Masthead header

Engin Turgut: “Şiirlerimi canımla, kanımla, kalbimle yazıyorum.”

Söyleşi: Zeynep Yolcu

Kalem ve fırçayla arkadaş olan şair, ressam Engin Turgut 1957 yılı İstanbul doğumludur. Şairle iki sene önce raflarda yerini alan şiir kitabı Tayf dizilerinden yola çıkarak söyleştik.

Şiir kitaplarınız arasında sizin için yeri ayrı olan hangi kitabınız?

Hepsi. Her bir kitabınız çocuğunuz sayılır. Birini diğerinden az sevmek ya da çok sevmek gibi bir durum söz konusu olamaz. Şiirlerimi canımla, kanımla, kalbimle yazıyorum. Burada ayrım yapmak şiire haksızlıktır ve şiirin ruhunu üzer. Ama hemen aklıma Dağlarca’nın bir sözü geldi. Belki de paylaşmanın tam yeridir. “Bir şairin ilk kitabı çok önemlidir. Tüm yazdığı kitaplar ilk kitabının çoğaltılmasından başka bir şey değildir…”

“günler kısalınca surat asıyorum

 düşlerimin avlusunda

 sabahı bekliyorum

güneşi mıncıklamak için

bir semahtır kalbim döne döne kuş olur

kanatlarımızı çırparız

kanatlarımızı çırpa çırpa insan oluruz.”

Şair olmak için hep çırpınmak mı gerekir?

Şair olmak için değil de önce insan olmak için çabalamalı, ‘çırpınmalıyız’, diye düşünürüm. Şair olunuyor, doğulmuyor. Hepimiz birer ‘şiir yazarıyız’ aslında. Şair miyim, değil miyim inanın bu yaşımda hâlâ bilmiyorum? Şiirin ne olmadığını biliyorum da şiirin ne olduğunu ben de arar dururum. Siz kendi adınıza “şair” sıfatını veremiyorsunuz. Zaman denilen o büyük usta karar verebilir buna. Şiir tarihine kafa tutamıyorsunuz. Şiir eleştirmenlerini de fazla ciddiye almıyorum. Şiir okurunu düşünerek yazmadığıma göre, okuru da gözden çıkararak söylemeliyim.

Şair olmak gibi bir derdim olmamıştır bugüne kadar ama derdim olduğu için, derdimi şiir yoluyla ifade edebildiğim sanısıyla yazıyorum. Benim biricik derdim kendimle. Şairlik önceliğim olmadı. Efendi, dürüst, saf biri olmaya çabalıyorum. Şair olmak kolay bir şey değil. Bu çileli bir yolculuktur. Bu yolculuk başladı mı, asla bitmiyor. Bu zahmetli yolculuğun sonunda kalbinizde çiçekler açmışsa ne mutlu size.  

“gitme, senden hep gurbete çıkılır

hüzün ve Allah üzerimden aktı

gitme, sen benden ne zaman gitsen

bir ağaç hıçkırarak boynuma sarılırdı…”

Şair hep bekleyen midir, şiirler hep gidene mi yazılır?

Güzel ve anlamlı bir soru bu! Yalın, sade cevaplar vermek lazım. Hatta şiir üzerine iddialı, iri lakırdılar etmeyi sevmeyen biri olarak yine de şunu söylemek isterim ki her şiir yazanın şiire ve şaire bakışı farklıdır ve doğrusu da budur diye temkinli yaklaşmak lazım. Şiirin işine pek karışmıyorum. Her şeyden önce yazılanın şiir olması kanısındayım. Şiiri benden önceki ustalarıma bakarak öğreniyorum. Tevazudan yanayım, şiir üzerine ahkâm kesmek bana göre değildir. Her şey, her konu üzerine şiir yazılabilir. “Yan yana gelmemiş sözcükler var daha” denilir ya, işte ondan! Şiirin coğrafyası, iklimi her yazana göre değişiklikler gösterebiliyor. Dünyanın acısını duyumsamayan, dünyanın sorunlarına kayıtsız kalan biri ne kadar içten ya da samimi olabilir ki? Şiirin özel bir dil olduğunu söylemeye bile gerek yoktur. Mutlu birinden bırakın şiir çıkmasını, sanat üretemez ki? Yarası olmayan ve iliklerine kadar hüznü yaşamayan, evrensel değerlere sırtını çeviren birisinin şiirleri eksik, yarım kalıyor ve siz sahici ve hakiki bir ruh taşımıyorsanız şiirle uğraşmamayı yeğlerim. Neyi, nasıl anlatırsanız anlatın şiir insanın kalbinin içinde saklı bir bahçe gibi duruyor. Kalbimiz her şeyi biliyor.

Sanat dalı farklı iki alanda eser veriyorsunuz. Ressam olarak mı şair olarak mı daha çok eser ortaya çıkarmak istiyorsunuz?

Bir kere şunu hemen söylemekte yarar vardır. Ben ressam değilim. 16 kişisel sergi açmama rağmen resimlerim beğenilip satılsa da ben ressam değilim. Ressamlara çok değer veririm ve onlara karşı asla haksızlık etmek istemem. Şiir yazan birisinin başka sanat disiplinlerine ilgi duyması kadar doğal bir şey  yoktur. Resim yapmayı seviyorum ama bu benim ressam olduğumu göstermez. Benim de bir tavrım, muhalif bir duruşum vardır. Herkesin yoğurt yiyişi faklıdır. Resim ve şiir ikisine de aşığım. Müziğe de yatkınlığım vardır, biraz üstüne gitsem besteler de yapacağım ama haddini bilmek diye bir huyum var. Bu huyumu seviyorum. 

Ressamlığı bizlere biraz anlatır mısınız? Fırça ve kalemlerin birbiri ile farkı ve benzerliği nedir?

Şiir ve resim birbirini besliyor. Dünya şairlerine bir bakın, çoğunun dostlarının ressam olduklarını görürsünüz. Şiirin resmi, resmin şiiri nasıl olmaz? Fırça ve kalem iki büyük güçtür. Herkeste bulunmuyor. İkisi de yakın arkadaşlarım. Kelimelerin büyülü ormanından geçerken, renklerin dansına davet varsa, o davete gitmemek olmaz.  

“İnsan eskimeyen bir şarkı dinlerken aşkı tazeleniyor, gönlü mis kokuyor efendim!”

Şiir yazarken eskimeyen hangi şarkıları dinliyorsunuz?

Şiirin kendi iç sesinin müziğini duymak isterim. Yine de birçok şiirimi yazarken kaset, Cd hatta radyodan bulduğum, kulağıma hoş gelen müziği dinlerken yazmak bana iyi gelir. Bir tek arabesk müziğini anlamadığım ve kulağımı kirlettiği için uzak dururum. Türkü severim. Türk Sanat Müziği eserlerini dinlerken mest olurum. Fakat Caz müziği bir başka gelir bana. Klasik caz beni dinlendirir. Caz müziğinin yeri bende başkadır.

“yokluğun beni üzerdi, gözlerinden başka kimsem yoktu

deli rüzgar esmer saçlarını okşardı, saçlarını optümdü

sendeki kendimi sever, yaralarım incinir, sana koşardım

dertlerime hayat getirdindi, sesime yaslanırdın, meleksi.”

Masası, gönlü arkadaşları ile dolu olan şair, yazmak için nasıl yalnız kaldı?

Şiir yazmak için ilham perisi falan aramam. Canım şiir yazmak istediği zaman yazmak isterim. Sonuçta şiirin yapılan bir şey olduğuna inananlardanım. Yalnızlık, kalabalık fark etmiyor. Şiirle biz baş başa kaldığımızda şiirden başka bir ses duymam ki? 

Arkadaşlık, dostluk demişken ‘Üzgün Kediler Gazeli’ şiirinizi Haydar Ergülen ile paylastınız. Hatta şair Ergülen kendi kitabına sizin şiirin adını verdi. Başka şairlere de şiir verdiniz mi?

Bu soru bana da, kaç yıllık kalbim olan Haydar Ergülen’e de defalarca soruldu. “Üzgün Kediler Gazeli” adlı şiirimin hikâyesi çok başkadır. Bu konuda şair dostum Haydar Ergülen defalarca yazdı. Bir dergi Haydar Ergülen’e ulaşamamış beni aramıştı. Haydar’dan şiir isteniyordu. Ben de Haydar’la konuştum. “Engin benim yerime şiiri sen yaz, altına da Engin Turgut imzanı at ve dergiye gönder” dedi. Yani, bana bu kadar çok güvenmesi, inanması müthiş bir güzellikti. Yazdım. Dergide yayınlandı. Sonra bu isimle kitap olarak çıktı ve hatta Metin Altıok ödülü de aldı. Sonra birlikte gerçekleştirdiğimiz bu şair dostluğun o muzip, eğlenceli halini, inceliğini enfes bir kardeşlik duygusuyla defalarca yazdı, açıkladı. Haydar Ergülen benim evladiyelik şairim ve kıymetlimdir. Samimiyet kalbe dokunur. Kardeşlik kalpten gelir diye düşünürüm. Haydar Ergülen benim en az 30 yıllık şair dostum, şiirdeki yol arkadaşım ve aile dostumdur ve şiirleriyle aramda gönül bağı vardır. Çağdaşı olmak güzel şey, yakın dostluğumuz bir tarafa sevgiyle söylemeliyim: Beni benden neredeyse iyi bilir ve tanır. O, avlunun melekler diyarından, bense çıkmaz sokakların hasret çiçeği kokan bahçeden. Birbirimizin rüya kardeşiyizdir. O benim ve şiirlerim hakkında çok yazılar yazmıştır. Behçet Necatigil ustamızın deyişiyle o hikmet burcu sokağında oturur, ben daha çok hasret caddesinden, gönül vadisine taşınamadım. Haydar Ergülen yeryüzüne şair, yazar olarak gönderilmişlerden. Benim gözümde bir Edip Cansever, bir Cemal Süreya kadar kıymetlidir. Şiirdeki çalışkanlığı bal yapan bir arı gibidir. O bir şövalye arıysa, ben onun yanında çalışan işçi bir arının çırağı olabilirim ancak! Yineliyorum. Haydar Ergülen bir kere çok iyi bir şair, iyi bir yazar ve her şeyden önce tastamam bir gönül insanıdır. Esas şair o’dur, o şiirimizin avlusuysa ben o avluda şiirin haylaz öğrencisiyimdir. Şiirin nar bahçesinin zarif bahçevanı olmak kolay değildir. O bahçevan, ben onun şiir kardeşiyim.

Şiir tiyatro da sinema da hep geri planda kaldı. Son yıllarda diziler de şair ve şiirlere ara ara yer veriliyor. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?

Bütün sanat dallarının kaynağında Tiyatro vardır bence. Bütün diziler son zamanlarda birbirine benziyor. Senaristler şiirden hep yararlanmışlardır. Şiir nedense küçümsenir ama şiirden de vaz geçemezler. Şiir ve şair hak ettiği alkışı bir gün mutlaka alacaktır, kolay gibi gözüken aslında dünyanın en zor işi şiir yazmak ve şair kalmaktır.  

Şiirleriniz de mor rengini, gökyüzünü, rüzgârı, erguvan çiçeğini bol bol görüyoruz. Hayatınızdan bunlar çıkarsa şiirlerinizin sesi değişir mi?

Değişir elbette. Her şairin sarıldığı kelimeler olabilir. Sözlük okumak lazımdır. Kelimeler okulundan mezun olmak diye bir şey yok sanırım. Biz kelimelere yeni anlamlar yükleyebiliyor muyuz ona bakalım. Şairler kelimelere hayat katarlar.

“küskün coğrafya, ülkem yaslı

yüksek ömürlü kaderimsin

seni ruhumda içli bıraktım da

sesini bir güz gazeli gibi içtim.”

Günümüzde beyit ve dörtlüklerin yerini serbest şiir aldı. Daha kolay yazıldığı için mi bu nazım biri daha çok kullanılıyor?

Şair geleneği de modernizmi de postmodernist şiiri de iyi özümseyebilmeli. Dünya şiirine eğilmelidir. Dergileri takip etmeli, çağdaşlarının koluna girmeli, ‘eski şiirin’ sokağından geçmeli, soluğundan, ruhundan nasiplenmeli. Şiir bir oyun, ya da pazar günleri yazılacak bir uğraş değildir.  Şiir çok ciddi bir yazma eylemidir.  Herkes istediği gibi yazabilir, yazılanın şiir olması kaydıyla. Bilgiyle değil, sezgiyle yazıyorum. Şiirde çocuk saflığının yanında yer alıyorum. Hepsi bu!

Söyleşi için teşekkür ederim. Eklemek istediğiniz başka konu varsa lütfen ekleyin.

Ekleyecek bir şeyim yok. Eksiltmek gibi bir derdim var. Ben size teşekkür ederim…

edebiyathaber.net (11 Aralık 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r