
Han Kang’ın romanları, okuru olayların peşinden koşturan metinler değildir. Daha çok olayların insanın ruhunda ve bedeninde, mekanda, toplumsal ve bireysel bellekte bıraktığı izlerin ardına düşen metinlerdir. Veda Etmiyorum da bu çizgide anlatının odağına “Ne yaşandı?” sorusundan çok “Yaşananlar nasıl taşınır?” sorusunu yerleştiren bir roman. Jeju Adası’nın bastırılmış tarihsel travmasını açıklayan kronolojik bir anlatı kurmaktan kaçınarak; kar, soğuk, sessizlik ve parçalı zaman duygusu üzerinden romanı bir hafıza mekanına dönüştürüyor. Bu romanı okurken okur yalnızca bir hikayenin içine girmiyor; belgelerle değil üşüme hissiyle anlatılan suskun, bastırılmış kolektif belleğin de derinlerine ilerliyor. Bu da farklı toplumların okurlarını ister istemez kendi coğrafyalarının bellekleriyle yüzleşmeye zorluyor. Sonunda anlıyorsunuz ki Han Kang’ın Veda Etmiyorum romanı dünya halklarının evrensel acı tarihine bırakılmış ağır ve yakıcı bir kar tanesidir.
KARIN ALTINDA KALAN TOPLUMSAL BELLEK: HAN KANG’IN VEDA ETMİYORUM ROMANI
Edebiyat bazen bir hikaye anlatmaz, anlatılamayanın çevresinde dolaşır. Han Kang’ın Veda Etmiyorum romanı, tam da böyle bir dolaşmanın metni. Açıklamaya çalışan değil; açıklamanın yetmediği yerde duran, gösteren değil; duyumsatan, büyük cümlelerle konuşmayan, küçük ayrıntılarla yarayı görünür kılan, sözcüklerin arasındaki o uzun, acılı ve sıkıntılı boşluğu dolduran bir roman. Okura olayların ardışıklığını değil belleğin düzensiz ritmini sunar. Bu ritim kimi zaman bir rüya kırıntısı, kimi zaman sisli bir gerçeklik kimi zaman da cümlelerin içine yerleşen suskunluk olarak belirir. Roman, ana karakterlerin bireysel acılarının izinden giderek toplumsal belleğe ulaşır. Üstelik ulaşılan bu belleğin sadece yazarın toplumuna ait olmadığının kendi toplumunuzun acı, şiddet, baskı geçmişine çokça benzediğinin ayırdına varırsınız.
Veda Etmiyorum, şiddetin artçılarının zamandan bağımsız insan hayatında nasıl sürüp gittiğini, nasıl bir iklim gibi dolaştığını gösteren bir roman. Bu kitapta geçmiş, geçmişte kalamaz. Bugüne sızar; bedeni ve dili ele geçiren bir yara gibi durmaksızın sızlar ve bu sızı, anlatı aracılığıyla geleceğe sıçrar.
BİR TARİHİN ÜZERİNE ÇEKİLEN ÖRTÜ: JEJU 4.3 VE BASTIRILMIŞ BELLEK
Romanın arka planında Jeju Adası’nın trajik tarihi yer alır: Jeju 4.3 Olayları. Bu olaylar Güney Kore tarihinin uzun yıllar boyunca suskunlukla çevrelenen travmalarından biridir. 3 Nisan 1948’de başlayan süreç, adada geniş çaplı bir devlet şiddetine dönüşmüş; çok sayıda sivil yaşamını yitirmiş, köyler yakılmış, insanlar kaybedilmiş, aileler parçalanmıştır.
Ancak Jeju 4.3’ün yıkıcılığı yalnızca yaşananlarla sınırlı değildir. Ardından gelen dönem, olayın uzun yıllar konuşulamaması, travmanın büyük bir baskıyla kamusal alandan dışlanması, kurbanların ve yakınlarının damgalanmasıyla örülmüştür.
Bu nedenle Jeju 4.3 yalnızca tarihsel bir olay değil, aynı zamanda yakıcı bir suskunluk belleğidir. Kimin acısının “kabul edilebilir” kimin acısının “görünmez” olduğu gibi sorular etrafında şekillenen bir bastırma düzeni. Han Kang’ın romanı da bu baskınınnın ruh halini duyurarak ilerler. Okur bir noktada şunu sezer: Travma yalnızca yaşanan durumun değil, aynı zamanda korkuyla susmaya zorlanmanın, dilsiz bırakılmanın da ürünü.
Han Kang olayın kendisini değil, olayın bıraktığı izi, o izin gündelik hayata nasıl karıştığını anlatmayı seçer. Bu yaklaşım romanı tuhaf biçimde daha gerçek kılar. Çünkü travma çoğu zaman net bir anlatıya dönüşmez; parçalıdır, düzensizdir, kendini tekrar eder. Okur da bu metinde bir şeylerin eksik kaldığını hissederek ilerler.
TRAVMANIN MEKANI : PARÇALANAN ZAMAN
Zaman, roman boyunca düz bir çizgi gibi akmaz. Geçmiş ile şimdi, rüya ile gerçek, hatırlama ile unutma iç içe geçer. Yaşam ve ölüm arasındaki sınır bile silinir. Bu geçişler bazen okuru güvensiz bir zeminde hissettirir. Okur bir yığın soruyla çevrelenir. Düş ve gerçek sıklıkla birbirinin alanına girer. Okuyucu çoğu zaman, içine girdiği atmosferi tanımlayabilmek için duraklamak ve etrafına bakmak, algılarını tetikte tutmak gereksinimi duyar. Belki de romanın asıl etkisi de buradan gelmektedir. Okur metnin içinde rahatça yürüyemez, tökezler. Bu tökezleme travmanın diliyle de uyumludur.
Zamanın parçalanması, sınır tanımamazlığı, geçişliliği romanın estetik yapısını örmek için değil, travmanın “anlatılamazlık” halini biçime taşımak, duyguyu bedene dönüştürmek, evrendeki her şeye ve her yere sinmiş olan acıyı, toplayıp birleştirebilmek, ortaya çıkarıp gösterebilmek için yapılan bilinçli bir bir tercihtir. Han Kang acıyı düzenli bir kronolojiye yerleştirip “tamamlanmış” bir anlatıya dönüştürmez. Çünkü travma tamamlanmaz; yalnızca farklı anlarda yeniden belirir. Roman da bu belirmenin ritmiyle yazılmış gibidir.
Veda Etmiyorum okuru hızlı bir duygusallığa çağırmaz. “üzül ve geç” hissi yaratmaz. Tam tersine okuru zor bir yakınlığa davet eder; tanıklığa. Buradaki tanıklık rahatlatıcı bir paylaşım değil; ağır bir temastır. Okurdan beklenen keyifle, heyecanla yapılan bir okuma hali değildir. Okur, romanın soğuğuna maruz kalır. Bu maruz kalış okuru travmanın ağır yükleriyle baş başa bırakır.
Han Kang, Jeju 4.3 gibi bir travmayı anlatırken şiddeti dramatize etmez. Kurbanları hikayeyi güçlendiren bir unsura indirgemez. Romanın en önemli başarısı, şiddeti gösteriye çevirmeden geride kalan hayatları anlatabilmesidir. Çünkü gerçek travma çoğu zaman olayın kendisinde değil, olaydan sonra başlayan uzun süreli suskunlukta yaşanır.
BELLEĞİN RİTMİ: KAR
Han Kang’ın romanında kar, sadece bir doğa olayı ya da mekanı güzelleştiren bir ayrıntı değildir. Kar belleğin çalışma biçimidir. Karın örtme hareketi unutmayı çağrıştırır. Ama kar aynı zamanda izi belli eder; bastırılan şeyin varlığını sürekli hatırlatır. Bu nedenle roman boyunca kar, iki anlamı aynı anda taşır; saklamak ve görünür kılmak.
Soğuk ise yalnızca atmosfer değildir; bedensel bir bilgidir. Üşümek romanın içinde bir duygu değil, düşünme biçimi gibi dolaşır. Okur metni okurken anlatının kurduğu dünyanın fiziksel etkisini sürekli hisseder. Kelimeler üşütür. Kar bedeni üşütürken ruhu yakar. Bu da romanın şiirselliğini güçlü kılan yanlardan biridir. Burada şiirsel olan “güzel” değil, “sarsıcıdır” Yazar acıyı süsleyerek hafifletmez, romantize etmez. Acının ağırlığını sessizlikle ve doğayla büyütür.
FISILTIYLA GELEN ACI: DİLİN KIRILGANLIĞI
Han Kang’ın dili bağırmaz. Fısıltılı, sakin, kırılgan ve şiirseldir. Veda Etmiyorum’da acı haykırarak değil, fısıldayarak büyür. Cümleler bir tür kırılganlık taşır; sanki sözcükler ağırlığın altında ezilir, soğuktan donar; dondukça kırılganlaşır. Fakat bu kırılganlık metni zayıflatmaz. Tam tersine okurun içine sızan kalıcılığı buradan gelir. Romanın etkisi ani değil; yavaş, derin ve uzun sürelidir, kalıcıdır.
Veda Etmiyorum’u okuyup kapağını kapattığınızda kitabın kendi mekanınıza boca edilmiş olduğunu anlarsınız. Kitap bitmemiştir. Veda etmek o kadar da kolay değildir.
Veda etmek bitirmeye hazır olmak demektir. Konuşup yüzleşemediğiniz, hesaplaşamadığınız hiçbir şeyi bitiremezsiniz. Bu, kişisel geçmişiniz için de toplumsal geçmişiniz için de geçerlidir.
Han Kang’ın Veda Etmiyorum romanı ölülerini gömememiş, geçmişini ardında bırakamamış, susturulmuş bir toplumun veda edemeyişinin romanıdır.

















