Masthead header

Fanzin: Bir hayat | Zeyno Engin Vural

çorum-kaloriferi_213219Sanki azara, sopaya gelmez arsız sıpanın teki, yukarılardan bir yerden silkeleye savura kaztüyü yastığını boşaltıyormuş gibi yağıyordu kar. Yastık efsunlu muydu neydi, içindeki tüylerin nihayeti bir türlü gelmiyor; emektar arabanın hantal sileceklerinden çıkan o acayip gıcırtıyla, arka lastiklerdeki zincirlerden gelen takırtıların yeknesak peşrevi iyice sinirini oynatıyordu. Ara ara cama vuran araba farları ve tabela ışıkları, havada başıbozuk uçuşan beyazlıkla bir olup iyiden iyiye gözlerini yakmaya başlamıştı.  Tikkandaki (çalıştığı pavyona tikkan diyorlardı aralarında) spotlardan, cıgara dumanından, rakı buharından zaten akmıştı gözünün feri. “Ya sabır,” diye içini çekip bakışlarını, her gün kendisini evden işe, işten eve taşıyan taksici Rüstem Abi’nin dikiz aynasında sallanan “Maşallah”a çevirdi. Kahvehane sobası gibi içeriyi dumana boğan ‘Çorum Kaloriferi’nin harı yüzüne vurunca paltosunun yakasını gevşetip, kırmızı peluşla kaplı arka koltuğa daha bir rehavetle yayıldı.

Bu sefer tuttuğu ev bayağı bir uzaktaydı. Rüstem Abi de çok söylenmişti, “La şehirlerarası ütübüs mü bu meret, her gün Maltepe – Mamak arası taşıyamam gızım seni, bi çaresine bah,” demişti de Allah’tan tikkanın sahibi Hidayet Abi, “Yavaşş!” deyip, buradan ekmek yediğini münasip bir dille hatırlatmıştı  Rüstem’e. Adam da her gece ağız dolusu küfrede, söylene getirir götürür olmuştu onu. Ulan kendisi bayılıyordu sanki her gün onca yol gitmeye. Şöyle gözünü kapayıp uyuyamıyordu da. Anca “iş”ten zil zurna çıkıp sızması lazımdı ama evladı için nicedir ayarında bırakıyordu alkolü. Uyuyamayınca da bu sefer gelmişi, geçmişi ne varsa yol boyunca soluksuz aklına üşüşüyor; ipini koparmış bunca “hatıra”yı boşa koyup dolduramamaktan, doluya koyup taşırmaktan kafası o biçim boka sarıyordu iyice.

Ahh… Önceki ev pek rahattı tabii, enayiliğinden mi çıkmıştı sanki! Bir kere Maltepe’deydi yürüyerek bile gidip gelirdi. Aklı çocukta kalmıyordu. Konu komşuyla evsahibine de aynı hikayeyi anlatmıştı, “Aslan gibi beyim ‘mütaayitliğini’ yaptığı inşaatın beşinci katından düşüp Hakka kavuştu (ki vallahi kıdemli bir ‘mütaayit’ müşterisi aynı bu şekil ölüp gitmişti),  gencecik yaşımda dul kaldım, rahmetli babamın emaneti anacımla yaşayıp gidiyoruz, evladıma da sağ olsun o bakıyor,” diye. (Bir zamanlar Ankara pavyonlarının en meşhuurr şarkıcısıyken uğruna onca kabadayının biri birini vurup doğradığı  Neriman Abla’yı ‘annem’ diye tanıtırdı.) Kendisi için de “Acil hemşiresiyim, beyimin vefatinden sonra işime geri döndüm,” demişti yine. Bir şekil kurmuştu düzenini işte. Taa ki o Zekeriya denen şerrrefsiz, o dümbüklerin has kralı başına bela olup da gece gündüz evin önünde avaz avaz ortalığı yıkana kadar. Bir de tam o günlerde alt kattaki kıt akıllı bebenin seher vakti misket yutacağı, babasının da oğlanı  arabaya  attığı gibi Acil’in kapısına  dayanıp   feryat figan  “Hayriye Hemşire”yi arayacağı tutmasın mı!  Nüfustaki kaydıyla Hayriye, bu “amme sektör”üne girdiği vakit ilk patronu rahmetli Burhanettin Abi’nin verdiği adıyla  da Hayat’ın hemşireliği, kiracılığıyla birlikte gürültü patırtı içinde, tehdit kıyamet bitmişti yine. Sonra da teeeee ebesinin şeysindeki bu evi  bulmuşlardı güç bela. “İş” uzasa bile üstüne başına iyice bir “edepli” hal verip makyajını falan sildikten sonra biniyordu Rüstem’in emektar taksisine. Dünyaya geldiğinden beri “hayatımın orta yerine sıçayım” dediği çok olmuştu da, bu taşınma işi nedense fena koymuştu bu sefer. “Çocuk” senenin ortasında, bu kar kıyamette okul değiştirmişti be!

Rüstem Abi yine “Ferdi”yi takmıştı teybe; arabanın her bir aksamının ayrı ayrı çıkardığı onca karman çorman homurtu, takırtı ve gıcırtının arasında ığıl ığıl, derin derin geliyordu “Bir başka hüzün taşır bu şehrin geceleri…” diyen ağlamaklı  ses. Şöyle kuvvetli bir “offf” çekti Hayat. Huzursuzca sağ yanına doğru döndü; karanlık cama yansıyan suretiyle göz göze geldi. Rusya’dan Ukrayna’dan onca sarışın kız varken tikkanlarda,  “Sahtesini kim n’eetsin,” deyip civciv rengi uzun saçlarını siyaha boyatmış ama yeşil lenslerinden vazgeçmemişti. Bir de burnuna takıktı ya, Allah o doktordan razı olsun, adam üç otuz paraya burnuna hokka gibi öyle güzel bir şekil vermiş, dudaklarına iki silikon sıkmış, memelerini doldurmuş, manken gibi yapmıştı onu da işleri daha bir açılmış, diğer kızlar da adamın tikkanında kuyruk olmuşlardı. Neyse ki endamı yerindeydi; o kısma pek bir şey yapamıyordu doktorlar çünküm. Bir de tırnak uzatamıyorlardı, ama şu takma tırnaklar çıktı çıkalı o mesele de çözülmüş, “kaaför” Kazım’daki Zerrin ince uzun parmaklarına, masalarda kadeh falan tutarken pek bir gururla gösterdiği kıpkırmızı ojeli, aynı böyle Emel Sayın’ınkiler gibi tırnaklar yapıştırıvermişti. Dile kolay, otttuz yaşına gelmişti. Yine de emektar ablalarından şanslılardı valla; o doktor, bu kaaför derken kırkına kadar işleri idare ediyorlardı.

Ferdi Tayfur tam ense kökündeki hoparlörden “Yıldızlar da kayar,” diye inilderken şu estetik falan işlerindeki herbikesin varlığına şükredip bakışlarını camdan dışarı çevirdi Hayat. Kar hiç durmayacak gibi yağmaya devam ediyordu. Gün doğmadan önceki o efsunlu sessizlikte yollar gitgide ıssızlaşırken, aynı yolların iki – üç saate kalmadan belediye otobüslerinin, taksi, dolmuş, araba derken artık şehirde vasıta namına ne varsa hepsinin ayarsız homurtularıyla, tozu dumanıyla, koşuşturan işçi, memur, öğrenci kalabalıklarıyla bambaşka bir görünümde olacağını düşündü bir an; ama şehirdeki bu telaşlı panayırı kendi gözüyle görmesi pek vaki olmaz, çocuğu okula yolladıktan sonra kulaklarına bir top pamuk tıkayıp, kerameti dillere destan uyku hapını susuz yutar, kaç taşınmadır gözü gibi sakındığı o kara – lacivert perdelerini çektiği gibi de uykuya dalardı. Saat ikiye, üçe kadar uyurdu bazen… Sıcacık, karanlık, sessiz, yalnız… Uyurdu da arabanın içi iyice bir har sıcak olmuş, tikkan gibi dumanlanmıştı sanki.  Maazallah Rüstem Abi dalıp giderdi şimdi “tireksiyon” başında… O canım çocuk onca kadersizliğine bir de öksüz kalırdı ortalarda ya, işte buna müsaade etmesin diye didiniyordu onca.

“Abi az kapat şu kalerferi, Allah yakmış bi de sen yakma… Nefes alamıyom arkada,” diye seslendi ön tarafa doğru.

“Geldik gızım, geldik zaten… Duruyom şimdi…” dedi adam sesindeki olanca mahmurlukla.

“Ayık olmanın, kafası açık olmanın en büyük faydası anahtarı deliğe bir kere de oturtmak,” diye düşünüyordu kapıyı açarken Hayat. İki oda bir salon, bu ‘dayre’ geniş değildi ama daha büyüğüne ne gerek vardı ki hem. Eve “iş” getirmezdi zaten hiç. Sana ev açacağım, tikkan tutacağım, güzellik salonu, butik neyin iş kuracağım, yaşatacağım falan diye atıp tutan –kimisi de sözünün eriydi vallahi ama… – nicesini itelemişti zaten. Evladı için yeminliydi.

Camlar fazla güneş görmese de bütün gün uykudaydı zaten, çocuk için lazımdı güneş, ee o da okula gidiyordu zaar. Uzak, muzak derken sevmişti bu ‘dayreyi’. Bir kere apartman yeniydi, temizdi. (Maltepe’deki ev gibi, ışıkları açtıkları anda onlarca karafatmayla, hamamböceği deli divane kaçışmıyorlardı ortalıkta. Kız vallahi ‘na’ bu kadar sıçan görmüşlüğü bile vardı orada …) Kurulu dolabı, portmantosu, mutfak dolapları, eviyesi; banyoda küveti, lavabosu falan hep gıcır gıcır, yerindeydi. Kirası da yok gibi bir şeydi hem, az bir aidatıyla yaktıkça ödedikleri kombinin gaz parası geliyordu ‘ekistiradan’. O da Neriman Abla’yla evladına gani gani helal olsundu!

Odalardan birini çocuk için en güzel mobilyalarla dayayıp döşemiş, bir odaya da kendi somyasını koyuvermişti. Dolaba gerek yoktu, duvara gerdiği ipe asıyordu kıyafetlerini, üzerine de çarşaf seriyordu, tamam işte. Çamaşırı, nevresimi derken diğer kalabalığı da ‘taşındığı şekil’ yerdeki valizde duruyordu. Kara-lacivert perdelerini asmış, bir aynayla, pazardan aldığı üç katlı plastikten bir sepet koymuştu aseton, ruj, tarak marak diğer ıvır zıvır için. Sadece uyumak için girdiği bu odaya bir kuruş harcayası yoktu zaten.

Salondaki çek-yatı “Bu bana yeter de artar,” diyerek Neriman Abla almıştı. ‘Kefeni, kınası, ağzına dökülecek zemzem suyu dahil üç parça eşyasını çekyatın bazasına yerleştirmiş; kalan birkaç bayramlık elbisesi ve ipek seccadesi ile  namaz örtüsünü de – Allah kabul etsin, tüm taksiratını affetsin, emekli olduğundan beri beş vakit kılardı Neriman Abla – girişteki büyük ‘kardolaba’ koymuştu özenle. ‘Dayre’nin girişi tuhaf bir orantısızlıkla oda kadar genişken, banyo ve mutfak pek bir daracıktı bir tek. O koca dolap ferah feza duruyordu kapının karşısında. Hayat da “Madem öyle,” deyip, mutfağa sığdıramadığı buzdolabını girişte, dolabın yanına, kapıyla portmantonun tam karşısına  koymuş, çamaşır makinesini de mutfakta ocağın altına kurdurmuştu.

Bütün gece o apartman gibi pabuçların içinde zonklayan ayaklarının sızısı başına vurmuştu artık. Bu bir çift ökçeli cendereyi çıkarıp sayası kocaman birer “Miki” kafasından teşekkül, pofur pofur peluş terliklerini giydi ayağına. Keyifli bir “Ohh!” çıktı ağzından. Paltosunu portmantoya asarken çaldı kapı. Bir an sıçrayıp “Hayırdır” dedi. Göz deliğinden baktı ama göremedi kimseyi. Kapı bir daha çaldı. Çocuğu uyandıracaktı bu ayarsız be! Belanın geleceği varsa saklanıp sakınmanın fayda etmediğini yıllar içinde öğrenmişti. Kapıyı  “Kim o?” falan da demeden besmelesiz açmasıyla bir yandı apartmanın otomatı; karşısında duran pijamalı kızla göz göze geldi o an.

“Abla,” dedi kız, “Benim babaannemin bacakları çok ağrıyor. İğnesini hep annem vurur ama seni duymuş bir kere, ‘Elin çok ağır, sen yapamıyon, iğneyle öldürecen beni,’ diyor anneme. ‘Aşağıda hemşire varmış, çağırın o vursun iğnemi,’ diyor. Akşamdan beri yolunu gözledi abla. Çok yaşlı, bizi de uyutmadı. İğnesini bir vurursun he mi?”

 Zeyno Engin Vural – edebiyathaber.net (30 Kasım 2015)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r