
Söyleşi: Ada Derin
Faruk İncioğlu’nun Alden Yayınları etiketiyle yayımlanan Tuhaflıklar adlı kitabı, öykü, deneme, anı ve iç konuşma arasında dolaşan metinleri bir araya getiriyor. İncioğlu, insanın kendisine ve dünyaya yabancılaşmasından özgürlük arayışına, çocukluğun bellekteki yerinden yaşlanmaya, yalnızlıktan yazıyla kurulan iyileştirici ilişkiye uzanan kitapta, belirli bir türün sınırlarında kalmak yerine insanın değişken hâllerinin peşine düşüyor.
Tuhaflıklar’daki metinlerin önemli bir bölümü Faruk İncioğlu’nun farklı dönemlerde kaleme aldığı yazılardan doğmuş. Zaman içinde yeniden ele alınan bu parçalar, kitapta ortak bir düşünsel ve duygusal eksende buluşuyor. İncioğlu’nun ifadesiyle bu eksenin merkezinde “bir bütün olarak insan” var: Kimi zaman bir hücrede kendi düşünceleriyle baş başa kalan, kimi zaman sisli bir gecede kendisiyle konuşan, geçmişine ve çocukluğuna dönen, yaşlanan, kaybolan ve yeniden hayata tutunmaya çalışan insan.
Kitabın adındaki “tuhaflık” da bu nedenle yalnızca garip ya da olağandışı olanı karşılamıyor. İncioğlu, söyleşimizde kavramı yabancılaşmayla ilişkilendirirken Marx, Sartre ve Camus’nün düşüncesinden açılan farklı yollara değiniyor; insanın kendisine, çevresine ve içinde yaşadığı hayata uzaklaşmasını kitabın ortak damarlarından biri olarak tarif ediyor. Çocukluğu ise zihnin daha özgür olduğu bir alan, zor zamanlarda dönülen bir sığınak olarak görüyor.
Ada Derin’in sorularını yanıtlayan Faruk İncioğlu ile Tuhaflıklar’ın ortaya çıkışından gerçek ile kurmaca arasındaki geçirgen sınıra, özgürlük ve yabancılaşmadan köy öğretmenliği günlerine ve Eleni’nin hatırasına, Sait Faik ve Tanpınar’dan Wittgenstein’a uzanan edebî ve düşünsel dünyasına kadar pek çok konuyu konuştuk. İncioğlu’nun başlangıçta bir “son” olarak gördüğü kitabın bugün vardığı yer ise söyleşinin belki de en yalın cümlesinde karşılığını buluyor: “Yazmak beni iyileştirdi.”
Tuhaflıklar’ın önsözünde kitaptaki metinlerin “ne tam anlamıyla öykü, ne tamamen deneme, ne de yalnızca iç dökümü” sayılabileceğini söylüyorsunuz. Gerçekten de kitap boyunca anı, kurmaca, deneme ve iç konuşma arasında gidip gelen bir anlatıyla karşılaşıyoruz. Bu biçim baştan verdiğiniz bir kararın sonucu muydu, yoksa metinler yazıldıkça kendi biçimlerini mi buldu?
Kitap içerisindeki metinlerin hemen hemen yarısı, benim zaman içinde kâğıtlara karaladığım yazılardan oluşuyor. Bu yazılara yenilerini eklerken, onları yeniden düzenlerken ve hepsini bir araya getirirken kitabın nasıl bir bütün oluşturması gerektiği üzerine düşündüm.

Burada insanı bir bütün olarak ele almak istedim. Çünkü insanın hayatı da tek bir biçimden oluşmuyor. Bazen sorguluyoruz, bazen bir öykünün içindeymiş gibi yaşıyoruz; bazen hayatın en dip noktalarına sürükleniyor, bazen de iç muhasebe yaparak bulunduğumuz yerden çıkmaya çalışıyoruz. Bütün olumsuzluklara rağmen hayata tutunmak için sebepler aradığımız da oluyor, hayatımız hakkında yeni kararlar aldığımız da. Bazen ise bütün çabalarımıza rağmen artık “yeter” diyebiliyoruz.
Ben de Tuhaflıkları oluştururken bu değişkenliği göz önünde bulundurdum. İsteseydim yalnızca öykülerden oluşan bir kitap yazabilirdim. Ya da sadece denemelerden, günlüklerden veya iç dökümlerinden oluşan bir kitap ortaya çıkarabilirdim. Fakat kendimi belirli bir türün sınırları içerisinde tutmak istemedim. Çünkü elimdeki ilk karalamalarda da öyküler, denemeler ve iç konuşmalar zaten yan yana duruyordu.
Ben orada, aslında bir bütün olarak insanı yazmak istedim. Bir hücrede kendi düşünceleriyle baş başa kalışını, sisli bir gecede kendisiyle konuşmasını, zaman zaman gerçek hayata dönüşünü, yaşlanmasını, kaybolmasını; eşi ve çocuğunun sayesinde yeniden hayata tutunmasını, iç muhasebesini ve bütün bunları kendi içinde anlamlandırma çabasını anlatmak istedim. Ve belki de bütün bunların sonunda insanın yeniden karanlıkla karşılaşmasını…
Bu yüzden kitabın biçimi, baştan verdiğim kesin bir karar değildi. Metinler yazıldıkça, biriktikçe ve bir araya geldikçe kendi biçimini buldu. Ben yalnızca o biçimin ortaya çıkmasına izin verdim.
Kitabın hemen her metninde “tuhaflık” başka bir görünüm kazanıyor: Bir oda, sisli bir gece, uzak bir köy okulu, yaşlılık, adalet, insanlar, hatta matematik bile “tuhaf” olabiliyor. Sizin için “tuhaf” olan nedir? Kitabın adını koyarken bu sözcüğü insanın dünyaya ve kendi hayatına yabancılaşmasıyla ilişkilendiriyor muydunuz?
Kitap içerisindeki “Bir Tuhaf Oda” öyküsünü lise yıllarımda yazmıştım. Üniversitedeki ilk yıllarımda, Ahlat Ağacı filminin senaristi; aynı zamanda yazar ve editör olan Akın Aksu, bir gazetenin mecmuasına bağlı olarak yayımlanan Beklenen adlı dergi için benden bir yazı istemişti. Ben de o sırada bu öykümü toparlayıp yeniden yayıma hazır hâle getirirken, geriye yalnızca öykünün başlığı kalmıştı.
Başlığı düşünürken o odada bulunan kişinin hâlleri üzerine düşündüm. O hâllerde olan birisi toplum tarafından nasıl sıfatlandırılabilirdi? Aklıma “tuhaf” kelimesi geldi. O yıllarda sistematik bir felsefe eğitimi almamıştım. Daha çok edebî eserler okuyan genç, hatta bir anlamda ergen bir çocuktum. Yıllar sonra kitabımı yazmaya başladığımda, o yıllarda yarı bilinçli, yarı bilinçsiz bir şekilde verdiğim bu kararın aslında doğru olduğunu düşündüm. Çünkü kitaptaki “tuhaflık”, giderek benim için bir yabancılaşma hâlini ifade etmeye başladı.
Yabancılaşma üzerine daha sistemli düşündüğümde ise Karl Marx’tan oldukça etkilendim. Marx’ın özellikle insanın kendi türsel varlığına yabancılaşması fikri benim için önemliydi. İnsanın yalnızca çevresine ya da yaptığı işe değil, kendi insani özüne, üretme ve kendini gerçekleştirme imkânına da yabancılaşabilmesi fikrini önemli buluyorum. Bu açıdan baktığımda, insanın kendi hayatının içinde yaşarken bile kendisine uzaklaşması, kitabımdaki birçok karakter ve durumla örtüşüyordu.
Fakat benim için yabancılaşma yalnızca toplumsal ya da ekonomik bir mesele değildi. Burada varoluşçu düşünürlerin açtığı başka bir alan devreye giriyor. Sartre’ın insanın başkalarının bakışı karşısında kendisini nasıl konumlandırdığına ilişkin düşünceleri ve özellikle “Cehennem başkalarıdır” sözü, insanın kendisini başkalarının gözünden görmeye başlamasıyla ortaya çıkan sıkışmışlık hâlini düşündürüyor. İnsan bazen kendi hayatını yaşamaktan çok, başkalarının onu nasıl gördüğünün içinde yaşamaya başlıyor. Bu da benim “tuhaf” dediğim insanın kendisiyle, çevresiyle ve toplumla arasındaki mesafeyi açıklamak açısından önemliydi.
Camus’de ise başka bir yabancılaşma biçimi görüyorum. Sisyphos Söyleninde insanın anlam arayışıyla dünyanın sessizliği arasındaki çatışma, yani absürd duygusu öne çıkar. İnsan anlam ister; fakat karşısında her zaman bu ihtiyaca cevap veren bir dünya bulamaz. Bu karşılaşma, insanın dünyaya karşı duyduğu bir tür yabancılık yaratır. Benim kitaptaki bazı karakterlerde ve özellikle “Bir Tuhaf Oda”daki adamda hissettiğim şey de buna yaklaşıyordu: İnsan bulunduğu yerde duruyor ama o yere, hatta bazen kendi hayatına bile tam olarak ait hissedemiyor.
Dolayısıyla Marx’ın toplumsal ve insani yabancılaşma düşüncesiyle, Sartre’ın insanın başkalarıyla ve başkalarının bakışıyla kurduğu gerilim ve Camus’nün insanın anlam arayışıyla dünyanın sessizliği arasındaki çatışmasını zihnimde bir araya getirdim diyebilirim. Bunları kitaba yazarken baştan kurulmuş bir felsefi sistem olarak düşünmedim; daha çok yazdıkça geriye dönüp baktığımda, metinlerin altında böyle ortak bir düşünsel damar olduğunu fark ettim.
Bu yüzden “tuhaf” kelimesinin kitaptaki farklı anlam ve çağrışımlarıyla metinleri oldukça iyi karşıladığını düşünüyorum. Bir oda, sisli bir gece, uzak bir köy okulu, yaşlılık, adalet, insanlar, hatta matematik bile “tuhaf” olabilir. Çünkü kitabın biçimsel çeşitliliğinin altında aslında ortak bir zemin var: yabancılaşma, kendine ve çevreye duyulan mesafe, başkalarının bakışıyla yaşamanın yarattığı gerilim ve insanın kendi iç dünyasıyla kurduğu çatışmalı ilişki.
Tuhaflıklar’da kişisel yaşantıyla kurmaca arasındaki sınırı özellikle belirsiz bıraktığınız bölümler var. Anlatıcı bir yerde çocukluğunu anlatırken okura, anlattıklarını gerçekmiş gibi dinlememesi gerektiğini söylüyor; başka yerlerdeyse yaşanmışlık duygusu oldukça güçlü. Bir yazar olarak kendi hayatınızdan edebiyata malzeme taşırken gerçekle kurmaca arasındaki mesafeyi nasıl belirliyorsunuz? Hatırladığımız bir şey, yazıya geçtiği anda ne ölçüde hâlâ “gerçek” kalıyor?
Benim için kişisel yaşantıyla kurmaca arasındaki sınır, yazmaya başladığım anda zaten kendiliğinden değişmeye başlıyor. Yaşadığım bir şeyi edebiyata doğrudan aktarmıyorum. Hatırladığım, hissettiğim ve zihnimde yeniden kurduğum şey, yazıya geçtiği anda başka bir biçim kazanıyor. Bu nedenle Tuhaflıklar’daki bazı metinlerde yaşanmışlık duygusunun güçlü olması, onların bütünüyle yaşanmış olduğu anlamına gelmiyor.
Hatta bazen gerçeğin kendisinden çok, gerçeğin bende bıraktığı iz edebî açıdan daha önemli oluyor. Bir anıyı olduğu gibi aktarmak yerine, o anının bende uyandırdığı duyguya, düşünceye veya çağrışıma yöneliyorum. Oradan itibaren de kurmaca devreye giriyor. Karakterler, mekânlar, olaylar değişebiliyor; bazen gerçek bir yaşantının içine tamamen kurmaca bir unsur yerleşebiliyor.
Kitapta anlatıcının okura “Bunları gerçekmiş gibi dinlemeyin” demesi de biraz bununla ilgili. Çünkü anlatıcıyla benim aramdaki mesafeyi korumak istedim. Anlatıcının söyledikleri benim hayatımdan izler taşıyabilir ama anlatıcı doğrudan ben değilim. Kendi yaşantımdan yola çıksam bile onu yeniden biçimlendiriyor, başka bir bağlama taşıyor ve edebî bir gerçekliğin parçası hâline getiriyorum.
Bu anlamda benim için gerçek ile kurmaca birbirinin karşıtı değil. Gerçek, edebiyatın hammaddesi olabilir; fakat yazıya geçtiği anda artık aynı gerçek olarak kalmaz. Hatırladığımız bir şey bile hafızamızda yeniden kurulmuş bir şeydir. Yazarken ise bir kez daha dönüşür. Bu yüzden yazıya geçen bir hatıranın ne kadarının “gerçek” kaldığı sorusuna kesin bir cevap vermek zor.
Belki de Tuhaflıklar’ın biçimsel çeşitliliğinde olduğu gibi burada da kesin sınırlar koymak istemedim. Bir önceki soruda sözünü ettiğimiz yabancılaşma duygusu biraz da burada ortaya çıkıyor: İnsan kendi yaşadığı şeye bile zamanla belli bir mesafeden bakabiliyor. Ben de yazarken o mesafeyi koruyorum. Yaşadığım şeyden hareket ediyorum ama sonunda yazdığım şey artık yalnızca benim yaşadığım şey olmaktan çıkıyor. Okurun kendi gerçekliğiyle buluşabileceği bir edebî gerçekliğe dönüşüyor
“Bir Tuhaf Yaşam”da kapatılma, zaman duygusunun kaybolması, korku ve yoksunluk üzerinden ilerleyen yoğun bir iç hesaplaşma var. “Bir Tuhaf Adalet” ve “Bir Tuhaf An”da da özgürlük, adalet, pişmanlık ve umut meseleleri yeniden karşımıza çıkıyor. İnsanın dış dünyayla ilişkisinin sınırlandığı bu anlarda zihnin daha çok çalışması sizin anlatınız açısından neden önemli? Özgürlük meselesinin Tuhaflıklar’ın temel damarlarından biri olduğunu söyleyebilir miyiz?
İnsan dış dünyayla ilişkisinin sınırlandığı anlarda, ister istemez kendi iç dünyasıyla daha yoğun bir ilişki kurmaya başlıyor. Dışarıdaki hareket alanı daraldıkça zihnin hareket alanı genişleyebiliyor. Benim için “Bir Tuhaf Yaşam”daki kapatılma hâli biraz da bununla ilgili. Oradaki kapatılma yalnızca fiziksel bir durum değil; insanın zamanla, korkuyla, yoksunlukla ve kendi düşünceleriyle baş başa kalması anlamına da geliyor.Aslında insanın dış dünyadan uzaklaştığında kendisiyle karşılaşması kaçınılmaz hâle geliyor. Kitabımda da bununla alakalı bir cümle var:”Ne de çok rüya görür imiş insan?” diye.
Günlük hayatın içinde bizi sürekli meşgul eden şeyler, bir anlamda kendi iç sesimizi duymamızı engelliyor. Fakat bu imkânlar ortadan kalktığında insan geçmişini, seçimlerini, pişmanlıklarını, korkularını ve geleceğe ilişkin beklentilerini daha fazla düşünmeye başlıyor. Bu nedenle kapatılma hâli benim anlatımımda yalnızca bir mahrumiyet değil, aynı zamanda yoğun bir iç hesaplaşma alanı oluşturuyor.
“Bir Tuhaf Adalet”te özgürlük ve adalet arasındaki ilişkiyi, “Bir Tuhaf An”da ise insanın bir anın içinde geçmişiyle ve geleceğiyle kurduğu ilişkiyi düşündüm. Bu metinlerde özgürlük benim için yalnızca dışarı çıkabilmek ya da herhangi bir engelle karşılaşmamak anlamına gelmiyor. İnsan fiziksel olarak özgür olsa bile zihinsel olarak kendisini ne kadar özgür hissediyor? Kendi korkularından, geçmişinden, alışkanlıklarından ve başkalarının beklentilerinden ne kadar bağımsızlaşabiliyor? Asıl mesele biraz da burada. Bir de modern dünyamızda bu daha çok zor gibi geliyor. Zihnimizin artık özgür olmadığını düşünüyorum. Marx’daki yabancılaşmayı farklı bir yönüyle, şu an o kadar doğru buluyorum ki. Hatta bir bülümüm de buna atıfta bulundum: “Kır zincirlerini!”
Bu nedenle özgürlüğün Tuhaflıklar’ın temel damarlarından biri olduğunu söyleyebiliriz. Fakat kitap boyunca özgürlüğü tek başına bir sonuç olarak değil, insanın kendisiyle ve dünyayla kurduğu ilişkinin bir problemi olarak ele aldığımı düşünüyorum. Yabancılaşma konusunda konuştuğumuz gibi, insan bazen kendi hayatının içinde bile kendisini kapatılmış hissedebiliyor. Dolayısıyla dışarıdaki kapılar kadar, insanın kendi içinde kapattığı kapılar da önemli. Wittgenstein’ın bir sözü de beni bu nokta da çok etkilemiştir: “Bir insan kilitli olmayan, ama içeriye doğru açılan bir kapıyı boyuna itiyor, (içeri) çekmek aklına gelmiyorsa, oda da hapistir.”
Belki de bu yüzden kitapta dış dünyanın daraldığı anlarda zihnin daha fazla çalışmasına yer verdim. Çünkü insanın hareket edemediği yerde düşünce hareket edebilir. Bedenin sınırlandığı yerde zihnin sınırlarını sorgulamaya başlaması, benim için özgürlük meselesinin en önemli taraflarından biri.
“Bir Tuhaf Okul”, kitabın hem anlatı alanını genişleten hem de güçlü bir yaşanmışlık duygusu taşıyan bölümlerinden. Dokuz öğrencili bir köy okulu, bulunamayan ders kitapları, soba, ağır kış koşulları ve çocuklarla kurulan ilişki derken başlangıçtaki çıkışsızlık duygusu giderek başka bir hayat deneyimine dönüşüyor. Üstelik Eleni’nin hikâyesi bu bölümün içinde ayrı bir duygusal iz bırakıyor. Bu metnin ve özellikle Eleni’nin sizin kişisel belleğinizde nasıl bir yeri var? Aradan zaman geçtikten sonra bunları yazıya dönüştürmek size ne hissettirdi?
“Bir Tuhaf Okul” benim için kitabın en kişisel metinlerinden biri. Çünkü oradaki okul, çocuklar ve yaşananlar yalnızca kurmaca bir dünyanın parçaları değil; benim öğretmenlik deneyimimin, gözlemlerimin ve o dönemde biriktirdiğim duyguların da izlerini taşıyor. Başlangıçta on olan, sonra öğretmen olmadığı için başka bir okula geçen öğrenciden sonra, dokuz öğrencili o küçük okul; ilk bakışta imkânsızlıkların ve yalnızlığın hâkim olduğu bir yer gibi görünse de zamanla çocuklarla kurulan ilişki, bütün bu koşulların önüne geçiyor.
Aradan zaman geçtikten sonra bunları yazıya dönüştürmek benim için biraz da geçmişle yeniden karşılaşmak oldu. Yaşarken sıradan görünen bazı ayrıntıların, zaman geçince hafızada bambaşka bir anlam kazandığını fark ettim. Sobanın başında geçen günler, çocukların davranışları, okulun imkânsızlıkları ve Eleni gibi ayrıntılar zamanla birer hatıradan çıkıp benim için bir hayat deneyimine dönüştü. Yazmak da bu deneyimi yeniden yaşamak değil, ona uzaktan bakabilmek imkânı verdi. Sanırım metnin bende bıraktığı en güçlü duygu da bu: Geçmişi değiştiremiyoruz ama ona yeniden bakarak anlamını değiştirebiliyoruz.
Eleni ise bu belleğin benim için en özel yerlerinden birinde duruyor. Onu yalnızca hikâyedeki bir köpek olarak düşünmüyorum. Eleni, o dönemimdeki yalnızlığımı, masumiyetimi ve insanla hayvan arasında kurulabilen o karşılıksız bağı temsil ediyor. Bu yüzden onun hikâyesini yazarken yalnızca bir olayı hatırlamıyordum; aslında o dönemdeki kendime, o okula ve oradaki hayata yeniden dönüyordum. O hayatımı çok özlediğimi fark ettim ve yazarken artık bu kişisel deneyim benim için de bir hayal gibi gelmeye gelmişti. İşte tam da bu metni yazarken, kitabımla özdeşleşen, özsözümdeki cümle aklıma geldi: “Bazen en gerçek şey, en tuhaf olan şeydir.”
Kitap boyunca çocukluk sık sık geri dönüyor. Bazen bir pencere kenarı, bazen anne, okul, ilk karne ya da geçmişten kalan bir görüntü bugünün ortasında beliriveriyor. Buna karşılık ölüm, yaşlanma ve zamanın geçişi de metinlerin hemen arkasında duruyor. Çocukluğa dönüş sizin için kaybedilmiş bir zamana duyulan özlem mi, yoksa bugünkü “ben”i anlamanın bir yolu mu? Belleğin sizin yazınızdaki yerini nasıl tarif edersiniz?
Çocukluk benim için yalnızca özlem duyduğum bir dönem değil; hayatım boyunca zorlandığım zamanlarda döndüğüm bir yerdir. Çok ağır şeyler yaşadığımda bazen bir hayal kurarım, bazen de çocukluğuma kaçarım. O an yaşadığım durumdan tamamen kurtulamasam da bir süreliğine uzaklaşabilmek bana iyi gelir. Yazıda da biraz bunu yapıyorum.
Bir de çocukluk bana özgürlük duygusunu hatırlatıyor. Zihnimin en özgür olduğu dönemin çocukluğum olduğunu düşünüyorum. Dünyayı henüz bu kadar fazla sınır, sorumluluk ve zorunluluk üzerinden görmediğim bir dönemdi. Bu yönüyle çocukluğa baktığımda, Marx’ın sözünü ettiği ilkel komünal toplum düşüncesi gibi de geliyor bana. Bireyin bugünkü anlamda bu kadar ayrışmadığı, sahip olma ve rekabet ilişkilerinin henüz bu ölçüde belirleyici olmadığı bir dönem fikri var. Çocukluk benim zihnimde bunun kişisel bir karşılığı gibi duruyor. Elbette ikisi aynı şey değil; benim için daha çok bir çağrışım.
Bu yüzden kitapta çocukluğa dönüşler sadece geçmişe duyulan bir özlem değil. Bazen bugünün ağırlığından kaçmak, bazen de zihnimin daha özgür olduğu o hâle yeniden yaklaşmak. Bellek de burada devreye giriyor. Küçük bir görüntü, bir mekân, annem, okul ya da bir çocukluk anısı beni oraya götürebiliyor. Ben de yazarken bunun peşinden gidiyorum.
Dolayısıyla çocukluk benim yazımda hem bir kaçış alanı hem de bugünkü beni anlamaya çalıştığım bir yer. Geçmişe dönüp orada kalmak istemiyorum; ama oraya dönmenin bugünü daha katlanılır ve daha anlaşılır hâle getirdiğini düşünüyorum. Aslında özgürlüğüme kaçıyorum.
Kitabın sonlarına doğru metinlerin de giderek kısaldığını ve yoğunlaştığını görüyoruz. “Bir Tuhaf An” birkaç kısa parçayla ilerlerken “Bir Tuhaf Son”da anlatıcı artık okuyamadığını, yazamadığını, kelimelerini kaybettiğini ve kendisine yabancılaştığını söylüyor. Bir kitabın yazının tükenişini anlatan bir metinle sona ermesi oldukça dikkat çekici. Tuhaflıklar’ı özellikle böyle bir noktada bitirmek istemenizin nedeni neydi? “Bir Tuhaf Son” sizin için bir kapanış mı, yoksa yeniden yazmaya başlamadan önceki bir eşik mi?
“Bir Tuhaf Son”u yazdığım dönemde gerçekten bunun benim için bir son olduğunu düşünüyordum. Yazarken kelimelerin giderek yetmediğini, söyleyeceklerimin tükendiğini hissediyordum. O dönem bir daha yeni bir eser yazmak istemeyeceğimi düşünüyordum. Bu nedenle kitabın da benim için bir anı olarak kalmasını istiyordum. Daha doğrusu benden bir anı kalmasını istiyordum. Bir çeşit manevi intiharımdı bu yazılar.
Fakat şu an ki noktada, aslında o dönemde yazmaya ihtiyacım vardı. İçimde birikenleri yazmak, yaşadıklarımı ve düşündüklerimi bir yere koyabilmek bana iyi geldi. Bir anlamda yazmak beni iyileştirdi. Şimdi geriye dönüp baktığımda bunu daha açık görebiliyorum.
Bugün ise aynı şeyi düşünmüyorum. Hâlâ yazmaya ihtiyacım olduğunu hissediyorum ve iyileşmeye devam etmek istiyorum. “Bir Tuhaf Son” bu yüzden benim için artık kesin bir son değil. Daha çok, o dönemdeki hâlimin bir kaydı. O zaman gerçekten son olduğunu düşünmüştüm; bugün ise yazının benim hayatımda devam etmesini istiyorum. İyileşmek için, çünkü çok fazla şey var dünyamızda ve bu bana ağır geliyor.
Belki de insanın bazı dönemlerde söylediği “artık bitti” cümlesi gerçekten bir bitiş değil, sadece o anki hâlinin ifadesidir. Belki de yeni bir başlangıcının.
Metinlerde Ahmet Hamdi Tanpınar ve Sait Faik’ten Descartes’a, Necip Fazıl’a kadar farklı edebî ve düşünsel göndermelerle karşılaşıyoruz; ama bunlar çoğunlukla gündelik hayatın ve anlatıcının zihinsel akışının içinden beliriyor. Biraz da sizin edebiyat hayatınızdan söz ederek bitirelim: Yazarlığınızı besleyen yazarlar, şairler ve düşünürler kimler? Bugün dönüp baktığınızda Tuhaflıklar’ı kendi yazarlık serüveninizin neresinde görüyorsunuz ve bundan sonra nasıl metinler yazmak istiyorsunuz?
Edebiyat alanında özellikle Sait Faik’in bende çok büyük bir etkisi var. Lise yıllarımda otobüs bilet paramla Sait Faik kitabı almak için otobüse binmez, yürüyerek gider gelirdim. O parayla her hafta bir öykü kitabı alırdım. Emin olun bu olayda bir abartı değil, röportajı süslemek gibi bir amacım da yok. Elim ekmek tutmaya başladığında —son üç dört yıldır bunu yapamıyorum— sırf Sait Faik’ten dolayı Burgazada’ya senede bir uğrardım.
Ahmet Hamdi Tanpınar da benim için çok farklı bir yerde. Özellikle “Abdullah Efendi’nin Rüyaları” kitabını çok önemsiyorum. Ahmet Muhip Dıranas, Oğuz Atay, Dostoyevski, Peyami Safa, Çehov ve Kafka da beni etkileyen yazarlar arasında.
Düşünce anlamında ise Marx, Camus, Sartre, İbn-i Rüşd, Wittgenstein ve Schopenhauer gibi isimlerden etkilendim. Mesela Wittgenstein’ın dil ve anlam üzerine düşünceleri benim için önemliydi. Yazarken düşünceyi mümkün olduğunca kısa,açık, sade ve öz bir şekilde ifade etmek istedim. Fakat kitabı bugün yeniden okuduğumda, bazı yerlerde sade olmaya çalışırken tam tersine bir karmaşıklığa yol açtığımı da fark ediyorum.
Aslında yine bu bağlamda bir kitap daha çıkarmak istiyorum. Sonrasında ise biraz bu özgürlüğü kısıtlayıp daha belirli edebi türlere yönelmek istiyorum. Fakat şuan bunlar sadece bir düşünce. Yazarlık serüvenimin de çok başındayım. Çok eksiğim var. Kendimi geliştirmem gerektiğini de biliyorum. Yazamaya devam edersem eğer kendimi de geliştirmek istiyorum. Hem edebi hem de ruhsal olarak.

















