Emine Erdem Alpyürük: “Hayatın her anı, her aşaması öykü kıvılcımlarıyla dolu aslında”

Ocak 5, 2026

Emine Erdem Alpyürük: “Hayatın her anı, her aşaması öykü kıvılcımlarıyla dolu aslında”

Söyleşi: Hatice Günday Şahman

Emine Erdem Alpyürük ile Ekim 2025’te raflarda yerini alan “Burada Herkes Tanıdık” isimli öykü kitabı üzerine söyleştik.

Hatice Günday Şahman: Kitabınıza geçmeden önce yazarlık yolculuğunuzu sormak isterim. Sizi yazmaya yönelten nedir? Yazmaya nasıl başladınız ve yolculuk nerelere evrildi? Aldığınız mühendislik eğitimi ve mesleğinizle, tiyatro oyunu yazarlığı, oyunculuk ve öykücülük arasında nasıl bir etkileşim olduğunu özellikle sormak istiyorum.

Emine Erdem Alpyürük: “Yazarlık” daha üst, henüz fazla fazla bir başlık gibi geliyor bana ama bir şeyler yazıp çizmek hayatımda hep vardı. Günlük, anlatı türü metinler, skeçler, kısa hikâyeler vs. İş hayatımın yanı sıra aldığım oyunculuk eğitiminin ardından tiyatro oyunları yazmaya başladım ve iki oyunum Devlet Tiyatroları’nca sahnelendi. Bu arada P’erdem adlı youtube kanalımda kendi oynadığım absürt komedi türü skeçler yazdım. 2020 yılında pandemi nedeniyle evlere kapanınca devam ettiğim öykü atölyeleri sırasında öykü yazmaya ağırlık verdim. Temel eğitimim ve dolayısıyla mesleğim olan mühendisliğin ise yaşamın her alanında analitik düşünmeyi sağlayan, zihin açıcı ve çözümleyici bir disiplin olduğunu söyleyebilirim. Oyun metni veya öykü yazarken kurguyu oluşturma, sebep-sonuç ilişkisini kurma ve kendi içinde sağlam bir mantığa oturtma konusunda teknik eğitimin işi kolaylaştırdığını düşünüyorum.

Kitabın oluşum süreciyle ilgili bilgi alabilir miyiz? Daha önce yazılmış yıllarca demlenmiş metinler miydi, yoksa Edebiyatist Kristal Kalem yarışmasında birincilik ödülüne değer görülmesi sonrasında yazım çalışmanız ivme mi kazandı? Bu ödül ve aldığınız diğer ödüller yazma motivasyonunuzu ne şekilde etkiledi?

Bu benim ilk öykü kitabım. Öyle uzun süre demlenmiş öyküler değil. Pandemi sırasında ve ertesinde çalıştığım metinler. Birincilik ödülü ve diğer ödüller tabii ki insanı motive ediyor. Zaten kitabım da Kristal Kalem ödülünü bana layık gören Edebiyatist Yayınevi’nden çıktı. Yazarını destekleyen bir yayınevi olduğu için bu vesileyle Edebiyatist’e teşekkür ediyorum. Öykü ödüllerinin öncesinde Devlet Tiyatrolarından aldığım “Yerli Yazar Teşvik Ödülü” de kurmaca yazma konusunda kuvvetli bir itici güç oldu benim için.

“Burada Herkes Tanıdık” ismini nasıl belirlediniz? Öykülerin bütününü hangi bağlamda kuşatıyor? Gönlün Kışı ve Gönlün Yazı ana başlıkları altında topladığınız öykülerin tematik bütünlüğü baştan tasarladığınız bir durum muydu? Kendiliğinden mi gelişti?

Sade, yalın bir kitap adı gibi görünse de bu ismi belirlemek pek kolay olmadı benim için. Öykülerim gerek konuları gerek karakterleri gerekse duygu durumları açısından oldukça farklı nitelikte. Herhangi bir tematik bütünlüğü yok. O yüzden kitabın adını koymakta zorlandım. Diğer taraftan tam da bu nedenle çoğu insanın kendini uzak hissetmeyeceği ya da ‘bakın burada biz bizeyiz, yabancı yok, her şeyi konuşuyoruz’ gibi samimi ve kapsayıcı bir vurgusu olsun istedim. Nasıl ki hayatın acı-tatlı yönleri varsa, dram unsurları ağır basan öykülerimi “Gönlün Kışı”, biraz mizahi ve biraz da “sataşan” öykülerimi ise “Gönlün Yazı” başlıkları altında iki bölüme ayırdım.

İlk kitap yayımlandı, okura ulaştı ve geri dönüşler almaya başladınız. Neler hissediyorsunuz? Öykülerden geriye en çok ne kalırsa mutlu olursunuz?

İnsanın bir kitabının olması elbette çok sevindirici bir şey. Okuyanlardan çok olumlu dönüşler alıyorum. Genellikle dilin akıcılığı ve karakterlerin sahiciliği konusunda. Bu bir ilk kitap ve talep görmesi önemli şüphesiz. Ancak kitabın alınmasından çok öykülerin okunması ve okurda bir iz bırakması beni memnun eder. Mesela bir arkadaşım çok beğendiğini belirterek, bu sene yılbaşı hediyesi olarak benim kitabımı seçip yakınlarına armağan ettiğini yazdı. Çok da iyi bir okurdur. İşte bu geri dönüş beni çok mutlu etti.

Öyküleri anlatım tarzınıza, dil kullanımınıza değinmek istiyorum. Aktarılan hikâyelerde dramatize unsurlar ve toplumsal çatışmalar söz konusu aslında. Fakat bu durumu çok da dramatize etmeden anlatmayı tercih ettiğinizi söyleyebilirim. İroni ve mizahı dengeli bir biçimde hatta Gönlün Yazı’nda yer alan bazı öykülerde mizahın daha baskın olduğunu görüyoruz. Aynı zamanda ayrıntıların zenginliği ve işlevselliği, dilin yalınlığı ve anlatımın dolaysızlığı üslubunuzda öne çıkan noktalar. Bu bağlamda iki soru yöneltmek istiyorum. Öncelikle kendinize özgü dille öykü evreninizi oluştururken, incelikli mizahı, tespitleri kurguya yedirirken, imge, düşünce ve duygu örüntülerini kurarken nelere dikkat ediyorsunuz? İkincisi de şu olacak: Adler, “Üslup insanın kendisidir,” der. Peki siz, bu tespite katılıyor musunuz? Üslup yazarın kendisi midir? Bu cümleden hareketle Erdem Alpyürük’ün rahat, ironik, sıra dışı, kalıplara sığmayan, duyarlı ve kuşkusuz iyi bir gözlemci olduğunu söyleyebilir miyiz?

Bu övgüler için çok teşekkür ederim öncelikle. Fazla dramatize etmeden anlatmaktan söz ediyorsunuz ya, özellikle kaçındığım şey “ajitasyon”. Genel olarak medyada, dizilerde ve her türlü yazında ajite edici, iç kanırtıcı bir üslûba rastlıyoruz. Sebepsiz, mesnetsiz kötüler-iyiler-mağdurlar… Yazılıp çizilen konular aşağı yukarı belli zaten. O bildik konuları biraz daha farklı, arka planı sorgulayıcı bir bakış açısıyla aktarmaya gayret ediyorum. Bazı durum ve olaylara veya birilerine “dil uzatmama” neden olan tespitler de sözünü ettiğiniz o ironik üslûp içinde kendiliğinden kurguya yedirilmiş oluyor. Kişiliğime dair güzel yorumlarınız için ise ben bir şey demeyeyim. İnsanın kendini anlatması zor. Ama fazlaca didikleyen, şüphe duyan gözlemci bir yapım olduğunu söyleyebilirim.

Kanımca öykülerinizin başat özelliğini güçlü bir sahicilik duygusu oluşturuyor; anlatılan hikâyeler sanki yazarın yanı başında yaşanmış da bize aktarıyor gibi bir gerçeklik ve inandırıcılık taşıyor. Öykü konularını nerelerden ve nasıl seçiyorsunuz? Ve bu öyküler hangi süreçlerden geçip okura ulaşıyor?

Hayatın her anı, her aşaması öykü kıvılcımlarıyla dolu aslında. Televizyonda izlediğiniz bir olay, bir gazete haberi, otobüste karşınızda oturan bey veya bir kafede yan masadan kulağa çalınan cümleler. Yıllardır iş hayatında olmam, sosyal çevre, arkadaşlar, aile, sahne sanatlarına olan merakım, hatta alt kimliğimizi şekillendiren çocukluğumuza inersek ebeveynimin farklı kültürel kodlara sahip ve uzak coğrafyalardan olması bile geniş bir yelpaze sunuyor bana.
Karakter tasarımını da konuşmak isterim. Güçlü ve dayanıklı kadın temsili Zehra, çocuk saflığıyla, ayrıksı yönleriyle ve cesareti ile Nebahat, toplumsal cinsiyet rollerine karşı çıkışın temsilleri, nevi şahsına münhasır matematik hocası Aziz Bey, Salçalı Köfte Kazanının başında ömür tüketen Furkan, direk dansı yaparak yaşama tutunmaya çalışan Çağla ve diğerleri…

Sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel bakımdan çok farklı yapılarda olan kişilerin hikâyelerini hayatın içinden usulca çekilmiş fotoğraf kareleri gibi metinlerine oldukça başarılı bir biçimde taşıdığınızı söylemeliyim. Kişilerin düşünce ve duygu örüntülerindeki gerçeklikler, incelikler çok doğru noktalardan yakalanmış ve sahici diyaloglarla, işlevsel ayrıntılarla metne yansıtılmış, okurda çok boyutlu bir duygudaşlık yakalanmış. Bu kadar farklı yapılardaki kişileri nasıl bu denli doğru tahlil edip yansıtabildiğiniz öğrenmek isterim. Karakterleri seçme ya da yaratma süreciniz nasıl şekilleniyor?

Bir önceki soruda değindiğim atmosfer ve konu çeşitliliği konusundaki cevabımı burada da tekrarlayabilirim. Buna ilaveten, profesyonel bir oyuncu olmasam da şimdiye kadarki oyunculuk deneyimlerim sebebiyle, oyun ya da senaryo yazarken -bir de dizi senaryosu üzerinde çalışıyorum zira- karakterin üç boyutluluğuna kafa yorduğum için öykü kişilerini de ete kemiğe bürünmüş şekilde yazmaya özen gösteriyorum.


2023 Edebiyatist Kristal Kalem Öykü Yarışmasında birinciliğe değer görülen Bedel öykünüz üzerine konuşalım. Olayın dramatikliği bir yana bunu yansıtma şekliniz, inandırıcılık, öykü kişileri Zehra ve kocasının ruhsal durumları incelikle işlenmiş, atmosfer kurulumu ve duygu geçirimi de oldukça başarılı. Özellikle finali çok etkileyici buldum. Gerek anlatı tekniği gerek dil işçiliği gerekse de içerik bakımından ustalıkla kotarılmış bu öyküyü yazmaya götüren süreçten bahseder misiniz? Öykü nasıl doğdu ve gelişti?


Pandemi sırasında yaptığımız atölye çalışmaları sırasında belirli bir duygu veya tema ekseninde öykü oluşturma alıştırmaları sırasında bir şekilde başlayıp bırakmıştım. Çok sonra geliştirip yarışmaya gönderdiğim bir öykü oldu. Yaratmak istediğim öykü atmosferi açısından bilmediğim bir coğrafyayı ve hiç de yakın olmadığım bir sosyokültürel ortamı epey araştırma yaparak yazdım Bedel’i. İnsanın kendi içsel travmalarıyla genel geçer kabul edilen değerler arasında sıkışıp kalması üzerine epey kafa yorduğum bir öykü oldu.


Öykülerde bağlamından kopuk olarak altını çizdiğim, üzerinde düşündüğüm kimi zaman gülümsediğim bazı cümleleri paylaşmak istiyorum:
“Adalet nerede? Tuğla kalınlığındaki kitapların içinde hapsolup kaldı.”
“Evinin kapısı kaplumbağanın kabuğu kadar sağlam olsaydı.”
“Günah işlerken dua etmek daha mı günah yazar?”
“Doğum günleri artık doğduğun günün değil, kalan sayılı günlerinin hınzır çığırtkanı.”
“İnsanın içinde yaşadığı an başka, yaşadığı anın bıraktığı iz başka oluyor belki de.”
“Ben hep sürünün tersine, başımın dikine gitmedim mi zaten. İsyanlarımın bedelini ödül saymadım mı?”
“Üçkâğıda yeltenmekle o üçkâğıdı çevirmek için yeterli akıl arasında bir ters orantı var memlekette.”
“Kan yoluyla bulaşan en tehlikeli hastalık akrabalıktır.”
Bu kilit cümleler yazımın hangi aşamasında kalemden dökülüyor? Ayrıca şunu da sormak isterim: Sürgündeki Kraliçe öykünüzde iyilik ve kötülük kavramlarına ilişkin öykü kişisinin iç sorgulamalarında, Hayvansever Hayvansavara Karşı öyküsündeki farklı insani yaklaşımlarda ve diğer öykülerinizdeki tespitlerde Erdem Alpyürük’ün dünyaya bakışının, etik değerlerinin izlerini bulmak mümkün mü?

Kilit dediğiniz cümleler genelde iç monolog ve bilinç akışıyla yazdığım öykülerde ortaya çıkıyor. Elbette benim hayata bakışımdan veya etik değerlerimden izler taşıyordur. Örneğin “Mikrodalga Çıktı Restoranlar Bozuldu” öyküsü tamamen şimdiki zamanların kafe-restoranları hakkındaki gözlem ve düşüncelerimden oluşuyor. Hatta bu metin bir tür deneme yazısıyken öyküleştirerek aldım kitaba. Hayvansever Hayvansavara Karşı öyküsünde ise iki uç grubun hayat görüşlerini ve düşüncelerini oldukça empatik bir bakış açısıyla yansıtmaya gayret gösterdim. Ya da “Yel İndirdin Gönlüme” adlı yarı cahil ve kendince kurnaz kasaba kızının hikâyesinde bana uzak ve aykırı bir dünya görüşünü irdeliyorum. İrdeleyip bırakıyorum ama. Öykülerimde didaktik, altı çizili bir mesaj vermekten kaçınıyorum. Sezdirme suretiyle, kaygısızca ve bazen de kara mizah üzerinden kendiliğinden oluşan mesajlar daha doğal ve daha etkilidir diye düşünüyorum.

Aziz Bey, Salçalı Köfte Kazanı, Bedel gibi öykülerinizde okuru ters köşe yaptığınız, çarptığınız sürpriz sonlar var. Sonları nasıl yazıyorsunuz? Bu sürprizi nasıl yakalıyorsunuz?

Aslında kurmaca olan her tür için final baştan belirleyerek yazılmalıdır derler. Ben bunu pek beceremiyorum. Benim öykülerimde kervan yolda düzülüyor. Hatta bazen, klişe gibi olacak ama kahramanın yolculuğuna bırakıyorum akışı.
Yazdıklarımız, anlatım tarzımız beğendiğimiz, etkilendiğimiz yazarlardan, eserlerden izler taşır, bir anlamda onların genlerini taşırız.

Peki siz hangi yazarların genlerini taşıdığınızı düşünüyorsunuz? Başucu yazarlarınız ve kitaplarınız nelerdir?


Çok güçlü biçimde etkilendiğim, ya da başucu yazarım diyebileceğim yazarlar ve kitaplardan söz edebilir miyim, emin olamadım. Ancak yazar olarak Aziz Nesin, Sait Faik, Nazım Hikmet, W. Shakespeare, Anton P. Çehov ile Tolstoy’u ve eser olarak da Rus klasiklerini sevdiğimi belirteyim.


Söyleşilerin klasik sorusuyla bitirelim. Peki bundan sonrası için ya da şimdi masanızda neler var?

Yazıp bitirmeyi, hatta oynamayı istediğim birkaç oyun metni var. Devlet Tiyatrolarına sunduğum, arşive girmesini beklediğim bir oyunum var. Elden geçirmem gereken öykülerim ve fikir tohumlarım var. Ancak hiçbirinin belli bir takvimi, ya da acelesi yok. Dizi senaryom son bölümde tıkandı, finali bir türlü içime sinmiyor. Şu sıra sadece onun yazma sancısını yaşıyorum ve tamamlamayı isterim. Üstelik hayata geçmesi en zor projem de o. Ama öyle de olsa bitirip bir kenara koyayım istiyorum. Yarım Kalmasın.

Yorum yapın