
Kimileri edebiyatı, gerçeklerden kaçmak için sığınılan hayali bir liman olarak görür. Bu yargı, kelimesi kelimesine bakıldığında kurmaca dünyanın gerçek olmayışına dayanır. Oysa gerçek ve hakikat kavramları üstünde durulur ve edebiyatın okura neyi, nasıl anlattığı biraz irdelenirse bu kanı sarsılacaktır.
Kurmaca bir eserin gerçek olmadığı düşüncesi eserde kullanılan karakterlerin kanlı canlı insanlar olmayışına ve bu hayali karakterler arasındaki ilişkiler ağının da aynı şekilde hayali oluşuna dayanır. Olaya salt bu açıdan bakıldığında önemli bir hata yapılmış olacaktır. Bu hata, edebiyatın kurmaca karakterler arasındaki kurmaca ilişkiler yoluyla ama tamamen hakiki insani durumları aktardığı gerçeğinin göz ardı edilmesinden kaynaklanır.
Emma Bovary adında biri hiç var olmamıştır. Var olmadığı için hiç borçlanmamış ve doğal olarak intihar da etmemiştir. Bu yüzeysel açıdan bakarsak Madame Bovary romanı olgusal olarak gerçekleri anlatmıyordur, roman koca bir aldatmacadır. Bu kitabı okuyan kişi de hayal dünyasında yaşıyordur.
Ancak yaşadığımız somut dünyada, tıpkı Madame Bovary gibi borç batağına saplandığı için intihar eden sayısız insan olduğunu biliyoruz. Roman bu yönüyle son derece hakikidir. Nitekim unutmayalım ki edebiyat gerçeklik iddiası değil, hakikat iddiası taşır. Gerçek, olgulara, olana; hakikatse kavramaya, olanın ne anlama geldiğine ilişkindir. Heidegger’e göre hakikat, aletheiadır, yani bir şeyin gizlilikten sıyrılıp açığa çıkmasıdır. Bu yönüyle hakikat, olgusal gerçekten daha derin bir kavramdır.
Gerçek dünyada yan sokağımızda yaşayan komşunun arsenik içerek intihar etmesiyle kurgusal dünyada Emma Bovary’nin arsenik içerek intihar etmesini karşılaştırmak anlamlı sonuçlar üretecektir.
Katı epistemolojik tartışmaları bir yana bırakırsak, yan sokağımızdaki birinin bu şekilde ölmesi sarsıcı, tikel bir olaydır ancak, büyük olasılıkla, onu intihara iten sebeplere dair derinlikli bilgi sahibi olamayacağımız için bu olay zihnimizde “Yan sokağımda oturan bir kadın saplandığı borç batağından çıkamadığı için arsenik içerek intihar etti” şeklinde yerleşecektir. Oysa bilmek bir olayı nedenleriyle bilmek değil midir?
Madame Bovary romanında, Emma’nın bu duruma düşmesinin nedenlerini: taşra hayatından bunalmasını, okuduğu ucuz aşk romanlarındaki gibi bir hayat arayışını ve bu arayışın onu sürüklediği borç batağını tüm ayrıntısıyla öğreniriz. Aynı şekilde bu süreçte yaşadıklarını: kaygıdan geceleri uykusunun kaçtığını, toplum içinde küçük düşme korkusuyla nasıl kıvrandığını, son ana kadar kurtulmak için nasıl çırpındığını ve umudunun tükendiği o anı da bütün açıklığıyla görürüz. Hatta komşunun ölümü olayında asla bilemeyeceğimiz bir şeyi, Flaubert’in romantizmden alabildiğine uzak gerçekçiliği sayesinde, arsenik içerek ölmenin nasıl bir şey olduğunu da öğreniriz.
Bu durumda denebilir ki bir olayı ancak doğru yazılmış bir kurmacadan okuyarak tam olarak bilebilir, olayın hakikatine ancak bu sayede vakıf olabiliriz. Edebi anlatı bize tüm süreci verir ve böylece okurun karakterle empati kurmasını, giderek de anlattığı şeye dair derin bir kavrayışa ulaşmasını sağlar.
Ontolojik olarak bakıldığında bu iki olay farklı evrenlerde geçer. Bu bağlamda gerçek dünyada yaşanan komşunun intiharı somut ve tikelken, kurgusal dünyada anlatılan Emma’nın intiharı soyut ve tümeldir. Aristoteles Poetika adlı eserinde, edebiyatın tarihten üstünlüğünü vurgulamak için şöyle der: “Şiir (edebiyat), tarihten daha felsefî ve daha ciddi bir şeydir; çünkü şiir tümel olanı, tarih ise tikel olanı anlatır. Şiir genel olarak olması muhtemel ve zorunlu olanı söyler, tarih ise yalnızca olmuş olan tekil olayları.” Bu tümellik, doğası gereği edebi kavrayışa bir evrensellik iddiası da katar. Bu sebeple denebilir ki okur Madame Bovary’yi okuyarak, insanın arzularıyla gerçekler arasında sıkışıp kalmasına, çaresizliğine ve intihara sürüklenişine dair evrensel bir kavrayışa ulaşır.
Bu evrensel kavrayış, kurgu olayları ve kurgu karakterleri ortak referans noktalarına dönüştürerek insanlığın kültür hazinesine ve ortak diline de katkı sağlar. Dünyanın neresine giderseniz gidin “Oblomov gibi biri” dediğinizde karşınızdaki -elbette Gonçarov’un Oblomov’unu okumuşsa- neyi kastettiğinizi hemen anlayacaktır. Yalnızca tembel demekten çok daha fazlasıdır bu. Sabah yataktan çıkamama halini, o iradesizliği, ataleti hatta o giyilmeyen sabahlığı bile tek bir kelimeyle ifade etmiş olursunuz. Hatta bazı referanslar öylesine yerleşmiştir ki bunun için ilgili yazarı tanımanıza yahut ilgili eseri okumanıza dahi gerek yoktur. Örnekse, “Kafkaesk bir olay yaşadım” dediğinizde anlamsız, boğucu, kimin sorumlu olduğunu bilmediğiniz bürokratik bir kabusun içinde sıkışıp kalma hissinden bahsettiğiniz derhal kavranacaktır. Yine örneğin birine “Yel değirmenlerine karşı savaşıyorsun” dediğinizde muhatabınız, hangi kültürde yetişmiş olursa olsun, referans noktasını hemen kavrayacak, onun hayali düşmanlarla boğuştuğunu anlatmak için Don Kişot romanına gönderme yaptığınızı anlayacaktır. Diğer örnekler kadar yaygın kullanılmasa da şahsen en sevdiğim kurgu karakter olan Nikos Kazantzakis’in Alexis Zorba’sının, romanın anlatıcısı olan eski patronuna gönderdiği telgrafta yazdığı, “Çok güzel, yeşil bir taş buldum. Hemen çık gel. Zorba” cümlesini nerede, kimden duysam tebessüm etmeden duramam. Hayatın tüm anlamsızlığına, tüm dertlerine karşı anlık bir coşkunun, saf bir yaşama sevincinin ve anın güzelliğine teslim olmanın bir manifestosu olan o cümleyi söyleyene de bir yakınlık hissetmeden edemem. İşte bu referansları anlayan iki insan arasında saniyelik ama çok derin bir bağ kurulur. Edebiyatın yarattığı ortak dil tam olarak budur.
Vardığımız noktada şunu söylemek mümkün görünüyor: Edebiyat, çoğu zaman sanıldığı gibi bir hayal dünyasına sığınma değil, tersine derin ve evrensel bir kavrayışa, hakikate ulaşma aracıdır. Kurmaca, gerçek olmayan olaylar aracılığıyla insanın ve toplumun hakikatini açar, tekil olanı tümel bir düzleme taşır ve okura yaşamadığı hayatlar üzerinden kendi hayatını, insanları ve toplumu anlama imkânı sunar.
Buna rağmen, kimi zaman kitap okumanın birincil amacı, kavrayışa ya da estetik hazza ulaşmaktan çok, bunlarla birlikte ya da bunlardan bağımsız olarak, gerçek dünyadan geçici bir kaçış arzusudur. Bu noktada, edebiyatın nasıl bir kaçış işlevi gördüğüne bakmak gerekir.
Bu kaçış genellikle iki uç arasında gerçekleşir. Ucun ilki ve en yaygın görüleni, hayatın olağan sıkıntılarından, streslerinden ve zorunluluklarından kısa süreli kaçışlardır. İnsanın yapması gereken bir iş, çalışması gereken bir sınav ya da gitmesi gereken bir yer varken kitap okuması gibi. Okurlar arasında edebiyatı ara sıra bu tür kısa süreli bir anestezi olarak kullanmayan pek az kimse vardır.
Diğer uçtaysa Paul Auster’ın Ay Sarayı’ndaki Marco Stanley Fogg örneğinde olduğu gibi, romanların dünyasından çıkmayarak gerçek dünyayla ilişkiyi uzun süreliğine askıya almak bulunur. En sık rastlanan kaçış biçimleri bu iki ucun arasında salınır.
Şunu görmeliyiz ki bu kaçışlar edebiyatın değil, okurun konumunu gösterir. Kaçış, edebiyatın hakikatle kurduğu ilişkiyi ortadan kaldırmaz, yalnızca okurun o hakikati nasıl kullandığını gösterir. Kaçış hâlindeki okur, edebiyatın sunduğu derin kavrayışı kendi hayatıyla yüzleşmek için değil, o yüzleşmeyi bir süreliğine ertelemek için kullanır. Ancak edebiyat, okur açısından geçici bir sığınak işlevi görmekle beraber, doğası gereği hakiki bir alan olmaya devam eder.
Edebiyatın hakikatle ilişkisini bu denli vurgulamamın sebebi edebiyata sığınan okurun neyden ve niçin kaçtığının daha iyi anlaşılmasını sağlamak. Çünkü neye sığındığın neyden kaçtığını da gösterir. Okurun sığındığı şey hakikatse, bu, kaçtığı yerde onu bulamamasıyla da ilintilidir. Ayrıca edebiyat okura gerçek hayata dair sunduğu bu derin kavrayışı düzgün bir nedensellik ilişkisi içinde sunar. Okur kitabın kapağını kapatıp gerçek hayata döndüğündeyse o tutarlı nedensellik zeminini ve olayları apaçık anlama imkânını yitirdiğini görür. Nesnel gerçeklerin ve doğrulanabilir olguların önemini yitirdiği, insanların kendi duygularına ve inançlarına uyan bilgileri tercih ettiği, gerçeğin yerini algının, karakter ve düşünce farklılıklarının yerini algoritma farklılıklarının aldığı, toplumların farklı gerçeklik algıları içinde parçalandığı bu post-truth (Hakikat sonrası) çağında hakikatin etkisini yitirdiğini gören okurun, hakikatin olduğunu bildiği yere sığınmasında şaşılacak bir şey yoktur. Bu sebeple bu kaçış eğilimini yalnızca bireysel bir zayıflık ya da kişisel bir tercih olarak okumak eksik kalır. Hatta denebilir ki hakikat, okurun kaçtığı şey değil sığındığı şeydir.
Ancak edebiyatseverlerin gerçeklerden kaçtığı suçlamasını yalnızca post-truth çağına özgü görmek yanıltıcı olur. Roman türü, ortaya çıktığı andan itibaren okuruna başka hayatların da mümkün olduğunu düşündürdüğü için kuşkuyla karşılanmış, özellikle genç kadın okurlar, hayal dünyasına kapılmakla, gerçek hayattan kopmakla ve toplumsal rollerini ihmal etmekle suçlanmıştır. Romanın sunduğu bu imkân, yani hayatı olduğu gibi değil, olabileceği gibi düşünmeye başlamak, daha en başından itibaren bir kaçış olarak damgalanmıştır. Bugün değişen, bu suçlamanın dili ve bağlamıdır, yoksa okurun edebiyata yönelmesinden duyulan tedirginlik yeni değil.
Daha somuta indirgeyecek ve günümüze yaklaşacak olursak içinde yaşadığımız çağ, sosyal medya ve reklamlar aracılığıyla kesintisiz mutluluğa sahip, başarılı ve her arzusunu eksiksiz gerçekleştiren insan ve hayat imgeleri üretir. Bu imgeler, gerçekliğin kendisini değil, onun seçilmiş, düzenlenmiş ve çoğu zaman ulaşılması imkânsız bir versiyonunu dayatır. Böyle bir atmosferde, kendi inişli, çıkışlı, filtresiz hayatını sıradan, yetersiz ya da eksik hisseden bireyin geri çekilme isteği şaşırtıcı değildir. Edebiyat bu noktada sahte bir mutluluk vaadi sunmaz, tam da bu yapaylıktan uzak, insanın hakikatle daha derinden ve daha sessizce temas edebileceği bir alan sunar ve bunun için tercih edilir. Bu tercih, kaçışı meşrulaştırmaz fakat onu yalnızca bireyin omuzlarına yüklemektense, çağın ürettiği baskıyla birlikte düşünmeyi mümkün kılar.
Okurun edebiyatla ilişkisinde yapabileceği hata edebiyattan hakikat değil gerçeklik beklemek olur. Bu tehlikeye karşı bizi uyaran da yine bizzat edebiyattır: Emma Bovary işte bu hatayı yapmıştır. Edebiyatı bir kavrayış aracı değil, bir ikame hayat olarak görmüştür. Okuduğu romanlardaki, gerçek olmayan, hakikate ulaşmak için araç konumunda olan kurgulanmış olguları, hayatın gerçek olgularının yerine koymaya çalışmıştır. Halbuki Kundera’nın da işaret ettiği gibi, roman yaşanacak hayatın yerine geçmez, yaşanan hayatın anlamını çoğaltır. Burada da yine sorun edebiyatta değil, onu bir ikame hayat yerine koyan okur tutumundadır.
Kurmaca hayatla gerçek hayat arasındaki dengeyi nasıl kurmak gerektiğini Borges’ten öğrenebiliriz. Borges der ki: “Cennet bana her zaman bir tür kütüphane gibi gelmiştir.” Ama orada yaşamak için değil, oradan dünyaya dönmek için.

















