
“Yazın bittiği her yerde söylenir, söylenmeyen şeyler kalır geriye.”
Murathan Mungan, o meşhur yaz şiirine böyle başlar. Ve yine bu şiirin olduğu kitabın içinde; “Yaz geçer yine gelir, yaz geçer iyi gelir kelimeler” der. Sahiden de kelimelerin insanlar üzerinde özel bir etkisi var. Başkasının kaleminden çıkanlar bile, insanın kendi içine doğru yaptığı yolculuğun en büyük arkadaşı sayılır. Lakin günışığının uzayıp, gölgelerin kısalmaya başladığı zamanlar da işler biraz değişiyor. Çünkü bazen kelimeler de insana ağır gelebiliyor. Hatta çıkacağı bir yolculukta bavulundan taşması da olası.
Bu ağırlık, büyük ihtimalle dar alanlardan geniş zamanlara geçmenin bir sonucu. Ama aslında insanların okuduklarının da onlara ayak uydurmasını istemesine şaşırmamak lazım. Sonuçta kim bir yaz günü güneşin kuyruğuna takılmak istemez ki? Fakat bunu söyleyince de başka bir şairin dizeleri geliyor aklıma. “Güneş bile mevsimlik bir modadır” diyen Şükrü Erbaş. “Dünya yaşlı bir çocuktur horladığınız” da diyor şiirin devamında. Ve belki de herkesin yazda dinlenmeye çekilmesi de bundan. Tabii dinlenirken yanına aldığı kelimelere dikkat etmesi de. Bunu yaparken de güneşi görür görmez tarlaları saran papatyalar gibi ortaya çıkan listelerden yardım alması mümkün. Ama yardım almasa da bakmasında fayda var. Çünkü diğer mevsimlerde böyle listeler pek bulunmaz. Sanki o kitaplar gerçekten de yazda olgunlaşınca yenen meyvelermiş gibi.
Ki bazıları aslında tam da böyleydi. Mesela Andre Aciman’ın kaleminden çıkan Beni Adınla Çağır gibi. O sayfalarda genç Elio da yüzünü bahçesindeki kayısılar gibi sürekli güneşe dönüyordu. Ve onun ilk gençlik tutkusu adeta yazla birleşince tamamlanıyordu. Tıpkı yine aynı ülkede ama başka bir şehri adımlayan Tom Ripley’in maceraları gibi. Patricia Highsmith’in, Yetenekli Bey Ripley’in hırslarının peşinde geçirdiği zamanlar için yaz aylarını seçmesi de tesadüf değil. Çünkü yaz insandaki kusurları en çok gösteren mevsimdi. Kat kat kıyafetlerin altına saklanmadan, kapıları ardından kimse gelmeden kapatmadan…
Aslında Scott Fitzgerald da Muhteşem Gatsby de biraz böyle yapmıştı. O büyük malikânenin kapılarını, caz çağındaki yaz partileri için sonuna kadar açmıştı. Fakat hırsı aşkına üstün gelen Gatsby’nin hedefinde, sadece karşı kıyıda parlayan fenerin ışığına ulaşmak vardı. Virginia Woolf’un Deniz Feneri romanını andırır bir şekilde. Ama onun sayfalarındaki asıl hükümdar da buhrandı. Tanpınar’ın Huzur diyerek, bir yaz mevsimi boyunca huzursuzluğun peşinde yol alması gibi. Çünkü yaz bazıları için gerçekten de huzursuzluk demekti.
“Bu güneş gözlerine batıyor, paylaşamadığı bu neşe onu rahatsız ediyordu. Çok karanlık, çok siyah, çok sessiz bir yer istiyordu. Tıpkı annesinin mezarı gibi bir yer.”
Tanpınar’ın bu cümleleri, Albert Camus’nun Yabancı adlı romanındaki felsefeye de yarenlik ediyor sanki. Ama zaten yazın boğucu havasını, Yabancı kadar hissettiren başka bir roman daha yok gibi. Alnından ter damlaya, damlaya annesini gömen ve peşinden bir fellahı öldüren Meursault, “Yaz göklerinde çizilen o aşina yolların, insanı masum uykulara olduğu kadar hapse de götürebildiğini” gösteriyordu.
Oysa Camus, yarattığı karakterin aksine kişisel yazışmalarında, “Kışın derinliklerinde içimde yenilmez bir yaz olduğunu öğrendim nihayet” diyordu. Ama yine de onun verdiği zararı inkâr etmiyordu. “Yaz burada çok güzel yaşlanıyor, yapraklı değneği elinde, tarlalardan geçmeyi, gezinmeyi sürdürüyor. Ama havada nesnelerde öyle bir üzüntü, öyle mıknatıslı bir kaygı var ki! Varlıklarsa kendilerine zarar veriyorlar yalnızca, yaralılara hep tan sökümü.”
Evet, yazın gerçek yüzü aslında tam da Camus’nun söylediğinde yatıyor. Çünkü meyveyi olgunlaştıran güneş, aynı zamanda çürümesine de sebep oluyor. Tıpkı Sylvia Plath’in koparıp alamadığı incirlerdeki gibi. Ve büyük ihtimalle güneş en çok Sırça Fanus’larda olanları zorluyor. Ya da kendini olduğundan daha zor yollara atanları. Onlar için ışık baş döndürücü, sıcak boğucu. Ancak sarı renkli mevsim kapıda göründüğünde nefes almak mümkün. Ortaya çıkan o yeni başlangıç ihtimaliyle. Ki bu da kelimelerin en büyük arkadaşı sayılır. Ama aslına bakılırsa, onlar zaten her mevsime açık. Yeter ki biri onları saran kitapların kapaklarına uzansın. Uzansın ve yaz, kış demeden bütün hikâyeler yolunu alsın.

















