Masthead header

Gelenekten yararlanma 1: Taşıyıcı olanın izinde… | Feridun Andaç

Sözlü anlatı geleneğinin içinden geldiğimi sık sık yinelerim. Bunun edebî belleğimde derin izler bıraktığını öykü/deneme/roman yazarken de gözlemlemişimdir.

Modern düzyazıda bir söyleme dönüşen dil, kurguyla da renkten renge bürünüp biçimden biçeme geçerken;  sözlü anlatılarda akıp giden söz, sizi başka zamanlara taşıyarak imgeleminizde düş havuzları yaratır.

Bunu da, o iki karşılaşmayla, “söz” ile “yazı/dil”in anlatıcı/kurucu zamanlarında nasıl yaşadığımı çok sonraları kavrayacaktım. Birazdan anlatacağımın süreçte, Gogol ve Çehov, Sait Faik ve Yaşar Kemal anlatılarıyla bezenen dünyamda; masal ile hikâye, roman ile öykü tıpkı iki ayrı dünyanın karşılaşması gibi söz ile dil’in birbirini nasıl etkileyip kurduğunu gösteriyordu.

Buna, ileriki zamanda sinemanın yetişmesi; anlatı sanatının ne denli farklı biçimleri olduğunu, her birinde birbirine taşınacak biçimler/renkler bulunduğunu görmek; bana, gelenekle-sürdürülebilirlik arasındaki bağıntıyı da anımsatmıştı demeliyim.

Söz, insanlık tarihinin ilk zamanlarından beri hep taşıyıcıydı. Kendine yazılı bir tarih yaratalı beri insanoğlu, geçmişte olup bitenleri görmek/bugüne taşımak adına kurduğu köprüde sözden yazıya bir bellek yaratmıştır.

Kuşkusuz tüm toplumlarda, sözlü edebiyat geleneği, anlatının “ilk”/”ana kaynak” ve “arketip”idir.

Gelin görün ki; sözden yazıya geçişte toplumlar, kendi yazılı edebiyatlarını kurmada birtakım zorluklar yaşamışlardır. Üstelik o “geçiş” öyle nehri öte yakaya geçmek gibi de değildir. “Yeni” yi ancak geçmişle oluşan edebi bellekle kurabilirsiniz. Bu, benzerini yaratmak, tekrar etmek, övgülemek değildir elbette. Ama onun olanaklarından,  söyleyiş biçimi, ana izleklerinin insanlık öyküsünde süreduran yanlarından yararlanarak var edebilirsiniz kendi anlatınızı.

Sözden yazıya varışta hayal gücünü etkileyen yeni buluşlar, keşifler elbette ki kaydetme/yazıya geçmeyi de bir yaşama düsturu olarak benimsemesine neden olur insanlığın.

Bu kez, sözdeki anlatma yazıda tasarlayıp yeniden kuramaya, düşle gerçeği buluşturmaya yöneltir anlatıcıyı. Ortaya çıkan bu “yeni anlatıcı” yazar sözlü gelenekteki söyleyici/anlatanın karşılığıdır aslında.

Ben, bunu, çocukluğumda halamın masal, babamın da halk hikâyeleri anlattığı zamanlarda tanıdım diyebilirim. Ve gün geldi, artık kış gecelerinde âşık kahvelerinde halk âşıklarının anlattığı hikâyeleri gidip dinleyecek yaşa geldim.

Âşık Mevlüt İhsani, Âşık Davut Sulari, Âşık Reyhani’yi tanıdım. Murat Çobanoğlu ve Şeref Taşlıova’nın karşılıklı hikâye anlatmalarını dinledim bu kahvelerde. Bu âşıkların Köroğlu, Kerem ile Aslı, Arzu ile Kamber, Tahir ile Zühre, Zaloğlu Rüstem hikâyelerinden anlatıp saz çalarak türküler söylediği o geceler hatırımdadır.

O zamanlar edebiyat dışı gibi görülen, bir eğlence biçimi olarak algılanan bu hikâye anlatıcılığı aslında yazılı edebiyatın ilk uğrak yerleriydi. Erzurum, Sarıkamış, Kars yörelerinde, daha sonraları Andırın-Göksun havalisinde halk hikâyeleri derlemeye başladığım 1970’li yıllarda bana bu ufku açan Ali Saraçoğlu olmuştur. Ercişli bir aileden gelen, gazeteci ve halkbilimci Saraçoğlu, o günlerde Ercişli Emrah üzerine çalışıyordu. Ondan dinleyip öğrendiğim Emrah şiirleri,  Erzurumlu Emrah’ı da alıp başka bir yere koyarak değerlendirmemi sağlamıştı. Ali bey, sık sık şunu söylerdi: “Sizinki sofu, tarikat ehlidir; ama Ercişli doğacı ve biraz edepsizdir!”

O günlerde gezindiğim yörelerde gördüm ki, sözlü anlatı geleneği halen halk arasında yaygın. Örneğin, Köroğlu hikâyeleri her bir yörede ayrı biçimde anlatılıyordu. Bu derlemelerin en iyi örneklerinden birini Ümit Kaftancıoğlu yörede yaptığı çalışmalarla Köroğlu Kol Destanları kitabına taşımıştı.

Andırın Güzelbeyli köyünde dinlediğim bir Karacaoğlan hikâyesi, Çukurova’ya inince bambaşka bir söyleyişte çıkıyordu karşıma.

Okuduğum birçok çağdaş anlatıcının bir biçimde yolunun kendi sözlü geleneklerinden geçtiğini de görmek düşündürücü olduğu kadar öğreticiydi de benim için. Puşkin, Gogol masallarla büyüyerek modern anlatının kurucuları olmuşlardı. Bizde Yaşar Kemal, Latin Amerika’da Marquez, İtalya’da Calvino bu geleneğin izini az mı sürmüş, dünya edebiyat mirasına farklı kapılar aralamışlardı.

Yazı, bize, söz’den kopmamak gerektiğini hatırlatır sık sık. Öyle ki; çağımızın yabancılaşma çağı olduğu gerçeği bir sığınma barınağı olalı beri sözden uzaklaştığımızın çanları çaladuruyor nicedir. Söz, iletişimin en temel aracı. Teknolojik devrimin kuşatmasında dokunulan tuşlarla kurulan hayatların bir yanıyla kıraçlaştığını görsek de, ötede söz ve yazı’dan kopmadan bundan yararlanıldığını bilmek çağdaş bir parodi örneği. Teknoloji söz ve yazı üzerine kuruyor iletişimdeki varlığını, ama aslında bir yandan da kölesi kıldığı insanı sözlü ve yazılı gelenekten koparıyor, hatta yabancılaştırıyor.

Bu da şunu gösteriyor ki; insanlık söz’e ve yazı’ya tutunmak zorunda. Bundan kopamayız.

Gelin görün ki çağımızda her ân birçok gelenek yok oluyor, tıpkı çevre yıkımları gibi, doğanın sonsuzluklarına karışıyor. Ama insan belleği unutmuyor, tutuyor, taşıyor, geliştiriyor, yaşatmak için kayda geçiyor birçok şeyi. Yazı da öyle, söz de.

Bugün artık o insanlar, o anlatıcılar yok. Ama kayda geçilen anlatılar sözlü geleneğin ne olduğunu bize gösteriyor.

Gılgamış Destanı, Bin Bir Gece Masalları ya da Köroğlu kol destanları, Homeros’un İlyada ve Odysseia’sı, Dede Korkut hikâyelerini okuduğumuzda sözün gücünü/taşıyıcılığını gözleriz.

Benim sık sık bu anlatılara dönmemin sebebi belleğimdeki izlerinin etkilerinden olduğu kadar, bugün uğraşım olan modern edebiyat yoluma düşürdükleri ışıktandır diyebilirim.

Ferhad ile Şirin (*) böyle bir itkiden, istekten doğdu. Yazarken gördüm ki; ötede duran Emrah ile Selvi,  Arzu ile Kamber hikâyeleri de yazılmayı bekliyor. Çünkü, belleğim sadakatle anlatıla anlatıla gelen bu hikâyeleri koruyor. Ama ben, bana anlatıldığı gibi anlatmayacağım size bunları, tıpkı Ferhad ile Şirin’de yaptığım gibi.

Sanırım Emrah ile Selvi, Arzu ile Kamber hikayeleri de tamamlandığında, bu “halk anlatı üçlemesi” üzerine size daha uzunca şeyler yazıp anlatacağım sevgili okurum.

Gelelim bunun öyküsüne:

Kendi Ferhad’ını yazmak

Ferhad ile Şirin hikâyesini çocukken ilk kez halamdan dinlemiştim. Erzurum’un merkez köylerinden Umudum’daki Kalor Kayası’ndan söz ederek, Ferhad’ın kayaları delip ovaya su getirdiğini, hikâyenin burayla özdeşleştiğini anlatmıştı.

1960’lı yılların ortası olacak sanırım.

Ferhad ile Şirin  (**) filmi Erzurum’da çekiliyor. Sinema tutkum beni film ekibinin ardına takmıştı… Bir sabah uyandığımda, kentin dışında sayılan evimizin bahçesinden, karşıdaki Tohum Islah İstasyonu’nun yeşil bayırında bu film ekibini gördüm gene. Soluğu orada aldım. Ferhad’ı oynayan Tunç Oral, yeşil gözleriyle gülümsüyordu. Bir çadıra girmiş, Ferhad giysilerini giyip çıkmıştı. Elinde saati, yüzüğü vardı… Film setinin seyircisi kesilmiştim. Bir ara bunları tutmamı istemişti… Çekilecek kavga sahnelerinin provalara yapılıyordu. Bildiğim hikâyeden izler olmasa da, orada görünen sinemanın gerçeği beni etkilemeye yetmişti.

Sonradan o filmi sinemada izleyemedim. Ama Ferhad ile Şirin’in öyküsü bende iyice yer etti… Öyle ki, gidip o kayalık yeri incelediğimi, açılan oyuntulara çıktığımı hatırlarım… Hayalimde o dağdan akacak suyun ovaya nasıl indiğini canlandırmıştım. Ama daha da ötesi, kayalığa gelen su güzergâhının nerelerden aşıp buraya vardığını da düşünerek, yolu aşarak yukarı çıkıp uzunca bir süre yürüdüğümü hatırlarım.

Yıllar sonra, 1976-77 sezonunda, İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları Üsküdar Sahnesi’nde Nâzım Hikmet’in aynı adlı oyununu izlemiş, sonra da oyunun metnini okumuştum.

İmkânsızlığın öyküsüydü bu benim için. Sevip kavuşamamanın, aşkın aşkınlığının öyküsü… Ferhad, birçok şeyi göze alıp aşkı için imkânsız olanı gerçekleştirmişti. Oysa, ben, o hikâyenin anlatıldığı yörenin çocuğu olarak; Ferhad gibi olsam, Kerem gibi yansam da, o imkânsız olana sırtımı dönüp modern dünyaya kanat açmıştım.

İlknur Özdemir ile Adnan Binyazar benden halk hikâyesi yazmamı isteyince, yapılan listeden ilk seçimim Ferhad ile Şirin oldu. Çocukluğumun izlerinin yanı sıra, kendi Ferhad’ımı yazma isteğim de belirleyiciydi… Bu hikâye, her dönem dilden dile, yazıdan yazıya geçmiş, her yazıp anlatan da kendi Ferhad ile Şirin’ini dillendirmiş. Ben de öyle yaptım. Kendi Ferhad ile Şirin’imi anlattım…

(*) Ferhad ile Şirin, Feridun Andaç; 1. Basım: 2007, Merkez Kitaplar, 100 s.; 2. Basım: Doğan Egmont, 2014, 

(**) Ferhad ile Şirin, Tunç Oral-Nuran Aksoy, Yönetmen-Senaryo: Nuri Akıncı, 1966

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (3 Kasım 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r