya girmeyi o denli ustalıkla gerçekleştirir ki, konuşanın anlatıcı mı yazar mı olduğu belli olmaz. Kendi sesini anlatıcının sesine yükler ve onun sözleri üzerinden dile getirir düşünce ve eleştirilerini.
Roman olayının akışına dönecek olursak, Zeliş’le Cemal’in kaçınılmaz olarak yakalanmaları sonrasında, genç kızın büyük bir içtenlik ve naiflikle aşkını savunması; Cemal’e kendi isteğiyle kaçtığını belirtmesi ve sevdiğinin hapse konmamasını rica etmesi, duruşma hâkimini de izlemeye gelen kasabalıları da etkiler. İnsanlar sevginin ve aşkın önünde eğilirler. İki gencin yaşadığı aşkın büyüklüğü ve masumiyeti; töreleri, gelenekleri ve adalet sistemini dize getirir; aşkın önündeki engeller yıkılır böylece. Duruşmayı izleyenler, alışılagelenden epeyce farklı bir kasabalı manzarası oluşturur; Zeliş’i anlayış ve takdirle karşılarlar.
Zeliş’in iyi öğrenim görmüş bir genç kız olmamasına rağmen, bireysel özgürlüğüne ve aşkına sahip çıkan, güçlü ve dirençli karakteri; törelere ve geleneksel yapıya boyun eğerek sevmedikleri adamla evlenmek zorunda kalan, yenilgiyi daha en başından kabul eden pek çok genç kıza örnek teşkil eder. Görülür ki, direndiği kadar saygınlığı artar Zeliş’in. Cumalı’nın o aydınlık gerçekçiliği, umudu ve iyimserliği ön plana alan yazınsal yaklaşımı, bu romanın olay akışı ve sonucuna da damgasını vurur. İnsanlar sevgi karşısında büyülenirler adeta. Böylece iki gencin birbirlerine kavuşması, “Zeliş ile Cemal” hikâyesini klasik halk hikâyelerinden ayırır. Alışılagelen trajik bir son bulunmadığı gibi, hikâyenin baskın ve mücadeleci karakteri Zeliş olduğu için roman sadece “Zeliş” adını almayı hak eder. Cemal, Zeliş’in yönlendirmeleri ve çözümleriyle hareket etmeyi yeğler. Böylece, kadın karakter, sevdiği erkeğe de kendi gücünü ispat eder; ancak bunun, derin bir aşk ve muhabbetten kaynaklandığını; kadın sevgisinin gücü olarak tanımlanabileceğini de vurgulayalım.
Zeliş ile Cemal arasındaki aşkın, daha çok mektuplar üzerinden yürümesi, romanın belki de en ilginç sayfalarını oluşturur. Necati Cumalı, gençlerin birbirleriyle mektuplaşmalarına, yazı yoluyla birbirlerine içlerini dökmelerine de yer verir romanda. Bu mektuplaşmalardaki dil hayli ilginçtir; gençler birbirlerine “siz” diye seslenirler. “Çok kıymetli bir huzura,” diyerek başlarlar mektuplarına. Böylesine zarif bir yazı dilinin kullanılması, muhtemelen roman kahramanlarımızın o zamanlar kentlerde, kasabalarda “Aşk Mektupları” adıyla satılan kitapları alıp okumuş olmaları ve o kitaplardaki mektup örneklerinden ilham almalarıyla açıklanabilir. Mektuplarda manilere; olayın akışında özellikle tütün işleri sırasında söylenen türkülere de yer veren Cumalı, Urla yöresinin folklorik zenginliklerini, halk edebiyatı ögelerini romanına taşır; böylece romana kültürel açıdan zenginlik kazandırır.
Zeliş’te olayların İkinci Dünya Savaşı sonrası, 1950’li yıllarda Urla ve köylerinde geçtiğine tanık oluruz. Toplumsal çalkalanmalar, köyün sosyal yapısını değiştirmiş; köy yaşamı ve köy kültürü aşınmaya başlamıştır. Bu dönemde zengin, bereketli bağların bozulmasını ve yerini tütün tarımının almasını gördüğümüz gibi, yarıcılık, ırgatlık gibi sınıfsal konulara; sosyoekonomik yapıdaki değişimlere; Urla’dan İzmir’e göç hareketliliğine de tanık oluruz Cumalı’nın gözlemleri yoluyla. Kadın ve erkek, tarım işçileri genel bir emek sömürüsü içinde yaşamaktadırlar; daha dramatik olarak, kadın tarım emekçilerinin toprak sahibi patronların cinsel tacizlerine maruz kalmaları gibi vicdanları yaralayıcı ve insanları öfkelendirici olaylara da yer verilmektedir. Gerçekçi bir yazar olarak Necati Cumalı, bu konuda duyarsız kalmayacaktı elbette.
Sermaye/tarla sahiplerinin, çalıştırdıkları ırgatların gündelikleri konusunda ne denli adaletsiz oldukları gerçeği, Necati Cumalı’nın güçlü kaleminden net bir biçimde dile getirilir Zeliş’te.
Romanda, olaylar hızla akmakta, merak ögesine sıklıkla başvurularak okurun ilgisi sürekli canlı tutulmaktadır. Toplumsal gerçekçi bir tutumla, karakterlerin içinde oluşup hareket ettikleri doğal ve sosyal çevre, ayrıntılarıyla betimlenmiştir. Yalancılık, iftiracılık ve her türden ahlak bozukluğunun maddi temeline ve ruhsal derinliğine inilerek, yoksulluğun neden olduğu toplumsal çürümeye de dikkat çekilmektedir.
Konuşmalar, diyaloglar ve karakterler canlıdır ve başarıyla ete kemiğe büründürülmüştür. Önceden de belirttiğimiz gibi, romanın dramatik çatışması aşk ve engeller üzerine kurulmuş; kişinin toplumla ve çevresiyle çatışması üzerinden aşk ve bireysel özgürlüğün altı çizilmiştir.
Romanda sinematografik unsurlar, akıcılık, hareketlilik ve görselliğin içinden yazarın tanık olduğu gerçek/gerçekçi bir hikâye anlatılmıştır. Gerçeğin roman metnine dönüşmesi ve metin içi gerçekliğin oluşturulmasında Necati Cumalı’nın başarılı gözlemleri ve yaşantı zenginliğinin önemli bir payı vardır.
Çok sayıda oyun yazdığı için romanda dramatik çatışmayı kurgulamada epeyce başarılı olan Necati Cumalı, şiirlerinden süzülen güzel bir dille işlediği bu romanında güçlü bir kadın karakter yaratarak, aşkın, sevginin ve direnişin anlam ve değerine odaklanmıştır. Sayfalardan süzülüp gerçek hayatta yer alacak kadar etkileyici ve dirençli bir kadın karakter olarak Zeliş, edebiyatın güçlü belleğine kazınmış ve ölümsüzlüğe kavuşmuştur.
Kaynaklar:
Atilla Özkırımlı, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Cem Yayınları, 1982.
Behçet Necatigil, Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü, Varlık Yayınları, Kasım 1975.
Cumhuriyet gazetesi, (19. 2. 1977)
Necati Cumalı, Tütün Zamanı, 1, Zeliş, 38. Baskı, Cumhuriyet Kitapları, Ocak 2017
















