Masthead header

Görkemli bir “Sırça Köşk”ü tuzla buz etmek için kaç kelle fırlatmak gerek? | Serap Gökalp

SIRcA-KosK_44983_1Öykünün özeti: İşi gücü olmayan üç kişi son derece iyi yaşayan bir şehre gelip gerçekte olmayan bir sorun yaratırlar. “Burada niye sırça köşk yoktur?” İnsanların kafasını karıştırırlar. İkna ederler. Tüm kent işi gücü bırakıp son noktaya kadar sırça köşkü yapar, yetmez kat çıkılır, yetmez içine başkaları girer, onlara bakarlar, tam bir asalak yaratırlar. Son koyunlarına kadar verirler. Alacak hiçbir şey kalmayınca asalak kişiler zararlı işi yararlı gösterdikleri yetmez gibi halka bir şeyler vereceklerini vadedip koyun kellesi dağıtacaklarını söylerler. Verdikleri kellelerde beyin, dil ve göz yoktur. Niye diye sorulunca, siz beyni pişiremezsiniz, dili yemeyi bilmezsiniz, göze ihtiyacınız yok, derler. Öfkelenen birinin fırlattığı kelle sırça köşkü kırınca tüm halk aynı şeyi yapıp sırça köşkü yerle bir eder, içindekiler ölür. Bu beladan kurtulurlar. Sabahattin Ali, “Sırça Köşk

“İmgelem gücünün her zaman imgelem oluşturma yeteneği olması istenir. Oysa imgelem gücü, daha çok algılamanın sağladığı imgeleri bozma yeteneğidir,” der Gaston Bachelard.* Bundan hareketle öykü metninin de algılamanın sağladığı imgeleri bozma iddiası taşıdığını düşünürüm. Bu kere “Sırça Köşk”ü o yüzden seçtim.

Kişisel olarak öykü tanımımı oluştururken hep şunu düşünürüm; uzun veya sıradan bir olayı öyle bir katlamalıyım ki verdiğim bu son şekil, küçültülmüş, damıtılmış bu metin, okurda duygu dalgalanmaları yaratsın. Okuyan özne, dilerse katları açıp en yalın olayı bulmayı seçebilir. Ya da benim hazırladığım son şekliyle metnin tadını çıkarabilir. Burada anımsamamız gereken çağdaş metinlerin etkin okur istediğidir. Barthes’ı duyuyorum, “metnin birliğinin, metnin çıkış noktasında (yazarda) değil, varış noktasında yani okurda oluştuğunu” söylüyordu. “Sırça Köşk” metnine, yaratma edimine, bir Sabahattin Ali okuru olarak nasıl katılabilirim ona bakacağım şimdi. Sırça Köşk’le aramdaki alışverişten nasıl bir olay doğacak?

Bu öykü bize hayli uzun yıllar öncesinden seslenir. Bir anlamda hiciv özelliği taşıyan anlatı başka bir Türkiye’den söz ediyor görünür. Kuşkusuz ilk bakışta o yılların toplumsal sorunları, insan ilişkileri bambaşkadır. Geçen zamanla yaşamdaki pek çok ayrıntıyla birlikte gerek insan tiplemelerimiz gerek mekânlarımız gerekse karakterlerimiz değişmiştir. Acaba? Bu kuşkumuz Sabahattin Ali’nin geniş ufkunu, sesindeki uzun soluğu, bulunduğu zamana tanıklık etmesinin ötesinde 21. yüzyıla uzanan keskin görüşünü keşfetmemizi sağlar. Tümüyle eğretilemeli bir öyküyle karşı karşıyayızdır. Bu yanıyla hem çok çekici hem de üzerinde hayli düşünmemizi gerektiren bir metindir. Mehmet Rıfat’ın deyimine başvuruyorum; metnin sesine kulak veriyorum.

Yazarın hissettiği ve okur için amaçladığı tek etki; hiçbir şey göründüğü gibi değildir, anlamak için düşünmek gerek, düşüncesidir. Bu tek etkiyi oluşturmak için ilkin hangi teknik algılar yaratmıştır onu keşfetmeliyiz.

Dört sayfada anlatılan bir olay örgüsü vardır. Aylak üç kişiden birinin aklına kolay yaşamak geliyor. Düzen içinde yaşayan bir kalabalığın içine girerek, kandırmacayla kendisinin önemsenmesini sağlıyor, giderek var olan değerleri dinamitleyerek kendi değerlerini yücelterek toplumun tüm düzeneğini bozuyor. Rastlantısal olarak onun dayattığı ve inandırdığı düzenek bir kişilik tarafından bozuluyor. Gerçek ortaya çıkıyor. Tümüyle sosyal bir ileti olması nedeniyle tiplerin tek tek konuşmaları bütünsel düşünülmüştür. Şimdi öykü metninin ilk cümlesinde biraz duralım. “Bir zamanlar boş gezmeyi iş yapmaktan çok seven üç arkadaş varmış.” Bu cümle öyküye ilişkin bir kehanet cümlesi gibi gelir bana. Merak uyandırıyor. E, diyorsun, ne yapmış bu üç arkadaş? Bu soru bizi karakterlere götürüyor.

Adsız olarak söz edilen üç yalınkat tipimiz vardır. Bunlar karakter değildir. Öyküde var olma nedenleri tek etki olan akılsızlık kavramını anlatmaktır. O yüzden boyutlandırılmamıştır. Eylemleri yine tek etkiyi yaratmak için var edilmiştir. Yalınkat olmalarına karşılık öykünün odağını oluştururlar. Bu noktada diyebilirim ki karakterin okuyan özne üzerindeki etkisi geri çekilmiş, öykünün iletisi vitrine çıkarılmıştır. İşe yaramaz üç kişinin koskoca bir organizma gibi düzenle çalışan toplumu kendi yanlışlıklarının/çıkarlarının peşinden sürüklemesi öykünün eylemini oluşturur. Bu eylem ve bu karakterlerin var edildiği ortam ise herhangi bir yerdir. Net olarak verilmez. Bu her yer, herhangi bir zaman olabilir anlamı taşır. İnsanların yanlış bir düşünceye, alın teri döküp ömür harcaması şeklinde çizeceğimiz dramatik yapısının çatışkı noktası her şey doğruyken yanlış algısı yaratılması, yanlışken doğru algısı yaratılması ve bunun algılanmamasıdır. Düzen sürerken bir sırça köşkün olmadığına ilişkin telkinin yapıldığı nokta birinci gerilim noktası, halkın elinde avucundakilerin tümünü verdiği nokta ise ikinci gerilim noktasıdır. Masal yapısına uygun geniş bir zaman kesitini kapsayan Sırça Köşk, okuyan özneye kuşaklar boyu duygusunu verir.

Dilsel algılarına baktığımızda masal şeklinde -mişli geçmiş zamanla yazılmış olduğunu görürüz ki -mişli geçmiş zaman öyküde önemsenen iletinin verilmesini sağlar; örtük anlatım.

Estetik algılar için söylenecek kuşkusuz çok söz var. Her şeyden önce tümüyle eğretilemeli bir öykü durur karşımızda, bunu belirlemeliyiz. Eğretilemede yanlışlık kavramı sırça köşkle simgelenmiştir. Tümüyle toplumun gereksinimleri dışında bir yapılandırma, kırılgan olmasına karşın bilmemekten kaynaklanan sağlamlık yanılgısı sırça köşkle simgelenmiştir.

Şimdi burada biraz sırça köşk simgesi üzerinde durmakta yarar var sanırım. Çünkü öykünün parlayan noktasını oluşturuyor. Adeta öykü düz bir yüzey gibi akarken (insanların düzenle çalışması) sırça köşk piramidal (giderek sivriliyor, toplumdan yukarılara çıkıyor, ulaşılmazlaşıyor) bir emek ve akıl tutma vakumuna dönüşüyor.

Yüksek bir yapıdır, her yerden görünür olmasına rağmen öyküdeki toplum görmez. Yapımına herkes el vermesine rağmen sorgulamaz. Camla ilgili deneyimleri olmasına karşın (kırılır, kesicidir) sağlam olduğuna inanırlar. Sonrası(kırılmayla) çok tehlikelidir, ölümcüldür. Bunu hesap etmezler.

Saydamdır, içinde olup biten izlenir ama körleştirilmişlerdir. Köşk kelimesinin büyümseme çağrışımıyla aldanışa aracı olması söz konusudur. Buradaki ders şudur; her köşk ulaşılmaz ve büyümsenecek bir şey değildir. Yarattığı çağrışım ise Türkiye tarihinde sürekli olarak tekrarlanan politik sırça köşkler olduğudur. Bu hem geçmişe ve öykünün var edildiği zaman kesitine ilişkin bir saptama hem geleceğe ilişkin (toplumu çok iyi/her katmanını tanıyan bir yazar olması nedeniyle) geleceğe ilişkin bir gönderme olarak okurum.

Duygusal algılarımıza gelince, sanırım ilkin söylememiz gereken şu; “Biz hiç akıllanmayacağız,” cümlesi olsa gerek. Sürekli birileri bize sırça köşkler yaptırıyorlar. Yıkıp ortadan kaldırmamıza rağmen yeniden yeniden oluşuyor, şeklinde pekiştirebileceğimiz algımızdan başka bir noktaya geçmek istiyorum. Sırça köşk görülebilendir. Ama aynı zamanda saydam olmaması sırça köşkü yapan halkın akılsızlığının belirtisidir/belirtenidir. Her şeyden önce şu sorulmalıdır; bizim sırça köşke ihtiyacımız var mı? Yazar bunu beklemektedir sırça köşkü yapanlardan. Okurda eksiksiz bir doyum yaratan Sırça Köşk’ün masalsı, hayalci ilk katmanına karşın son derece toplum gerçeklerine bakan bir öykü olduğunu düşünüyorum.

Öykü zamanı kuşaklar boyunca sürüyor olması nedeniyle tümgörüsel bir bakış sağlıyor demek yanlış olmaz. Geçmiş (kentin halkının düzeninin tam olduğu süreç) şimdi, (üç kafadarın düzeni bozduğu süreç) ve gelecek (dedelerin torunlara nasihati) unsurlarını kapsıyor.

Algı yanılgısı yaratıyor. Sırça/cam ve köşk kavramları görkemlilikle karşılanır kavramlar olmasına karşın öyküde baş belası simgesine dönüşüyor. Ve bu noktada bir direnme noktası var: “hiçbir şey göründüğü ya da sanıldığı gibi değildir, bak, gör ve dene. ”

Öykünün yarattığı özdeşleşme düzeyi konusunda düşünecek olursak; daha çok okunacak gibime geliyor. Tarihsel ve sosyal açıdan günümüze yansıtma yaparsak eğer yıkılmışların yerine hala yeni sırça köşklerin yapıldığını söyleyebiliriz. 1945’te yazılmış bir öykü, yeni bir algı yaratıyor mu diye sorarsak, ne cevap vereceğimizi bilmeyiz? Zaten günümüzün ve cumhuriyetin sorunu bu değil mi? Farkındalık yaratan unsurlara karşın farkında olan unsur, “kelle fırlatacak unsur” kaç tane? Bu açıdan ulaşılmaz bir metin değil “benim de başıma gelir” duygusu yaratan bir metin. Yalın basit bir konudan yola çıkılmış gibi görünmesine karşın verdiği ileti son derece sağlam, uzun soluklu.

İncelememizi Sabahattin Ali’nin sesiyle bitirelim. İşte final cümlesi; Halk sırça köşkün enkazını çabuk temizlemiş, dünyada onsuz da yaşanabileceğini anlayarak eski hayatına dönmüş, işini yine arasından seçtiği adamlara gördürmüş, ama sırça köşkün kötü hatırasını uzun zaman zihninden çıkaramamış. İhtiyarlar çocuklarına ondan bahsederlerken, şu nasihatı vermeyi unutmazlarmış:

-Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter.” 

* 1884-1962 yılları arasında yaşamış, Sarbonne Bilim Felsefesi ve tarihi kürsüsü profesörüdür.

Serap Gökalp – edebiyathaber.net (26 Kasım 2013)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r