
Söyleşi: Aynur Kulak
Fadime Uslu ile yeni öykü seçkisi Bir Kıyıda odağında yapmış olduğumuz söyleşi öykülerin tematik yapısını oluşturan hesaplaşma, iç dökme, iç dünya, yalnızlık, sessizlik, umut konuları çerçevesinde gerçekleşti. “Sonsuza gidersen sıfıra yaklaşırsın, sıfıra yaklaşırsan sonsuzla karşılaşırsın. Öykü yazma yolu da böyle.” diyen Fadime Uslu ile ayrıca çağdaş edebiyatımız içerisindeki yeni oluşumları edebiyatımıza hala büyük etkisi olan 50 kuşağının etkilerini de kapsamlı olarak konuştuk.
“Öykü, öykü üzerine yazılar ve çocuk kitapları yazıyor.” diyerek paylaşmışsınız biyografinizi; sohbetimize “öykü ve öykü üzerine yazmak” meselesini konuşarak başlamak istiyorum. Aradaki farklar neler veya benzerlikler varsa bunlar neler?
Öykü yazmak benim için önce sezgi, sonra bilinçtir. Bu, bir kâğıdın iki yüzü gibi. Bir tarafında öykünün mevcudiyeti, öte tarafında öykünün bilinç katmanları. Kâğıdı yırttığınızda ikisi de elinizden kayar. Onu bir nesneye dönüştürdüğünüzde ya da kâğıdın üzerine bir şeyler yazdığınızda yazı bu yönleri aynalar. Aynı zamanda sıfırla sonsuzun hikâyesi gibi bir şey bu. Matematikteki o bilindik hikâye. Sonsuza gidersen sıfıra yaklaşırsın, sıfıra yaklaşırsan sonsuzla karşılaşırsın. Öykü yazma yolu da böyle. Hiçin alanından çıkıp hikâyenin içinizde akan ritmine, dışarıdaki dünyayı çevreleyen olguların kaynağına, kaynaktaki yaşantıya kapılıyorsunuz. Suyun ulaştığı yer, öykünün düşünce denizi oluyor. Kaynaktan çıkıp gene kaynağa dönüyor. Su devrini döne döne tamamlıyor.
”Eleştiri kültürü olmasaydı, 50 Kuşağından söz edebilir miydik bugün? O güzelim kitaplar okunmasaydı, tartışılmasaydı bugünün gençleri kuşağın yazarlarını eserlerinden tanıyabilir miydi? Vüs’at O. Bener, sağlığında yarına kalmanın ne denli güç olduğunu vurguladı sık sık. Yarına kalmak neyle ilgiliydi?(…) Çevrimiçine dahil edilmenin bir kıstası var mı? Seksenli yıllarda nefis öyküler yazan Şükran Farımaz ve onun çizgisinde olan yazarlar bugün neden anılmıyor? Çok boyutlu bir sorgu hattı bu…”
Son 10 veya 20 yıl içinde öykücülüğümüz nasıl veya nereye doğru ivmelendi? Mesela 50 kuşağı gibi bir kuşak çıkar mı ya da öykücülükte yenilikleri, değişimleri ne derece yakalıyoruz, deneysel öykücülükte ne kadar cesuruz ve asıl olarak öykücülükte deneysel yazmanın ne olduğunu tam kavrayabildik mi? Çünkü bizde ilk öykü kitaplarını çıkaranlar için” deneysel” tespiti yapılıyor hep ama özellikle öykü yazmanın anlatı ve biçim özelliklerini düşünürsek öyküler sonsuz bir deneysellik denizinde açılabilirler; ne dersiniz?
Elli kuşağıyla başlayalım. Eleştiri kültürü olmasaydı, 50 Kuşağından söz edebilir miydik bugün? O güzelim kitaplar okunmasaydı, tartışılmasaydı bugünün gençleri kuşağın yazarlarını eserlerinden tanıyabilir miydi? Vüs’at O. Bener, sağlığında yarına kalmanın ne denli güç olduğunu vurguladı sık sık. Yarına kalmak neyle ilgiliydi? En kestirme yoldan okunma ve tartışılmayla diyebilirsiniz. Peki bu nasıl bir okuma olacak, tartışma ne biçimde boyutlanacak? Asıl soru burada. Çevrimiçine dahil edilmenin bir kıstası var mı? Seksenli yıllarda nefis öyküler yazan Şükran Farımaz ve onun çizgisinde olan yazarlar bugün neden anılmıyor? Çok boyutlu bir sorgu hattı bu sorularla başlayabilir. Popüler kültür uzunca bir süre önce biçim değiştirdi. Sessizce. Gün be gün büyüyen vahşet donanmasıyla. Özellikle son on yılda olanlara bakarsanız her şeyde olduğu gibi edebiyata da değer kategorilerini allak bullak eden bir anlayışın yerleştiğini görürsünüz. Bu bir zirvedir. Hazırlığı seksen darbesiyle başlayan bugünlerde diplere vuran çürümenin zirvesi. Buna karşılık has edebiyatı savunanların sayısı azaldı. Tükenmeye yüz tutan bir avuç iyi okur.
Elli kuşağının verimi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında biriken krize verilen büyük yanıttı. Sadece ülkemizde değil, dünyada sanatın üretildiği her yerde muazzam eserler doğdu. Bugün koşullar farklı. Çürüme akıl almaz boyutlarda. Savaş gündelik yaşama sızdı, düşmanın biçimi değişti. Ülkeler bir yana, kişilerin bilinci esaret altında. Kriz zamanlarında edebiyat ayağa düşme riskiyle karşı karşıyadır. Çıtası yükselten eserler kaos ortamında görünmeyebilir. Hızlı işleyen mekanizma tarafından öğütülebilir. Maddenin doğası gereği böyledir bu. Bugün edebiyatta da başka disiplinlerde de sen de yapabilirsin teşvikiyle sisteme hizmet etmeye yöneltilerek ehlileştiriliyor insanlar. Hikâyen varsa öykü yazabilirsin yanılgısı, içeriği biliyorsan eleştirmen olabilirsin yanılgısı… Bunca karmaşaya, gürültüye rağmen iyi öyküler yazılmaya devam ediyor. Kitaplarda, dergilerde, atölyelerde öykülerini okurken aynı dönemde yaşamanın onurunu duyduğum nice yazarımız, şairimiz var. Duyarlıklar hâlâ dipdiri.

Elli kuşağındaki çeşitlilikten bugün de söz edebiliriz. Neredeyse her gün birkaç yeni öykü kitabı yayımlanıyor. Evet, birbirine yakın dil kalıplarıyla da karşılaşıyoruz. Fakat her şeye karşın kendi yatağını derinleştirerek akıyor öykü. Gereğince üzerine eğiliyor muyuz, ondan kuşkuluyum.
Zamana bütünüyle bakalım. En görkemli hayatlar yaşandı. Düşünceyle duygunun varabileceği en uzak, en ücra, en tekinsiz zirvelere ulaşıldı. Çözülüş, düşüş, tükeniş ve kriz. Bize derin, koyu bir yas ve bu yasla baş etme yollarını aramak kaldı. Günümüz yazının arayışı, düzenden doğan krizleri, insanlığın tükeniş yasını aşma umuduyla şekilleniyor kanımca. Öyküde deneyselliğin, biçimi kırma uğraşının da bununla ilgili olduğunu düşünüyorum.
Bir Kıyıda yeni öykü koleksiyonunuz. Buradaki öyküleriniz nasıl bir süreç sonrası bir araya geldi ve tabii asıl merak ettiğim ana/odak meselenizin ne olduğu?
Kültür endüstrisinin bir tuzağı da yazardan kendini açıklamasını beklemek. Kitabımdaki öykülerin temel dertlerini anlatmasını okura, eleştirmelere bırakayım.
“Geriye dönüp baktığımda kurmaya çalıştığım estetik formda asıl kırılma Ay Eskir Gün Işırken ile oldu. Öykülerin sözü daha net, müdahalesi daha doğrudandı. Bu tutumumu Bir Kıyıda ile sürüyorum. Ay Eskir Gün Işırken zaman kitabıydı. Bir Kıyıda ise karşılaşma sahası. Karşıt fikirlerin, benzer yapıların karşılaşma alanı”
Bir Kıyıda öykü seçkinizin diğer beş öykü kitabınızdan farklarını da konuşabilir miyiz? Mesela farklı biçimsel bir yapı denemek istemiş olabilirsiniz veya anlatım veya farklı temaları içeren konularda (lineer yapı) daha kişisel deneyimlere dayanarak bir güzergah oluşturmak istemiş olabilirsiniz?
Biçimsel arayışlarım ilk öykü kitabım Büyük Kızlar Ağlamaz’la başlar. Bu kitap çok sesli bir yapıya sahipti. Hikâyelerdeki seslerin tınısı her öyküde farklıydı. Kitap, farklı ses kümelerini bir şemsiye altında birleştiriyordu. Ardından yazdığım Gölgede Yaşamak kitabında biçimsel arayışlarım dışa vurumcu bir kanala doğru ilerlemeye başladı. Yaz Korkuları ve Yüzen Fazlalıklar kitabında da yenilik arayışlarımı bulabilirsiniz. Farklı yöntemleri denememin nedeni şudur: Ben hikâyenin aradığı değerlere göre biçimi kurarım. Hikâyenin talep ettiği ses düzeniyle biçimsel yapıyı şekillendiririm. Özdeki bilginin dile gelme arzusundaki müziğin tarzı, sesin tınısı esas kaynağımdır. Sonuçta dil atmosferiyle, seslerin düzeniyle, seslerin akisleriyle de kurarız anlamı. Geriye dönüp baktığımda kurmaya çalıştığım estetik formda asıl kırılma Ay Eskir Gün Işırken ile oldu. Öykülerin sözü daha net, müdahalesi daha doğrudandı. Bu tutumumu Bir Kıyıda ile sürüyorum. Ay Eskir Gün Işırken zaman kitabıydı. Bir Kıyıda ise karşılaşma sahası. Karşıt fikirlerin, benzer yapıların karşılaşma alanı. Öykülere bakın, biri ve öteki vardır hep. Birinde öteki vardır.
Kişisel deneyimle güzergâh belirlemeye gelince. Öz deneyim edebiyattan çekilip koparılırsa her şey yavanlaşır. Buna karşılık öyküyü kişisel deneyimlerimi doğrudan aktardığım bir araç olarak görmedim. Buna karşılık tamamlanan her öykü başlı başına benzersiz birer öz deneyime dönüşüyor.
Bir Kıyıda sanki hayata ve kişisel güzergaha dair bir envanter gibi. Yani yaşananlar sonrası çıkan envantere bakıp dertleşiyorsunuz bizimle ve dünya ile de hesaplaşıyorsunuz sanki.
Öyle de diyebiliriz tabii. Edebiyat benim için hesaplaşmadan çok tanıklık alanıdır. Envanter duygusu, zamanın bıraktığı izlerle ilgilidir.
Kitaba da ismini veren Bir Kıyıda öykünüzde bir annenin kızına söylediklerini –ya da mektubunu da diyebiliriz sanırım- okuyoruz. “Kızım, gönderdiğin öyküyü defalarca okudum …” cümlesi kitabın hem ilk cümlesi olması adına önemli hem de diğer tüm öyküleri kapsaması adına önemli ve duygusu çok güçlü. Anneleri ve kızlarını ve elbette kızı öykücü olan kadınları veya annesi öykücü olan kızları konuşmak istiyorum sizinle; nasıl bir kıyıdaydınız bu öyküyü yazarken merak ediyorum.
“bütün mümkünlerin kıyısında…” Turgut Uyar, Tütünler Islak kitabının henüz ilk sayfasında bu tanımla karşılar okurunu. Sorunuzu Uyar’ın sözüyle yanıtlayabilirim. Türkiye’de yaşamanın, ülkede olup bitenleri her gün her gün yeniden sorgulamanın bir karşılığı bu kıyıdaki öyküler. Tanıklığın alanında, bütün kıyılar gibi karşılaşmaların, bir araya gelişlerle ayrılışların sahasındaydım bu öyküleri yazarken. Aynı sahadayım.
“Kıyı” kavramına bakış açınızı konuşmak istiyorum. “Kıyı” sizin için bir kıyıda kalmak mı, bir kıyıya varmak mı; ara durak mı, geriye dönüp baktığınız bir yer mi; özellikle de tabii öykülerinizi yazarken kıyı eşikleriniz nasıl oluşuyor, nasıl tarif edersiniz?
Kıyı, harekete dair bütün olasılıkları içeren bir coğrafya. Öyküyü de bu hatta düşünüyorum. Estetik ve teknik boyutta bütün olasılıkları sinesinde barındıran bir dünya.
Karakterleri konuşmak istiyorum; diyaloga açık ve konuşan karakterlerle karşı karşıyayız, bunu söyleme nedenim söyleşi formatını kullanıyor olmanız. Aslında içe dönük karakterler fakat sadece diyalog değil söyleşi formatını tercih etmeniz dikkat çekici ve bazı öykülerinizin bu anlamda birbirlerine el veriyor olması. Kendiliğinden mi oluştu bu durum yoksa sizin karakterleri anlatırken denemek istediğiniz bir format mıydı?
Karşılaşmaların sahasında başka türlü olamazdı.
Her Öyküye de İsmi Sorulmaz; bu öykünüzün ismi çok hoşuma gitti. Turgay Fişekçi’ye de armağan etmeniz ayrıca önemli ve bu öyküden yola çıkarak aslında çok kıymetli öykücülerimize ve şairlerimize Firüzan ve Ece Ayhan’a, Metin Altıok’a, Cevat Çapan’a hediye ettiğiniz öyküler var. Bu öykülerin ortak ve ayrışan tarafları var mı?
Kimi zaman sevdiğim şairlerin portrelerini karakalem çalışırım. Bu öyküleri yazmak da bir anlamda portre çalışmak aslında. Eserleriyle, yaşamlarıyla beni çeşitli biçimde etkileyen şairlere, yazarlara bir saygı duruşu. Zamana karşı hafızayı koruma çabası.
Çağdaş edebiyatımızdaki yolculuğunuza öykü seçkileriyle devam edeceğinizi düşünüyorum fakat denemek istediğiniz –kısa roman mesela- bir tür var mı? Masanızda bu anlamda yeni çalışmalarınız var mı?
Evet, öncelikle çocuk romanı yazmayı istiyorum. Çocuk kitabı yazmayı çok özledim.
Sizinle 2020’de Ay Eskir Gün Işırken öykü kitabınız odağında yaptığım söyleşi üzerinden beş yıl geçmiş. Mutluyum sizinle yeniden, yeni öykü kitabınız Bir Kıyıda odağında söyleşi yapacağım için. Teşekkür ederim.
Rica ederim. Ben de yeniden söyleşi yaptığımız için mutluyum. Ay Eskir Gün Işırken röportajımıza, o günleri de bugünü de bizimle paylaşan okurlarımıza selâmla.

















