Masthead header

Gönül Çatalcalı: “Hayatı gerçek anlamda paylaşabilmek için kadın ya da erkek, bütün toplumsal baskıları göğüsleyecek kadar güçlü olmak gerek.”

Söyleşi: Hatice Günday Şahman

Uzun yıllardır yazın dünyasının içinde farklı türlerde eserler veren, Hiçbir Şeyin Beklentisi, Yedi Yeşil Fil, Güvercin Beyazı,  İsimsiz, Tutunmak kitaplarının yazarı, Eşiktekiler romanı ile 2018 Samim Kocagöz Roman Ödülü’ne layık görülen Gönül Çatalcalı ile son kitabı Hamdüsena Sokağı Kadınları (Tekin Yayınevi, 2019) üzerine söyleştik.

Hamdüsena Sokağı Kadınları romanınıza geçmeden önce, öykü, roman ve deneme gibi farklı edebi türlerde eserler veren yazar Gönül Çatalcalı’nın edebiyat yolculuğunu sormak isterim. Nasıl başladı ve nerelere doğru evrildi?

Edebiyat yolculuğum, ortaokul yıllarımda okuma sevgisi ve alışkanlığıyla başladı. İyi bir okur olmak, okuduğum kitapların hakkını vermek, daha çok okumak gibi. Bunun içine “yazmak düşüncesi” girince, “Nasıl yazabilirim?” sorusuna yanıt aramaya da başladım okumalarım sırasında. Yazmayı çözmek, yine okuduklarım sayesinde oldu. Bazı kitaplar, “nasıl yazılmaması” gerektiği konusunda bilgilendirdi beni. Aslında öğrenimi hiç bitmeyen, sürekli bir arayıştır yazmak.

Kitabın adından yola çıkacak olursak bu romanda olduğu gibi, yazma sürecinizde kadını ve kadın sorunlarını odağınıza aldığınızı söyleyebilir miyiz?

Yazmaya başladığımdan bu yana – ki öyküyle girdim edebiyata, insana, oradan hareketle onu biçimlendiren topluma tuttum büyütecimi ve hep görünenin ardını deşelemeye çalıştım. Kısa, minimal öykülerimde bile. Erkek egemen bir toplumda, son derece özgür gibi görünen kadınların da içinde bulundukları kıskaçları anlatmaya uğraştım. Ancak, erk’in çıkmazlarını, açmazlarını görmezden gelemezdim. Kulaklarına “sen erkeksin” diye üflenerek büyütülen bir kesimin sırtındaki yükleri düşünerek, erkeklerin gözünden de baktım bu dünyaya. Tek yanlı olmamak adına, madalyonun tersiyle yetinmeyip hayat denen prizmanın çevresinde gezindim. Tüm bu nedenlerle bu roman yalnızca bir genç kızın değil kitaptaki erkek karakterlerin de romanıdır. Hakikatlerden yola çıkıp kurgusal dünyalar oluşturmaya çalışıyorum, sözcüklerin gücüne inanan bir kişi olarak yapıyorum bunu. Yalnızca kadın sorunlarını, yalnızca toplumsal gerçekleri anlatmak değil amacım,elimdeki dil malzemesini iyi kullanarak-elbette başarabildiğim oranda- bir edebiyat yapıtı ortaya koymak.

Muhafazakâr bir sokaktan yola çıkarak günümüz Türkiye’sinin fotoğrafını yansıtan bir roman Hamdüsena Sokağı Kadınları. Başarılı bir kurgulama ile, iç içe geçen farklı kadın sorunları, kadınların var olma mücadelesi var. Hamdüsena Sokağı Kadınları’nı yazma düşüncesi nasıl doğdu? Aysel ile nasıl buluştu kaleminiz?

Gönül Çatalcalı: İlk romanım İsimsiZ, bir intiharın izini süren psikolojik bir eserdi. İkinci romanım Eşiktekiler’de 50’li yılları anlattım. Çok partiye geçiş yıllarının sancılarını, demokrasinin henüz emekleme aşamasını. Tarihimizdeki utançları, varlık vergisini, 6-7 Eylül olaylarını, Vatan cephesini ve bir ailenin dramını.

İçinde yaşadığımız zaman diliminde, kökü gerilere dayanan meseleler, yazmamı gerektiren pek çok şey vardı. En önemlisi siyasal İslam’ın yükselişi, ülkemin hızla, gözle takip edilir biçimde ekseninin kayması ve değerlerin karmakarışık olması gibi. Hukuk sisteminin çöktüğü, yargıya inancın azaldığı bir dönem bu. Teknolojinin geliştiği, yapay zekânın söz konusu edildiği, hatta hayatlarımıza girdiği bir dönemde siyasal İslam’ın geçtiği bu yükseliş beni elbette rahatsız ediyordu.

Tacizin, tecavüzün, kadına şiddetin artması, din adamlarımızın kız çocuklarının evlendirilme yaşları gibi konularda verdiği akıl almaz fetvalar… Dinin siyasete en üst düzeyde alet edilmesi… Bu alanlardaki rahatsızlıklarımdan doğdu Hamdüsena Sokağı Kadınları. Uzun yamandır yazmak istediğim bir konuydu ve üçüncü roman olarak bu konuyu belirledim. Yüzünü Batı’ya dönmüş bir ülkenin içindeki Doğulu zihniyeti yansıtmayı istedim. Hiç yabancısı olmadığımız, hatta çok aşina olduğumuz bir zemini ve arka planı var kitabın. En az görenlerimizin bile gözü bu fotoğraflardan geçmiş, kulakları bu feryatları işitmiştir bir zamanlar; bir yerlerde, dün ya da bugün. Kendi özgürlüklerimize, aydınlıklarımıza sevinirken, aynı sokaklarda, hatta dip dibe yaşadığımız bu karakterleri görmezden gelmek zorunda kaldığımız da bir gerçek.

Karakterlerinizi oluştururken, romanı kurgularken nelerden beslendiniz? Sadece hayal gücü ve gözleme dayalı olarak mı yazdınız? Tanıklık, yaşanmışlık ya da daha farklı etkileşimler oldu mu?

Okumalarım, gözlemlerim, tanıklıklarımla yazdım bu romanı. Genç kızlara aman vermeyen bu zihniyeti iyi biliyorum. Ancak yaşanmış bir olay ya da olaylardan yola çıkmadım. Roman bütünüyle bir kurmacadır. Anayasasında, “demokratik laik ve sosyal bir hukuk devleti,” olduğu yazan bir ülkede, bütün kavramların tersyüz edilmesinin rahatsızlıklarını hisseden biri olarak gözlemlerim, okumalarım, beni bu ikiyüzlü yapıyı özgürlükler bağlamında irdelemeye zorladı. Kaldı ki çok içeriden tanıklıklarım da vardır bu konuda. İstatistikler, eğitimde cinsiyet eşitsizliğinde bu kesime düşen payı ayırmaz ama çokturlar. Kaldı ki tek bir kız çocuğunun bile eğitimi engellense, bu bizim meselemiz olmalıdır. Kız çocuklarını örtüp sarıp evlere kapatarak görevini yaptığına inanarak, her alanda yolsuzluklara karışan insanların hayatlarını takip ediyordum zaten.

Romanınıza, “Girdiği kabın şeklini alan su, son damlasına dek başka bir yere aktarıldığında kendisi kadar mıdır? Parçaları tam tekmil göç mevcut mudur dünyada? Ya ruh? Yangından arta kalan toprak kolay kolay ürün verir mi?” gibi sorularla başlayarak okuru daha kitabın başında düşünmeye, sorgulamaya yönelterek aktif bir okuma eylemine çekiyorsunuz. Bunun nedenini açıklar mısınız?

Büyük mücadeleler, büyük yorgunluklar gerektirir ve de büyük değişimler, dönüşümler… Toplumsal baskılardan kurtulduğumuzda, kurtulduğumuzu sandığımızda gerçekten eski kendimiz miyiz? İlk baştaki kadar mıyız? Ne kadar eksildik? Nereye evrildik? Bütün bu soruların yanıtlarını verdiğimizde kazançlarımızın yanında kayıplarımızı da görürüz. Kollarımız kuvvetlenmiştir belki, kaslarımız, omurgamız vs… Ancak yürüdüğümüz yolda yaşadığımız hayal kırıklıkları, incinmişlikler, ruhsal yaralar, kayıplar ilk “ben”i çoktan değiştirmiştir. Belki olgunlaştırmış, belki yaşlandırmıştır. Bu değişimleri göze alabilenler yaparlar büyük mücadeleleri. Bunu yazmamın nedenini siz açıklamışsınız zaten: Okuru aktif bir okuma eylemine çekmek. Hamdüsena Sokağı Kadınları’nın bir sorgulamalar kitabı olduğunun imlerini en başından vermek.

Romanda farklı anlatıcılar kullanmışsınız. Birinci tekil anlatıcı dışında özgün bir biçimde sokaktaki dilenciden tutun da kedi Şaziye’yi, kaldırım taşlarını, sokağı, duvarları, ağaçları ve mezarlığa da anlatıma dâhil etmişsiniz. Neden bu yöntemi tercih ettiniz?

Seçme olanağımızın olmadığı, ama içine doğduğumuz aile, sokak, mahalle, kent hatta ülke, kişiliğimizin belirlenmesinde, hayatımızın şekillenmesinde çoğu kez genlerimizden daha büyük rol oynarlar. Mekânlar, sokaklar, kaldırım taşları, ağaçlar, hayvanlar, kuşlar, saatler, hayatımızın sessiz tanıklarıdır. Bir romanda ilk kez kullanacağım birinci kişi, “ben” anlatımını ısrarla seçerken, yaşayacağım zorlukların farkındaydım. Her şeyi Aysel’in baktığı, gördüğü noktadan vererek, hem kurguyu hem romanın dokusunu onun bakış açısıyla oluştururken, sıradan bir hikâye anlatıcısına dönüşebilir, tekdüzelik tuzağına yakalanabilirdim. Bir açılım gerekliliği ile karşı karşıya kaldım. Deneysel edebiyatın kaygılarında gezindim, kurguda delikler açtım, başka sesleri de kattım romana. Duvarlar, guguklu saatin içindeki kuş, Hamdüsena Sokağı, kaldırım taşları,mezarlıklar konuşmaya başladılar bu deliklerden başlarını çıkararak. O sessizliğin içindeki iç seslerden, tanıklıklardan yararlanmak istedim. Dış dünyadaki insan gözlerinden çok daha çıkarsız, gözetlemeci olmayan bu unsurlara kişilik kazandırmaya çalıştım. Yazar olarak söz söyleme alanım Aysel’in düşünceleriyle kısıtlanmıştı, onlar benim yerime konuştular.

Roman dil ve biçem bakımından da farklı unsurları bir arada barındırıyor. Edebiyat estetiğinden ödün vermeden; monologlar, diyaloglar, yerine göre oldukça sert ve cesur, yerine göre mizahi, özenli bir dil işçiliği var. Bütünsel olarak yalın, gereksiz betimleme ve abartılı söz sanatları görülmüyor. Ancak özellikle bölüm başlarında yer alan metinlerde yoğun bir şiirsel ve metaforik anlatı hakim. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Kitaplarımı bir sınıflandırmaya tabi tutacak olursak, toplumcu gerçekçi metinler yazdığımı söyleyebilirim. Ancak bu, şiirden, şiirsel anlatımdan, metaforlardan yararlanmadığım, yararlanmayacağım anlamına gelmez. Yazınsal türlerin tek malzemesi dildir. Bütün türler dilin kullanımıyla oluşur, kesin çizgilerle birbirlerinden ayrılmazlar. Örneğin, “Öykü, şiirin kız kardeşidir,” denir. Roman hep öykü ile birlikte anılır. Şiir yazmıyorum ama “düşünce notları” biçiminde şiirsel metinler kaleme alıyorum zaman zaman. Bu notları yazdığım romanlarda da kullanıyorum. Bu kullanımı da önemsiyorum. Benim için anlattığım konu kadar hatta belki de ondan daha çok nasıl yazdığım önemlidir. Bugüne dek anlatılmayan konu kalmadı gibi görünüyor. Ancak nasıl yazdığımız, konuları nasıl kılıklara sokup hangi yazınsal işçiliklerle uğraştığımız önemli. Dil işçiliğine çok önem veriyorum. Bu işçiliği kitabı yazarken geliştiririm, kitap bittikten sonra dil üzerinde yeniden aylarca çalışırım.

Kitapta her yönüyle günümüz Türkiye’sini resmetmişsiniz. Romanın içeriğini neden bu kadar kapsamlı oluşturmak ihtiyacı duydunuz? Yazarın çağına tanıklığı ve toplumsal sorumluluğu konusunda ne düşünüyorsunuz?

Elbette yazar çağının tanığıdır, tanığı olmalıdır. Yaşam dediğimiz yerde bizi kuşatan öyle çok değer var ki… Siyaset, yönetilme biçimimiz, bizi kimlerin yönettiği, cumhuriyet, demokrasi, demokrasiyi kesintiye uğratan askeri darbeler, laiklik, dindarlık, dincilik, din sömürgenleri, ekonomik çıkarlar, eğitim, sanat, aile yapısı, toplum yapısı, gelenekler, hâlâ kılık kıyafet, hâlâ türban tartışmaları, evlilik kurumu, cinsellik, bekâret, modern yaşam, teknoloji, medya, sanal ortamlar… Bir insan bu dönemde yaşayıp da bütün bu sorunların uzağında olabilir ya da onları görmezden gelebilir mi? Kitapta ele alınan bütün konular birbirlerine bağlı, birbirlerini tetikleyen meselelerdir. Birkaç kuşağın bir arada olduğu kapalı bir toplumda bir genç kızın hayata tutunma mücadelesini anlatırken, askeri darbeleri, cemaat yapılaşmasını, kadına şiddeti, Sivil Toplum Örgütleri’ni ve pek çok şeyi görmezden gelemezdim.

Romanda “Kadın kadının kurdudur” sözünü doğrulayan karakterler olduğu gibi, “Kadın kadının yurdudur,” şiarıyla bir dayanışma mozaiği oluşturan kahramanlar da var. Bu çift yönlü bakış açısı konusunda neler söylemek istersiniz?

Hayatı bir madalyona benzetirler çoğu kez. Madalyonun arkasını görmek diye bir deyim vardır. Bence bu sığ bir bakış açısıdır. Ben hayatı sayısız kenarlı bir prizmaya benzetirim. Öyle olunca, sayısız yüzü olan hayatın içinde sayısız insan karakteri barınır. Kadın ya da erkek olarak ayırmıyorum, insan olarak bakmak gerekir bir ilişki içinde olan kişilere. Birbirinin kuyusunu kazan insanlar bulunduğu gibi, birbirine destek olan insanlar da vardır.  Ancak kadın, çok gerilerden geldiği, hayat koşusuna erkeklerden çok daha geç başlatıldığı, haklarını mücadele ede ede aldığı için daha kompleks bir varlıktır bana göre. Kadını anlamak, erkeği anlamaktan çok daha zordur. O nedenle yalnızca çift yönlü değil, çok yönlü bir bakışa sahip olmak gerekir kadın davranışı söz konusu olunca. Kadın da sonuçta insandır ve insani bütün zaaflarıyla temsil edilmiştir romanda.

Toplumda hâlâ tabu sayılan cinsellik, bekâret, namus gibi konularda farklı bakış açılarını bir arada verirken, bu konulardaki toplumsal ikiyüzlülüğümüzü de vurgulamışsınız. Cinsel zorbalığın her kesimde yaşanabileceğini cesur ve okurken insanın canını acıtacak ölçüde sert bir gerçeklikle vermişsiniz. Neşteri bu yaraya vurmak zor olmadı mı yazarken?   Okura bu konuda geçirmeye çalıştığınız düşünce ve duygu neydi?

Muhafazakârlık, bugün gündelik hayatta sıkça kullanılan bir kavram. Benim sözünü ettiğim muhafazakârlık, gelenek gibi “zamanın testinden geçmiş ve kalıcılığını kanıtlamış” olduğu düşünülen bir ağa takılıp onu sürdürmek isteyenlerle ilgili. Başta din olmak üzere, toplumu oluşturan, bireye bir aidiyet duygusu kazandıran değer ve sembolleri, hatta dogmaları kendilerine ilke edinen kişilerle ilgili.

İnsanın insan olabilmesi için, zekânın, deneyimin, eğitimin yetersiz olduğuna, insanın ancak dinle, gelenekle desteklenmesi durumunda varlığını koruyabileceğine inanıyor bu kişiler. Bu bağlamda, “muhafazakâr” dediğimiz kişiler, insana, bütün bir dünyayı anlayabilecek ve dönüştürebilecek kurucu bir özne gözüyle bakmıyor. Tersine, ona göre insan yetersizdir, ancak dinle, dini değerlerle desteklendiği zaman güçlü olabilir.

Bütün bunlardan hareket ederek, bugün muhafazakârlık denince, kadın bedeni üzerinden üretilen sığ bir ahlak anlayışı ile karşı karşıya kalıyoruz. Kadınları korunmaları gereken bir varlık ve cinsel bir obje olarak görüp onların elini sıkmayan, çocuk yaştaki kızlarını evlendiren, yani onlara ergen muamelesi yapan, örten, saran, evlere hapseden bir anlayışla.  Ben kitapta bu tür bir muhafazakârlığın sorgulamasını yapıyorum. Karılarını, kızlarını kapatarak namuslu olduklarını sanan erkeklerle, bu zihniyetle yaşayan insanlarla dolu ülke. Evdeki kadına ne yapıldığı sorgulanmıyor. Ben sorguluyorum. Elbette sert, gerçekçi ve can acıtıyor. Duygusal şiddet de içinde olmak üzere şiddetin her türü can acıtıcı değil mi zaten? Canlarımız yana yana can yakmamasını öğreneceğiz belki.

Roman boyunca öncelikle “yeni bir hayat denklemi kurmak” için sürekli bir mücadele içinde olan Aysel olmak üzere neredeyse tüm karakterlerde belli bir dönüşüm ve gelişim gözlemliyoruz. Bu gelişim ve dönüşüm kurmaca karakterlere özgü bir durum mu? Bireysel ve toplumsal anlamda özellikle çok ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde değişim umudunuz var mı? Bununla bağlantılı olarak, edebiyatın -Aysel’de olduğu gibi- bu sürece nasıl bir katkı sağlamasını bekleyebilir miyiz?

Kitapta kahramanlara yaptırdığım bütün sorgulamaların yalnızca karakterlerin fikirleri olarak kalmasını istemiyorum elbette. Her romanın, hatta her metnin bir yazılma amacı var. Ben de eskiye takılıp, orada kalan bir kesimi anlatarak, bu kapalı ve gelişimi reddeden yapının kadınlarımızın üzerindeki olumsuz etkilerini anlatmak, yüz yıllık bir yaraya parmak basmak istedim. Bunları yazanlar oldu elbette. Bir kez de ben, kendi bakış açım ve kurgularımla değinmek istedim konuya. Farklı kesimlerden okurların da düşünmeleri, kendi içlerinde sorgulamalar yapmaları için. Yalnızca kadınların özgür olmadığı söyleniyor ama madalyonun öte yanındaki erkekler de özgür değiller ülkemizde. Onlara yüklenmiş görevler, daha önce yukarıda da belirttiğim gibi, kulaklarına daha bebekken üflenmiş kurallar var. İçine kapalı yapılarda, geniş ailelerde birer misyona dönüşüyor bunlar. Bu yapıyı, insanları uyuşturmaya yönelik hazırlanmış dizilerde, filmlerde de görüyoruz. Erkekler ellerinde silahlarla kadınların namus bekçiliğini yapıyor, bu uğurda hapislerde yatıyorlar. Bugün medya, televizyon sektörü toplum yapısını belirlemede çok önemli bir konumda. Bu toplumsal algıyı buralardan, yani dizilerden, filmlerden başlayarak kırmak gerektiğini düşünüyorum.

Daha yaşanılası bir dünya için, öncelikle erkeklerin de sırtlarındaki yüklerden kurtulması gerekiyor. Bizde “hayat müşterektir” sözü vardır, ama bu yalnızca sözde kalmış bir gerçekliktir. Hayatı paylaşmaya yönelmiş erkekler küçümsenir, en başta anneleri tarafından. Onlar annelerinin hiç büyümeyen çocuklarıdır ama kahraman birer askerdirler! Hayatı gerçek anlamda paylaşabilmek için kadın ya da erkek, bütün toplumsal baskıları göğüsleyecek kadar güçlü olmak gerek. Çünkü bir zihniyetin değişmesi için, kadına ve erkeğe biçilen rollerin yumuşatılması, aradaki keskin çizgilerin ortadan kalkması gerektiğini düşünüyorum. Bu da toplumun eğitim düzeyinin yükselmesi ve ebeveyn eğitimleriyle olabilecek bir şey gibi geliyor bana. Kitaplar çok önemli. İlkokullarda okutulan metinler, öyküler, masallar çocukların zihinlerinde rol modeller ve kalıplar belirliyor. Erkek ve kadının arasında eşitlik olması gerektiği düşüncesini vurgulayan metinler yer almalı kitaplarda.

Şimdilerde bütün dünyayı etkisi altına alan salgın dolayısıyla, oldukça zor ama bazı yönlerden de yaratıcılığı tetikleyen bir süreçten geçiyoruz. Bu süreçte yazmaya devam ediyor musunuz? Yeni bir kitap var mı masada?

Ben Hamdüsena Sokağı Kadınları’nı bitirip yayınevine teslim ettiğimde bir süre dinleneceğimi hayal ederken, o yoğun çalışma sonrasında büyük bir boşluğa düştüğümü fark ettim. Yeni romanıma başlamakta gecikmedim bu nedenle. Korona günlerinde onu bitirmek için epeyce zaman kazanmış oldum. Üzerinde son düzeltmelerimi yapıyorum.

edebiyathaber.net (12 Haziran 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r