Masthead header

Ece Erdoğuş Levi: “Türkiye’de, acı çeken kadınlarla birlikte yaşarken başka bir hikâye anlatamazdım.”

Söyleşi: Gamze Erkmen

Ece Erdoğuş Levi’nin beşinci romanı Her Şeyi Baştan Anlat, hep kitap etiketiyle raflardaki yerini aldı. Genç bir kadının, bir akşam eşine kutsal aşkın varlığına dair kısa bir not bırakıp bir bavulla evini terk ederek, âşık olduğu adama giden yolun anlatımıyla başlayan romanda, temelinde kadınlar ve kadınların hayatın getirdiği acı karşısındaki duruşları, aşkın kendisinin sorgusuyla birlikte delilik ve gerçeklik sınırları, kurguya konu ediliyor. Ece Erdoğuş Levi ile yeni kitabındaki pek çok konu ve kavram ile yazma-okuma alışkanlıkları hakkında konuştuk.

Öncelikle sizi tebrik ederek söze başlamak isterim. Her Şeyi Baştan Anlat, araya bir de çocuk romanı sığdırdığınız yazım hayatınızdaki beşinci romanınız. İlk romanınızdan bugüne kadar, yazma hevesiniz, edebiyata bakış açınızda ne gibi değişimler yaşadınız, kendinizde ne gibi bir gelişim hissettiniz, biraz bahsedebilir misiniz?

Temel duygum değişmedi, beni yola çıkartan duygu. Anlatmak istediğim, içimden taşan, içimde tutamadığım bir meselem oluyor. Bir hikâye kapımı çalıyor, sonra zihnimde şekilleniyor bir süre. Ardından oyun başlıyor. Dünden bugüne elbette değişim yaşadım. İlk kitap, tam bir macera aslında, sanırım pek çok yazar için de bu böyle olmuştur. Kolpa’da sesini, üslubunu keşfetmeye çalışan bir Ece vardı, bu anlamda kaygıları olan, tabii bu arayışın ve ilk kitabım olmasının çok naif bir tarafı da var, olumlu anlamda. İlk kitap çok yüreğinden kopuyor sanki insanın. Ardınızda biriktirdikleriniz ve ilk aşk heyecanı gibi bir heyecan, üstüne titreme durumu. Yok Olma Kılavuzu’nda hem hikâyenin kurgusu hem anlatımım çok daha ekonomikti. Bu romanın çok özel okurları oldu, hayatlarında bu romanı özel bir yere koyan insanlarla tanıştım. Bambaşka insanlar ve söyledikleri, “Benim hikâyemi anlatmışsınız”dı. Tuhaf Hikâyeleri Sever misiniz?’de okuma biçimleri ve kurgu üzerine kafa yordum, üst kurmacayı kullandım. Çocuk romanı bambaşka bir yolculuktu, didaktik olmaktan kaçınmak, üslubun hem çocuklara uygun olması ama bir yandan da “yapay” olmaktan kaçınmak…  Sonuçta Dünya İçin Bir Şans da yazar olarak yine çok bana ait bir roman oldu. Gelelim Her Şeyi Baştan Anlat’a, bu romanda öncekilerden farklı bir şey denemek istedim. Bir kere hem yazar olarak çok cezbedici hem de kısıtlayıcı bir mekân vardı karşımda: Akıl hastanesi. İlk defa bu kadar çok kahramanlı bir roman yazdım, otuzun üzerinde kahraman var. Bu hem zordu hem de çok zevkliydi. Dünya İçin Şans’ta ülkemizde yaşayan Suriyeli çocukların durumuna dikkat çekmek istemiştim, bu romanda da toplumsal yaralarımıza dokunuyorum, özellikle de kadınlarla ilgili.

Her Şeyi Baştan Anlat, otuz beş yaşındaki Özlem’in evini ve eşini terk ederek, hatta onun deyişiyle “kutsal aşkın” varlığına dair ders niteliğinde bir not bırakarak gidişiyle başlıyor. Ancak, âşık olduğu adamın kapısından dönmek zorunda kalmasıyla hayatı oldukça karmaşık bir hal alıyor. Sonrası, bir anlık kriz ve delilik-normallik sorgusu. Yarattığınız Özlem karakteri üzerinden, okurun kendi çıkarımını bir kenarda bırakırsak, kurguda hedeflediğiniz alt metnin temeli yazarına göre neydi?

Farklı algılama biçimleri, gerçeği kendimize göre eğip bükmemiz, birbirimizin hikâyelerini farklı okumamız… Başta böyle başlıyor. “Kutsal aşk” bir metafor orda. Başta “ilk” anlamını taşıyor, fakat Özlem’in kırılma noktasıyla ironiye dönüşüyor, yani tam tersine, hatta alay ettiği, lanet olsun dediği bir şeye. Özlem’deki kırılma bu zaten, delilik-normallik sorgusu, kitaptaki aşk meselesi gibi. Böyle başlasa da Özlem’in hastanede tanıdığı insanlarla kitabın meselesi de değişiyor. Yine de özünde birbirimizin hikâyelerinde kendimizi görmemiz, tartmamız, temize çekmemiz var. Bu yüzden Her Şeyi Baştan Anlat.

Geçirdiği kriz sonucu akıl hastanesinde gözlerini açan Özlem’in, hastanedeki Muhittin Abi karakterinin bir cümlesi olan “Aşk varsa delilik de vardır” cümlesi ya da “Her şey aşk denen o kanserli hücrenin ilkin kalbimde belirmesiyle başlad,” diye başlayan romanın giriş cümlesi üzerinden ve bir önceki sorunun ışığında sorarsam; aşkı bir delilik ve/veya hastalık hâli olmasından yola çıkarak anlatmaktan yola çıktığınızı söyleyebilir miyiz?

Özlem’in tarafından, onun bulunduğu koşulların içinden bakarsak evet. Aşk bir delilik hali! İçindeki “aşkla” veriyor, çünkü her yeni kararı; doğruyu ya da yanlışı, aşkı belirliyor. O halde aşk bir başka hakikat hali. Her Şeyi Baştan Anlat’ta da Özlem’in zihninde onu akıl hastanesine taşıyacak kadar derin bir yarılmaya yol açıyor aşk. Mantıklı düşünemediği için aklındaki domino taşlarının teker teker devrilmekte olduğunun, çöküşe gittiğinin farkına varamıyor. Bence aşkın enerjisinin de bir tür delilik hali olduğu düşünülebilir. Her Şeyi Baştan Anlat’ta hastanede, sadece Özlem yok üstelik, “kanserli hücre” diyorum ya, bir hastalık gibi “aşktan mustarip” pek çok kadın var orada. Melek var mesela, onu yazarken aşkın insanı sürükleyebileceği “felaketlerin” sınırlarını zorlamak, görmek istedim. İlhan Abi var, o da bir aşkın peşinde ömrünü tüketmiş bir adam. Ama şunu söylemeliyim kitabın temel meselesi ilk anda “aşk” ve “delilik” gibi görünse de, okuyanlar Özlem’in hikâyesinin diğerlerinin yanında zamanla nasıl da önemsiz kaldığını görecek. Bu yüzden aşk acısı çekenlere Özlem’in yaşadığı dönüşümü okumalarını tavsiye ederim.

Kurgunun devamından bahsetmeden önce, birkaç defa başkarakter Özlem’in otuz beş yaş vurgusu yaptığını hatırlıyorum. Yazarken, yaş mevzusunun üzerinde bilinçli durduğunuzu söyleyebilir miyiz? Aşkın ve yaşattıklarının yaşla bağlantısı var mıdır, varsa bu bağlantı nasıl anlatılabilir sizce?

Tabii özellikle otuz beş yaşında. Kadın için önemli bir yaş. Çünkü bu yaşlar kadının kendini, hayatını, ilişkisini, mutlu ya da mutsuz oluşunu ve geleceği, yaşamak istediklerini yaşıyor mu oluşunu vs. daha çok sorguladığı yaşlar. Kadınlar için orta yaş bunalımı otuz beşte başlıyormuş mesela. Henüz çok genç olsa da, kadının kendinde, yüzünde ve bedeninde bazı değişiklikleri fark etmeye başladığı bir yaş. Dahası kadının kadınlığını daha çok keşfetmiş olduğu bir dönem ki bu sorgulamaya girişebiliyor zaten. Özlem de düştüğü bunalımda mutsuzluktan kaçmaya çalışırken, kendince çıkış yolları ararken bu aşka düşüyor, beş sene önce ya da sonra olsa da düşmeyecek belki, çok denk geliyor. Bir de bir şeyleri değiştirme enerjisini hâlâ içinde hissettiği bir zaman tabii. Bir tür tutunma aslında bu aşk.

Roman, belki pek çok okur tarafından bir aşk romanı olarak adlandırılabilir. Evet, kurgunun birbirine bağlandığı pek çok olay temelinde aşka dayanıyor ama romanın, yadsınamaz bir kadın hikâyeleri toplamı olarak da değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Sizin hedefinizde, illaki bir roman, türüyle nitelendirilecekse, hangi türde bir roman yazmak vardı? Türüyle birlikte, Her Şeyi Baştan Anlat’ı, çoğunlukla kadın hikâyelerinin toplandığı bir roman olarak da değerlendirebilir miyiz?

Kesinlikle benim için de öyle. Böyle okunması benim de tercihim. Bu bir kadın romanı, yola çıkarken de istediğim bir kadın romanı yazmaktı. Bu hem Özlem’in yolculuğu, bir kadın olarak kendi yolunu bulması anlamında hem de Türkiye’de şiddet gören, tecavüze uğrayan, ensest mağduru olan, kandırılıp kullanılan, çocuklarını ya da kardeşlerini kaybeden kadınların, savaşta her şeyiyle birlikte aklını da kaybedip kendini bu topraklarda bulan kadınların romanı. Türkiye’de, acı çeken bu kadınlarla birlikte yaşarken başka bir hikâye yazamazdım. Her gün bu haberleri okurken. Bu bir kadın yazar olarak bir vicdan meselesiydi aynı zamanda. Her sabah, dayak yiyen, tehditle yaşayan ya da öldürülen kadınların haberleriyle sarsılırken, kendimi, sürüklendiğimiz bu toplumsal delilikten sıyıramazdım. Belki de sorunuzun tam cevabı, Türkiye’de kadınları deliliğe sürükleyen bunca sebep varken aşk ne ola ki?

Tuhaf Hikâyeleri Sever misiniz, isimli romanınızdaki karakterin de tecrübe ettiği yer olan akıl hastanelerini yazmak, buralar konusunda fikir sahibi olmadan çok da kolay olmasa gerek. Buna ilişkin olarak, psikiyatristlerle görüşme ya da yerinde inceleme şansınız oldu mu? Olduysa, kurgunuza katkısı anlamında, bir yazar olarak bu incelemenin yazımınıza nasıl bir katkısı olduğundan bahsedebilir misiniz?

Benim yaşamımın bir bölümü Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları hastanesinin bahçesindeki koruya bakan bir odada geçti. Nitekim başlangıç bu. Benim için çok enteresan bir deneyimdi ve hiç şikâyetçi değildim. İster istemez çok gözlem yapma şansım oldu. O günlerden bir atmosfer bir duygu kaldı içimde. Sonrasında akıl hastanesine gidip gelişlerim, araştırmalarım, okuduğum kitaplar, izlediğim belgeseller oldu. Ayrıca kendisi de eski bir şizofren hastası olan ve Bakırköy’deki hastanede bir süre kalmış olan Okay Uludok’a danıştım bazı şeyleri, özellikle de oradaki düzenle ilgili. Bir hastanın tarafından bakmak bana daha doğru geldi. Maddi hata yapmamaya çok çok titizlendik editörüm Işıl Özgüner’le. Kurguyu kısıtlayıcı tarafları var aslında böyle mekânların, çünkü herkes istediği an istediği yere girip çıkamıyor, içeri sokulabilecek şey var, sokulamayacak şey var vesaire. Kahramanların hepsini ben kurdum, bu konuda çok renkli bir mekân tabii akıl hastanesi. Fakat kahramanları kurarken en çok sokakta sık sık rastladığım, yanı başımdan geçip giden özel durumu olan insanlar geldi aklıma. Moda’da oturuyorum, romanı okuyanlar bu semtten bazı ipuçlarını yakalayabilirler.

Yine, Tuhaf Hikayeleri Sever misinizdeki başkarakteri olan Jaklin’i bu romanınızda da yer aldığını görüyoruz. Yazarken, kendinize dair ya da başka kitaplardan karakterleri yaşatmaya devam ettirme hakkında ne düşündüğünüzü merak ediyorum. Henüz kurguyu oluşturmadan önce bu fikir var mıydı, bunu bir çeşit merak unsurunu kuvvetlendirme biçimi olarak görüyor musunuz?

Kahramanlarımın hepsi yaşıyor benim için. Kanlı canlılar, sadece şu an yanımda değil de, başka başka yerlerdeler. Bazen birileriyle çok yakınlaşırsınız, sık görüşürsünüz, bir zamanı paylaşırsınız, sonra bazı engeller çıkar, hayat sizi farklı yerlere atar. Artık arada bir görüşürsünüz ya da haberleşirsiniz, ama bilirsiniz ki o oradadır, hatta sıcaklığını da duyarsınız, sesini, bir olay olsa ne diyeceğini, şimdi karşılaşsanız tüm o aynı hissiyat hatırlanacak, canlanacaktır. Kahramanlarımla da ilişkim aynen böyle. Hepsi varlar, benimle yaşamaya devam ediyorlar, zaman zaman yeniden hatırlıyorum onları, hatta kitabı okuyanlarla ortak bir arkadaşımızdan söz eder gibi onlar hakkında konuşuyoruz. Demem o ki yeni kitaplarda yine kapımı çalabilirler ansızın.

Diliniz genel olarak sade sayılabilecek bir akışta, bazı metaforlar yer alsa da, bunlar, dili ve akışı yoran metaforlar değil. Günümüz edebiyatında, yalın olmaya çabalamanın önemine dair pek çok önemli edebiyatçının eleştiri ve tavsiyeleri ışığında, sizin yazım dili konusunda nelere dikkat ettiğiniz hakkındaki görüşlerinizle iyi bir yazarın kaçınması gerekenleri nasıl belirleyebileceği konusundaki tecrübeleriniz nelerdir?

Yalın olmaya çalışıyorum, yalın bir dille etkili olabilmek en zoru ve güzeli. Kendimi hem yazar hem okur Ece olarak düşünüyorum. Tuhaf Hikâyeleri Sever misiniz?’de bu konuya eleştirel bir bakış vardı, yazarın kendi egosunu tatmin için yazması, sayfalarca sonu hiçbir yere varmayacak bir konuyu dallandırıp budaklandırması üzerine. Ben bu konuda çok cimriyim. Yazdıklarını atmaya kıyamamak çok tuhaf geliyor bana. Metne yararı olmayan tek bir kelimeyi bile bırakmak istemem. Bu romanda da attığım sayfa sayısını söylesem şaşırırsınız, bence doğrusu bu. Başta da bahsetmiştim, ilk kitabımdan bu yana yalınlık mevzusunda yol aldım gibi geliyor. Gitgide sadeleşiyor dilim. Bir de böyle ağır hissiyatı olan hikâyeleri, ağdalı bir dille anlatsaydım ağlak bir roman çıkabilirdi ortaya, bu roman için özellikle kaçındım bundan. Dilde hafifliği seviyorum, hatta her hikâyeye mizahi bir taraf da katmaya çalışıyorum.

Yazmaya yardımcı olduğuna inandığınız yazarlar ve yazmayla ilişkilendirmeseniz de okumaktan keyif aldığınız yazarlar kimlerdir?

Çok isim var… Tezer Özlü, Virginia Woolf, Charles Bukowski, günümüzden Hakan Günday ilk aklıma gelenler. Bence okuduğumuz bizde bir etki yaratan her yazar edebi belleğimizin oluşmasına katkı sağlıyor. Yazı üzerine çalışmak kadar önemli okumak. 

Defalarca okumaktan vazgeçemediğiniz kitaplardan birkaçını paylaşabilir misiniz?

Çocukluğun Soğuk Geceleri-Tezer Özlü, Uyuyan AdamGeorges Perec, Deniz Feneri-Virginia Woolf. 

Son olarak, yazma eyleminin sizde yarattıklarını anlatabilir misiniz?

Yazmak, romanımın ismi gibi “her şeyi baştan anlatmak.” Yazmak, düşünme ve keşfetme biçimi. Yazmak, kelimelerin peşinden koşmak. Yazmak, zamanımı anlamlandırmak. Yazmak, farkına varmak. Yazmak, kendinde daha çok ilerlemek. Yazmak, anlama çabası, anlamak, hak vermek bazen. Yazmak, bir “an”ı araştırmak. Yazmak, kendini var etmek.

edebiyathaber.net (31 Ekim 2018)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r