Masthead header

Düşünce böyle mi oluyor? | Damla Karakuş

Burnumdan kan gelene dek kusmuştum. “Ne oldu? Mideni bozacak bir şey mi yedin?” diye sordu. Houxley geldi aklıma, belli belirsiz gülümserken “Evet,” dedim, “evet, tüm insanları yedim. İlk ısırıktan sonra durduramadım kendimi. İnsan bir kez inanmaya başlayınca dibini sıyırıyor tabağındakilerin.”  

Bu kez kendimden bir alıntıyla başlamak istedim. Aynur’un öykü kitabını okuduktan sonra geldi aklıma. Notlarımı tarayıp buldum. Adı Olmayan İkinci Öykü’yü okuyup bitirdikten sonra içimde bu hislerin toplamı kaldı sanırım. Bir yandan da öykünün adını düşündükçe, aslında bir adının olmayışına vurguydu beni kendine çeken. İşte bu detay da Hakan Günday’la ilk tanışmamızı düşürdü aklıma. Üniversitede öğrenciyken imza gününe gitmiş, Piç kitabını imzalatmak istemiştim. Ama tabii söz konusu kitaplar olunca uçup giden kalbim, benim imzam farklı olsun istiyordu. Bunu sıram gelince kendisine de söyledim. “Piç=Hiç” yazdı. Sonra birbirimize baktık ve parantez açıp açıklamasını ekledi: “(Kitap aslında bu kadardı. Ama o zaman hiçbir yayınevi basmazdı. Ben de içine bir hikâye yazdım.)”

“Geçti sözcüğünü hiçbir zaman söyleyemeyecek olmaktan korktum.”

(“Adı Olmayan İkinci Öykü” Sayfa 38)

Bu aklı karışık girişimin ardından biraz bilgi paylaşımına geçeyim isterim. Aynur Kulak, 2005 yılında yazdığı ilk romanı Günlerden Bir Gün’den sonra verdiği hatırı sayılır bir aranın ardından “düşmek” kavramını odağına alan öykülerini topladığı Adı Olmayan İkinci Öykü adlı kitabıyla raflarda. İthaki Yayınları etiketini taşıyan kitapta yer alan dokuz öyküde Kulak, “düşmek” kavramını sorgularken aslında aile, inanç, nefret, hırs, olmak hali ve korku gibi hayatın her alanında insanın duruşunun oluşması ile karakterimizin ve fiillerinin değişimine etken olan kavramları da sorguluyor. Henüz kitabın ilk öyküsünü okurken, hafızamın bir yerinden kopup gelen Paul Auster, “Hayat öyle oyunlar oynuyor ki, nereye tutunsam düşüyorum. Tam da palyaçonun dediği gibi, ağlayamadığımdan gülüyorum,” (Yalnızlığın Keşfi) cümlesiyle beliriveriyor zihnimde ve öyküler boyunca peşimi bırakmıyor.

“Onunla ilişkimiz, öğle güneşinin tüm aydınlığından faydalanacakken evin tüm perdelerini çekmek gibiydi.” (Sayfa 14) 

Düşmek kavramını ve fazlasını irdelemeye başladığı andan beri yazar, aile fertleriyle olan bağını da incelemeye alıyor. Ve bu cümle, içimde bir yerde sızı olarak son sayfaya kadar kendini koruyor. Düşünce böyle mi oluyor? Etrafımızdaki insanlara o zaman daha dikkatli bakıyoruz ve birden her şey yolundayken görmediğimiz, bilmediğimiz huylar mı ediniyorlar? Bu sorularımı, Aynur’un Adı Olmayan İlk Öykü’de geçen “Bu adamın, yani babamın, kaygı dağlarından dolayı göremediğim yüzünü bir gün gerçekten görebilecek miydim?” (Sayfa 14) sorusu destekliyor. Peki, düşünce güncellenen sorularımızın devamında bizi o huyları görmekten alıkoyan ne? 

“İSTANBUL 155 KM.” Yol boyunca göreceğim uzaklık tabelalarından ilkiydi bu. Belki de “yakınlık tabelalarından” demeli. Sahi, hangisine dikkat kesilmeli? Gittikçe geride kalan uzaklığa mı, gittikçe yaklaşılan uzaklığa mı? (“Yol Boyunca Uzaklık” Sayfa 21)

İnsan neye yakındır ya da yakın olduğunda neyden uzaklaşır, hiç düşündünüz mü? Bu başlangıç beni çocukluğuma, Adana-Hatay arası otobanlarında saydığım rüzgâr güllerine götürdü. Oldum olası mola yerlerinde yemek yemekten nefret etmişimdir. Konumuzla bir ilgisi yok belki ya da ta kendisi, ama ne bileyim, sanırım bilin istedim. Yolculukları da sevmezdim, çünkü bir şekilde hep olduğum yerden gitmek istemezdim. Sonra yolculukları çok sevdim ve olduğum yerde kalmanın bir maharet olmadığını anladım. Mola yerleri konusu ise sabit. Yazarımızın soruları irdeleyişi ise sanki tüm bunların toplamı…

“Çözmekte yetersiz olduğumuz sıkıntılı durumların ortadan kalkması bir yemeğin ısısının ayarlanması kadar basit olsaydı keşke.” (“Yol Boyunca Uzaklık” Sayfa 26)

Hayat meşgalesinin bize kurduğu tuzaklar neydi ve nasıl karşımıza çıkardı onlar? Bu soru öyküleri okurken aklıma gelen onlarcasından sadece biri. Hayat üzerine sorular sormak da yanıtlar bulmak da kolay değil…         

“Kapının kendisine ardına kadar açıldığı o kişi kendini hiç tanımıyordu o sıralar,” demişti – kendini kastederek. Ben de sormuştum, “Şimdi tanıyor mu?” Tam karşımda elinde çay bardağıyla bana bir müddet baktıktan sonra, “Çocuktum daha, ilk işimdi,” demişti ama insan kendisiyle ilgili her sözü kendisini kayırmak için söylemez mi – çocukluğu hiç elden bırakmayarak, ona sıkı sıkı sarılarak. Rüyamı ona bir gün anlatmalıyım. Farklı yerlerde doğmuş, farklı yerlerde büyümüş, farklı yerlerde yetişmiş, aynı ofiste karşılıklı masalarda oturan bu iki kişinin hayatını, bir şeylere, doğru bir biçimde yorabiliriz belki o zaman. O yoramaz belki, şüphelerim var fakat ben yorabilirim. Rüyayı gören benim.” (“Karşılaştırmalı Hayal Kırıklıkları” Sayfa 32)

Bu sözlerle Aynur, aslında okurunu da öyküye çağırıyor. Bir kez daha. Ya da bana öyle oldu. Bugüne dek okuduklarım, izlediklerim ve yaşanmışlığım ile burada okuduklarım karışıyordu sanki, tekinsiz bir alanda. Beni teslim alan bu duygunun ta kendisi. Aynur’la bir kahve eşliğinde sohbet ediyor da yaralarımızı sarıyor gibiyiz. 

“On beş yıldır majör depresyon tedavisi gördüğünü bilen doktoru kanser teşhisinden sonra depresyonu hızla iyileşen anneme, “Bu sefer geldiğin uçurumun kenarında gerçekten ölümü gördün tabii, dedi.” (“Adı Olmayan İkinci Öykü” Sayfa 38)

İnsan başına gelebilecek o son ve büyük şey geldiğinde, “O an ne yaparım?” diye bir soru soruyor aslında. 

“Geçti sözcüğünü hiçbir zaman söyleyemeyecek olmanın sebebi biz miyiz?” (“Adı Olmayan İkinci Öykü” Sayfa 40)

Olmak neydi? Evet ya sahiden “olmak” ne? Henüz yolun başındayken aldığımız kararlar, çıkılan yollar, hayatı “en güzel” şekilde yaşama hırsımız ve ekonomik özgürlüğümüz yer buluyor kitabın “Olma Yolunda Vaatler” adlı öyküsünde. “Adın. Şu gence bakmaya devam ederek, cebindeki parayı düşünüyordur belki o da, diye düşünüyor. Çünkü mecbur buna. Metrodan inince sosisli yiyecekse veya pilav üstü döner, cebinde ne kadarı olduğunu düşünmeli. Parası yetecek mi, yarına artacak mı, yaşamının uzun süreceği düşünülürse bu uzun yaşamda kenara para ayırabilecek mi? Adın sürekli olarak bunları düşünüyor olduğundan, mecburen başkaları da bunları düşünüyor olmalı, diye düşünüyor.” (Sayfa 48) Yaşanan yıllar, çıkılan yollardan sonra kendimize yabancı oluşlarımız ve çıktığımız yerden uzaklaşırken kendimizden de çıkışımız şekil buluyor yine aynı öyküde. “Olma hâlinin yer değiştirmesi diyecekti buna Adın, on beş yıl sonra o ânı düşünürken.” (Sayfa 53)

“Dışarıda kalmışların tanrısı olmaz, diye düşünürdü sık sık. Her şeyi bırakmak gerekiyor. Çalışmayı, soru sormayı, cümle kurmayı ve derkenara dönüşmüş bir bedenle köşede bekliyor olmayı her sabah. İşte böyle, böyle düşersin. Herkes düşer, değil mi, herkes düşer. İşte şimdi olduğu gibi, metrodan sokağa yayılan bir düşme başlar, günlük iş planı aksar, mahvolur hatta; düşüş bir kere gerçekleşti mi, mahvolabilir her şey, değil mi? Değil, değillemelerin eşlik ettiği incecik bir çizgi var üzerinde yürünen.” (“Değillemeler Eşliğinde” Sayfa 67)

Peki ya değillemeler? Koca koca binaların, lüks plazaların, etrafımızı saran bu yapıların arasında en yoksul halimizle yaşadığımız değillemeler, olumlu-olumsuz, iyi-kötü, doğru-yanlış tercihlerimiz düştüğümüz yerde nasıl karşılık buluyor? 

Kitapta yedinci öyküye gelirken artık anlatıcının değiştiğini, öyküyü okumadığımı fakat yaşadığımı hissediyorum.  “Adı Olmayan Üçüncü Öykü” bende yazarın yabancılaşmaya denk gelen bir yerden baktığı hissini uyandırıyor. Haksız da değilim aslında. Şu paragrafla başlıyor öykü ve sonrasında yazarın düşünceleriyle benzeşen duygularım beni kendi içimde bir yolculuğa sürüklüyor: “Bu hikâye ben başka biriyken başlıyor. Kente taşındığımızdan beri her gün olduğu gibi, o pazartesi sabahı yine bisikletime bindim ve yola koyuldum. Tünelin çıkışında, viyadükten gelen yoğun hava akımının yüzüme vurmasıyla Antonia’nın hep küçük kalacağı fikri aklıma düştü. Bu, bende hem endişe hem de garip bir heyecan uyandırdı. Yokuş yukarı çıkarken tam da bunu düşünüyordum ki yoğun, siyah bir dumanın sütun gibi yükselerek bulutlara değdiğini fark ettim. Dikkatle bakınca şüpheye mahal kalmadı; yangından kalan dumanlar üç yüz metre ileride, sanayiye giden yokuşun tepesindeki havai fişek fabrikasından geliyordu.”* (Iosi Havilio, “Küçük Çiçek”, Çev. İrem Güngör)

“Öykünün bu paragrafını okumak bana o kadar iyi geliyor ki, sanki her okuyuşumda ilk defa okuyormuş hissi yaşıyorum. Kaçıncı kez okuyorum bu öyküyü hiçbir fikrim yok ama kaçıncı kez okuyor olursam olayım bunun bir önemi yok. Bende yarattığı o his, bir şeylerin bozulmadığı hissi ya da değişmeyen bir rutinin verdiği güven hissi ya da ne bileyim bir endişeyi içeriyor olsa da –bir fabrikada çıkan yangın endişe verici bir şeydir sonuçta, öyle değil mi?– bu paragrafı her okuyuşumda kendimi iyi hissetmem tesadüf olmasa gerek.” (“Adı Olmayan Üçüncü Öykü” Sayfa 68)

Öykülerinde “düşmek” olgusuyla birlikte kendinden başlayarak uzayan bir yolculuğa çıkan yazarımız, aslında kitabına ve öykülerinden dördüne adını verdiği “Adı Olmayan” vurgusuyla da düşündürüyor. İsim verme, yafta takma ihtiyacını da sorgulamadan edemiyor… “Bilemiyorum, çok da adını koymak istediğim bir his değil bu aslında. Neden her şeyin bir adı olsun diye uğraşıyoruz, bunu da hiç anlayamıyorum. Uzun bir cümle kurabilmeli insan, hisleri üzerine, tek ve sürekli kullanacağı bir ad koymak yerine.” (“Adı Olmayan Üçüncü Öykü” Sayfa 69)

“Zamanı başka bir dilde yakalama isteğimi konuşmalıyız. Mekânları algılayışımı. Ya da belki geçmişin şimdi geldiği bu noktada, on beş yıl sonra bin bir türlü badire sonrası işin içinden çıkamadığım öyküler yazan ben, pencereden dışarı bakarken karşı balkonda gördüğüm, her gün ama her gün istisnasız bütün evi baştan ayağa temizleyen kadını yazmalıydım. Sıkıldım. Birçok nedene bağlayabileceğim bir sıkılma hâli bu. Geçmişe, şimdiye, geleceğe, ona, buna, şuna bağlayabileceğim böyle bir sıkıntıdan kurtulabilmek zor. İstemiyorumdur belki de. Karşı balkonda kilim silkeleyen kadını yazacağım. Bir gün oturacağım ve onu yazacağım, evet. Kendi eksenimden fırlayarak çıkacağım. Deli gibi arzuladığım tek şey bu. Kendi eksenimden fırlayarak çıkmak. Bir roketin uzaya doğru fırlatılması gibi. Böyle bir fırlatılmayla çıkmak istiyorum dünyadan.” (“Past Present Future” Sayfa 70)

Sorular ve sorgulamaların 80 sayfada toparlandığı öyküler, okuru tıpkı yazar gibi sorgulamaya ve yeni düşüncelere teşvik ediyor. Ve tabii ki gelecek; gelecek ne olacak? Ya da şu anı yaşama şeklimiz; ona ne olacak? 

“Bu Ad’sız dünyama kimi dahil etmeli, kimi çıkarmalıyım? Düştüğümü kime söylemeli ve kalkamadığımı kime anlatmalıyım? Şimdiye kadar kendimle ilgili her şeyi –ama her şeyi– anlattığım biri olmadı. Bu oda hariç; bu oda bilir, bu oda diğerlerinden ayırır, hayatta kalmamı sağlar, yaşatır beni. Soluğum düzene girer, sesimin önemi artar, Ad’ım kıymetlenir.” (“Adı Olmayan Dördüncü Öykü” Sayfa 73)

Adını, adımı, adınızı başkalarının koyduğu dünyamızda, hayatımıza girenler, çıkanlar, belki hiç tanımadıklarımız pek çok cümleyi bizden önce ve bizim yerimize kuruyor. Sürekli sorduğumuz “Ben kimim?” sorusu çınlıyor kafamın içinde. Gerçeklikten uzakta ve bir yandan ona çok yakında bir yerde bize, kendimizi ve hayatın anlamını bir kez daha sorgulatıyor. Soluk soluğa geldiğimiz bu son öyküde “Rahat mıyız?” diye soruyor aslında yazar, ama rahatsız bir yerden kendi cevaplıyor sorusunu: “Rahat mıyım? Bilmem. Bilmiyorum. “Düştüm,” diyerek anlatmaya başladığın günden beri dinliyorum seni. Şimdi benim de sana kendi hikâyemi anlatmam gerekir mi? Konuşmak istemiyorum.” (“Adı Olmayan Dördüncü Öykü” Sayfa 78) 

İşte yine aynı his benimle; sahi bu durumda yazan kim, okuyan kim? Nihayetinde herkesin göründüğü gibi olmamak için bir sebebi var. Hep olur. Bir şeylerin bitmesi hep başka bir şeyin başlamasına zemin hazırlar. Hayatın dengesinde bir yerde, ülkenin en göz alıcı kütüphanesinin önüne konulması gereken, yaşamın anahtarını mesajında saklayan bir sanat eserinde gizliymişçesine tüm cevaplar; bir kitabın daha son sayfasını okursun. Bileklerindeki kesikler sırlarının nişanı olarak durur hep. Oysa onlar sana ait yaşam bitkisinin kökleridir.  Belki sakarlık, belki tembellik, belki de arsız bir çocukluk hikâyesisindir. Hepsi bu. Çünkü suskun çocuklar bile sokak oyunlarından yaralarıyla döner. Bazen birinin size bir şey vermesine gerek yoktur. Siz öylece hiç sebepsiz yere de sevebilirsiniz. Cemil Meriç’in de dediği gibi, “Düşen, tutunacağı dalı seçemez.” Ama şimdilik mesele “düşmek” olgusundan başlayıp buralara gelmekte… Belki bir de gelirken Cemal Süreya’ya uğramakta: “Ne demiş uçurumda açan çiçek, yurdumsun ey uçurum.”  

Künye: Adı Olmayan İkinci Öykü, Aynur Kulak, İthaki Yayınları, 80 Sayfa. 

edebiyathaber.net (22 Ağustos 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r