Masthead header

Eğretileme üzerine son düşünceler | W. V. Quine

Haz işten önce gelir. Oyun oynayan bir çocuk yaşamın sorumlulukları için alıştırmalar yapıyordur. Genç impalalar boynuzlarıyla itişip kakışırken eskrimcilik oynamaktadırlar. Cyrl Smith, sanat için sanatın eski önemli teknolojik atılımlara götüren ana yol olduğunu söylüyor. Eğretileme yolu da öyle: şenlikli düzyazıda ve yüksek şiirsel sanatta çiçeklenir, fakat bilimin ve felsefenin gelişen sınırlarında da yaşamsal önemdedir.

Gazların moleküler kuramı ustaca bir eğretilemeden ortaya çıkmıştır: bir gaz, saçmalık derecesinde küçük cisimlerin çok büyük bir sürüsüne benzetilmişti. Eğretileme o denli yerindeydi ki, harfi harfine doğru olduğu açıklandı ve böylece hemen ölü bir eğretileme haline geldi; hayal edilen minyatür cisimlerin gerçek olduğu açıklandı ve “cisim” sözcüğü hepsini kapsayacak şekilde genişledi. Son yıllarda, moleküller elektron mikroskoplarla gözlemlenmekte; ama ben ilk başlangıçtan söz ediyorum size.

Ya da ışık dalgalarını düşünün. Esir diye bir şey olmadığına göre, dalgaları olacak bir madde de yoktur. Öyleyse, “dalga” sözcüğü eskiliğinden dolayı saygınlığını sürdürdükçe, ışık dalgalarından söz etmek, en iyi, eğretilemeli olarak anlaşılır. Ya da “dalga”yı özgürce değişmeye bırakır, eğretilemeyi öldürürüz.

Bilimin felsefi saçakları boyunca, temel kavramsal yapıları sorgulayacak ve onlara yeni biçimler verecek yolları el yordamıyla aramak için nedenler buluruz. Eski deyimler burada elimizi bırakır, ancak eğretileme yeni düzenin resmini çizmeye başlayabilir. Cesaret başarılı olursa, eski eğretileme ölebilir ve değişen perspektife uygun düşen yeni bir açıklayıcı deyim içinde mumyalanabilir.

Din ya da onun büyük bölümü, her zaman eğretilemeye bulaşmıştır. David Tracy’nin yazısına göre, meseller Hıristiyanlığın “kurucu dili” olmuştur. Tefsirciler, her eğretilemeyi daha yeni bir eğretilemeyle yorumlayarak birbiri ardından ortaya çıkar. Bunlarda derin sırlar vardır. Hakikate uygun içerik konusunda da, eğer böyle bir şey varsa, bu eğretilemeli gerecin iletmesi istenen bir sır vardır. O zaman ikinci sıradan bir sır var demektir. Bu dolaylılığa ne gerek var? Eğer bildiri, düşünüldüğü kadar acil ve önemli ise, neden ilk ağızda doğrudan doğruya vermeyiz onu? Her iki soruya da verilecek kısmi bir yanıt gizemsel yaşantının doğasında yatıyor olabilir: içeriksizdir o ve bunun için de gerçek iletişime direnir, fakat insan yine de duyguyu usta işi bir eğretilemeyle başkalarında da uyandırmayı deneyebilir.

Eğretileme, bilimin genişleyen sınırlarında ve ötesinde bize yardımcı olmasının yanında, dili ilk öğrenişimizde bile kendini gösterir; ya da, buna tam eğretileme denemezse bile, ona benzer bir şey. Bir vesileyle bir sözcük ya da cümlecik duyarız, ya da rastlantıyla kendimize ait anlaşılmaz bir şeyler söyleriz, bir anlam çıkmış olabilir bundan ve alkışlanırız. Daha sonra bize göre ilk duruma benzeyen bir başka vesileyle, aynı deyimi tekrarlarız. Burada, eğretilemede olduğu gibi, durumların benzerliğidir önemli olan. Durumların öznel benzerliğiyle deyimi uygulamamızı genelleştiririz, ta ki öteki insanların davranışından örneksemeyi çok uzağa götürdüğümüzü ve onun yerleşik kullanışını aştığımızı görünceye kadar. Eğretilemenin can alıcı noktası benzeşme yoluyla yaratıcı genişleme ise, o zaman, ilk sözcüğün ya da deyimin birbirini izleyen her uygulamasında yeniden bir eğretileme yaparız. Fakat bu ilkel eğretilemelerin, düşüne taşına yapılmış daha ince eğretilemelerden farkı şudur: gittikçe genişleyen standart kullanım depomuza doğrudan eklenirler. Ölü doğmuş eğretilemelerdir bunlar.

O zaman, dilbilimsel kullanımı, ana gövdesinde gerçekçi (literalist), süslemelerinde ise eğretilemeli olarak düşünmek yanlıştır. Eğretileme, ya da ona benzer bir şey, hem dilin büyümesini hem de onu edinişimizi yönetir. Bunun ardından bir incelme, arınma olarak gelen şey, daha çok kupkuru haliyle bilisel söylemin kendisidir. Bilimin üzerinde inceden inceye uğraşılmış iç uzantıları, değişmeceleri temizleyerek yaratılmış tropikal cangılda açık bir alandır.

İngilizceden çeviren: Mehmet H. Doğan

edebiyathaber.net (27 Mayıs 2012)

Kaynak: kitap-lık, sayı: 65 (Kasım 2003)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r