Fanzin: Demli çay | Betül Keskin

Şubat 25, 1980

Fanzin: Demli çay | Betül Keskin

modiglianiBir durak önceden inip, birbirinden çirkin binaların önünden, iğde kokularına doğru yürüdüm yine. Alemdar sokak, Ankara’nın en eski sokaklarındandır. Çok değil, bundan on sene önce, buram buram samimiyet ve kurabiye kokan, bir iki katlı evlerden oluşan bu mahallenin sakinleri, uyanık müteahhitlerin vaatlerine dayanamayıp kıydılar masumiyetlerine. Çoğu kafası önüne eğik, aceleci adımlarla yürüyen ifadesiz insanlar geçiyor sağımdan solumdan. Ne hissettiklerini, düşündüklerini kestirmek zor çünkü yüzleri yok gibi. Mutlu değiller, kesin. İçimden ‘müstahaktır size’ demek gelse de içimdeki bu sesi bastırıyorum.

Halamın evi, iki yanı yedişer katlı ucube beton yığınlarının arasında tek başına senelerdir mücadelesini verir. Bu sarı ev, küçük bahçesindeki iğde ağaçlarından güçlükle seçilir. Mahallenin tüm kedilerinin mabedidir. Halam yemeklerini, sularını asla unutmaz onların. Soğuk kış gecelerini geçirmeleri için de bahçenin çeşitli köşelerinde, dışı naylon, içi kumaş kaplı kutular vardır. Dışarıda hızla değişen dünyaya ayak uyduramayan halam da ev de içine dönüktür, sessiz, gizemli ve asil.

Kırmızı demir bahçe kapısını açar açmaz, iğdenin yoğun kokusunu ciğerlerime çekip, önce sarmana sonra iki tekir sevgiliye selam verdim. Küçük bahçenin ortasında taşlarla çevrilmiş bir kum havuzunda pembe, sarı güller ekili. Beş ay önce okuduğum bir kitaptaki güllerle konuşan kadından etkilendiğim için artık durup güllere de selam veriyorum tek tek. ‘Nasılsınız Sarı Güller? Neden bugün boynunuz bükük Pembe Güller?’

Ben daha çalmadan kapıyı açtı halam. Hiç boyatmadığı gümüş saçlarını her zamanki gibi ensesinde topuz yapmıştı. Sadece kan kırmızısı rujlu dudaklarıyla değil bütün yüzüyle gülüyordu. Gülümsemesine gülümseyerek cevap verdim, boynuna sarılıp hiç değiştirmediği Eden marka parfümünün kokusunu içime çektim. Küçük mutfağındaki yuvarlak iki kişilik masasında aldım yerimi. Evi havuçlu kek kokusu sarmıştı. Tarçın, vanilya, havuç aroması tüm evi dolaşıp bana güven duygusu olarak dönüyordu.   O koku bana bu çatı altında asla hayal kırıklığı yaşamayacağımı, halamın beni hep böyle kan kırmızısı seveceğini hissettirir. Beni hiç yanıltmaz güneş gülüşü. Ben masada yerimi aldıktan üç dakika sonra bir dilim kek ile açık mavi ince porselen fincanda çayım önüme koyulur. Genellikle ben anlatırım, halam önce gözleriyle sonra etli dudaklarıyla anlattıklarıma güler. Oturduğumuz yuvarlak cam masa bahçeye bakan küçük mavi ahşap pervazı olan perdesiz pencerenin önünde durur.

“Bir gün güller cevap verecekler bana hala. Hissediyorum. Tam ortadaki sarıdan çok ümitliyim,” dedim başımla gülleri işaret ederek.

Mutfak penceresinin önündeydik. Halam da aynı yöne bakıyordu.

“Bence cevap veriyorlar ama sen duymuyorsun kızım,”  dedi, “Duyabilmek için biraz zamana biraz da aşka ihtiyacın var.”

“Ben kapattım o defteri”

Hemen çattı kaşlarını masaya uzanıp gümüş kedi işlemeli tabakasını aldı. Önceden sarıp hazırladığı sigaralarından birini çıkartıp yaktı. Oturduğu yerden pencerenin kolunu kavrayıp, camı açtı. İçerideki havuçlu kek kokusuyla, dışarıdan gelen iğdelerin kokusu birleşiyordu. İkimizi de gülümsetmişti bu.

“Tamam tamam, kapatmadım kızma hemen. Beklemedeyim.”

Birdenbire halamın yüzünden belli belirsiz bir gölgenin geçtiğini hissettim. Beni karşıladığındaki gibi değildi.

Şimdi dudaklarıyla gülüyor bana. Gözlerindeki bulutu fark edip susuyorum hemen. Ben sorsam anlatmaz. Bir süre gözlerimizi birbirimizden kaçırarak, önümüzdeki fincanla oynuyoruz ikimiz de. Arada bir bahçeye çeviriyoruz bakışlarımızı, cama vuran güneşten kamaşan gözlerimizi kısarak. Neden sonra benden bir şey istediğini ve onu takip etmemi istiyor. Dimdik yürüyen ince, zarif bedenini takip ediyorum. Yaşlandı artık, canım güzel halam. Yürüyüşünden, yüzünden değil de gözlerinden anlıyorum artık yaşlandığını. Ben doğduğumdan beri yalnız o. Bir kere olsun şikâyet ettiğini duymadım ama ince uzun parmaklarıyla dudaklarına götürdüğü sigarasından, o dumanı içine çekişinden yalnızlığını bilirim ben. Dudaklarının arasından çıkan ince dumanı izleyişinden canının acısını bilirim.

“Kızım, biz bu çirkin dünyaya aşk için gönderildik. Aşk olmazsa, yaşamak için pek de sebep kalmaz. Her şeyden vazgeç ama aşktan asla,” der her fırsatını bulduğunda. Çok merak ederim bu kadar aşk diyen bir kadın nasıl bir aşk yaşadı diye. Hiç anlatmadığı halde biliyorum muhakkak var bir aşk hikâyesi ama hiç soramadım. Sanki sorsam canını acıtır, yalnızlığını yüzüne vururum gibi gelir. Çekinirim onun kalbini kırmaktan.

“Gel benimle kızım,” dedi, “gel bak sana neler göstereceğim.”

Çayımdan bir yudum alıp ayağa kalktım. Halam bu sırada koridora çıkmıştı bile.

Bodrum katında daha önce hiç girmediğim, depo olarak bildiğim küçük odanın, boyası yer yer dökülmüş ahşap kapısının önüne geliyoruz beraber. Paslı asma kilidi avucunun içine aldığında, ellerinin titrediğini fark ediyorum ve içim acıyor birden. Kilidi diğer elindeki küçük anahtarla açıyor ve yüzüme vuran ekşi nem ve toz kokusuyla öksürüyorum. Halam uzanıp kapının yanındaki düğmeye basınca, oda aydınlanıyor. Tek başına sallanan çıplak ampulün etrafında bir toz kümesi uçuşuyor. Odadaki kutuların, ahşap sandığın üzeri de bir toz örtüyle kaplanmış. Sadece yer yer fark edilen bardak izlerinden ve oraya buraya dökülmüş küllerden halamın ara sıra buraya girip vakit geçirdiğini anlıyorum. Genzimi sürekli temizleme ihtiyacı duyuyorum, yüzümü ekşiterek. Hayatımda ilk defa bu evde huzur çağrıştırmayan bir koku duyduğumu fark ediyorum. Duvar boyunca dizilmiş gri kumaştan yapılmış, fermuarlı dolapların önünde beraber duruyoruz.  Önce uzun uzun dolaplara bakıyor sonra da sorgulayan gözlerime bakıp dolapların içinde kıyafetler olduğunu, otuz senedir bu fermuarları açmadığını söylüyor.  Şaşkınlıkla yüzüne bakarak,

“Halacığım, bu kadar süredir…nasıl olur….ben….” bir şeyler geveliyorum.

İçindeki kıyafetlerin renklerini, cinslerini, desenlerini ruhuna kazınmış şekilde biliyor. Kendi ince uzun parmaklı elleriyle dizmiş onları tek tek. Dizmiş, kaldırmış, saklamış. Başıyla kapıyı işaret ediyor.

Sessizce tekrar mutfağa çıkıyoruz, çaylarımızı tazeliyor ve sigaralarımızı karşılıklı yakıyoruz. Dudaklarından çıkan dumanı izlerken anlatmaya başlıyor.

“Bir adam sevdim,” diyor, “ince, uzun, esmer. Yakışıklı mıydı bilmem ama teni sabun kokardı. Gözleri demli çay tadındaydı. İnsanın hiç gözlerinin tadı olur mu? Onunkilerin vardı. Dudaklarını oynatmadan gülümserdi, o demli çay tadındaki gözleriyle. 35 yaşındaydım. Daha önce de sevmiştim ama insan hep son sevdiğini en çok sevdiğini sanır. Ben de en çok onu sevdim. En son onu sevdim ya, tek onu sevdim.  Hafta da iki üç gün gelirdi, oturur kitap okurdu bana. O okur ben dinlerdim. O hep bir kadeh kırmızı şarap, ben de çayımı içerdim. Aslında ne gözlerini, ne tenini, ne de esmer ellerini sevdim en çok. Ben en çok onun sesini sevdim. Bana ‘Günaydın sevdiğim’ diyen, kitap okuyan,  en çok da adımı söyleyen sesini sevdim. Evlenecektik. Beraber hayaller kurduk, eşyalar aldık. Onun kıyafetlerini benim kıyafetlerimin yanına beraber astık. Onun gömleği benim elbiseme değdi.”

Eliyle kalbini tutuyor, sanki bedeninden dışarı çıkacak da, eliyle engel oluyor. Birer sigara daha yakıyoruz.

“Sonra bir gün gelmedi, ertesi gün de gelmedi. Ondan sonra hiçbir gün gelmedi. Önceleri ona bir şey oldu diye aklım çıktı ama iyi olduğunu öğrendim. Ne tuhaf ki ona bir şey olmaması belki de olmuş olma ihtimalinden daha çok canımı acıttı. İki ay sonra evlendiği haberi geldi. Gittim bu dolapları aldım. Kendi ellerimle dizdim hepsini. Belki döner diye mi yakmadım, atmadım bilmiyorum. Belki evin en kuytu köşesine koydum ki, kalbim de ki en kuytu yerde de kalsın diye acısı. Kim bilir atsaydım, belki içimden de atardım onu. Atmadım, kaldı. Ölmüş iki hafta önce. Ortak bir arkadaşımız vardı, o getirdi haberi. Evlendiğini de ondan duymuştum. Ölüm haberine üzüldüm mü? Bilmiyorum kızım. İçim o kadar uzun zamandır yanıyor ki, daha fazla yanması mümkün değil belki de. Senden isteğim, ben de gidince, kimsenin haberi olmadan yak dolaptakileri. Senden başka kimse bilmesin içimde bir adamla öldüğümü.”

İçimde dayanılmaz bir ağlama isteği uyanıyor. Halamın acısını yüreğimde hissediyorum. Sadece “Halam,” diyebiliyorum. Uzanıp eteğinin üstünde birleştirdiği buz kesmiş ellerini avucumun içine alıp, önünde dizlerimin üzerine çöküp, başımı kucağına yerleştiriyorum. Ellerini avucumdan kurtarıp, saçlarımı okşuyor.

“Kekini bitiremedin güzel kızım. Paket yapayım eve götür. Akşam kitap okurken yersin,” diyor sesi titreyerek. Eteğinin küçük cebinden asma kilidin anahtarını çıkartıp, avucumun içine yerleştiriyor. Avucumu kendi elleriyle kapatıp, eğilip alnımdan öpüyor.

Yüreğimde halamın sevdası ve demli çay tadında gözleri olan adam ile iğde kokularından uzaklaşarak yürüdüm. Öğlen sağımdan solumdan geçen yüzsüz insanlardan biri gibi görünüyordum yüksek ihtimalle. Ne kedilere ne de güllere veda edebilmiştim çıkarken bahçeden.  O dolapların fermuarlarını açacağım günün hiç gelmemesini dileyerek yürüdüm. Bir daha bu dolaplardan hiç bahsetmeyeceğimizi bilerek.

Betül Keskin – edebiyathaber.net (6 Kasım 2015) 

Yorum yapın