
Zaman hızla akıp gidiyor ve bu hızlı akış sırasında dünyaya açılan pencerelerde çoğunlukla mutsuz manzaralar var. İklim krizi, kadına şiddet, sonu gelmez savaşlar, bir yandan yoksulluk ve ölüm ile kararan ruhumuza iyi bir şeyler ararken bir de kalkıp Dostoyevski’ni n Yeraltından Notları ile karşılaşmak. Bu kadar problemli bir dünyada yaşarken okur olarak bir de “Dostoyevski huzursuzluğu” eklendi bana. Kitap ruhunuzda gerçekten bir deprem etkisi yaratıyor. Hele bu yaşadığımız, neredeyse tamamıyla aklın faydacılığı ile yönetilen dünyanın her tarafından ilkesizlik, vicdansızlık, şiddet akarken kendi sorumluluklarınızı, ne kadar özgür olduğunuzu, ne kadar kendiniz olduğunuzu kısaca varoluşsal nedenlerinizi derinden sorgulama başlıyorsunuz. Ben kimim, ne yapıyorum, hangi kararlarımı gerçekten kendim alıyorum, bu şiddet dolu dünyada ne kadar özgürüm? Karanlık taraflarımı görüyor muyum? İyi bir insan mıyım? Vs. vs. Belki de hayatın bu hızlı ve karmaşık gidişinde hiç durmadan yol alırken neredeyse düşünmediğiniz bu kurtçuklar beyninizi oymaya başlıyor. Bu kitap günümüzden yüz elli yıl önce yazılmış. Bu kadar mı insanın hüznü değişmez ve aynı soruların cevaplarını arar durmaksızın? Kitapta şöyle bir cümle var: Özgür irade dedikleri bir illüzyondur. Bu cümleyi düşünüyorsunuz uzun uzun. Evet, haklı. Sorarım size, hangimiz istediğimiz mesleği yapıyor, hangimiz istediğimiz gibi yaşıyoruz? İstediklerimiz gerçekten kendi isteğimiz mi yoksa toplum istedi, yakınlarımız istedi veya öyle öğretildi diye yaptıklarımız mı? Kendi özgür iraden ile istemek nasıl olur? Ben kendi m miyim? Sanki kendimmişim gibi sahte bir dünyada mı yaşıyorum? Kitap okurun kafasında beliren bu ve buna benzer sorularla okuru gittikçe bataklığa sürüklüyor. İnsanın derinliği dipsiz bir kuyu çünkü.
Kitap, 19.yüzyıl Çarlık Rusyası sırasında rasyonalizmin yeni yeni değer kazandığı ve Ortodoksluğun katı dini kuralları ile çarpıştığı yıllarda yazılmış. Yeraltı adamı, Rusya’da şekillenmeye başlayan bu yeni modern dünya algısına karşı oldukça umutsuz ve kötümserdir. O kadar umutsuz ki bu umutsuzluğunun sürüklediği öfke ve gittikçe artan depresyonu ile iyice derinleştirdiği yeraltından çıkamayacak bir hale geliyor. Ruhunun derinliklerinde yapayalnız debelenip duruyor. Felsefi bir söylemle varoluşçu bir nihilist diyebiliriz. Toplumdan, sosyal yaşamdan bu kadar kopuk ve diğer insanlardan bu kadar farklı olmasını da düşünme gücü ve bilinç düzeyinin dolayısı ile farkındalığının fazla olmasına bağlıyor. Aydınlanmacı zihniyetin ve akılcılığın insan ruhunu görmezden geldiğini ve ruh ile akıl arasındaki tamamlanmamış bu boşluğun kapanamayacağının bilincinde olan biri olarak dış dünyanın gittikçe akılcı olması ve 2X2nin dört eder gibi katı bir bilgiyle açıklanabilir olmasından çok rahatsız. Kahramanımız kendi cümleleri ile şöyle demiş:
“Aman Tanrı’m, herhangi bir sebepten dolayı doğa yasaları ile iki kere ikinin dört ettiği hoşuma gitmiyorsa, bana ne bu yasalardan, bana ne aritmetikten? Duvarı delmeye gücüm yetmiyorsa “ille deleceğim “ diye yırtınmam herhalde, ama önümde yıkmaya gücümün yetmediği bir taş duvar bulunmasına da razı olamam” (syf 28)
Yeraltı adamı, kitapta gelir düzeyi ve statüsü düşük bir memur ancak eğitimli iyi bir entelektüel ve yüksek bir düşünme yetisine sahip. Bu yetisi nedeni ile aşağılanma, gurur, kabul görmeme gibi insan ilişkilerinde çok duyarlı ve yaralı. İnceden inceye varoluş sorularını sorduğundan çevresine gittikçe yabancılaşan ve kendi karanlığına karışan biri. Karanlık ve sessiz ruhunun derinliklerinde hissettiği bu aşağılanma duygularının şiddeti ile kendinden daha zayıf gördüğü bir insanın ruhunu da paramparça yapmaktan geri kalmayan kötülükleri de var.( Liza ile olan ilişkisi )
İşi çok zor tabii ki. Zaten kendisi de kitabın başlangıcında söylüyor. “Ben hasta bir adamım” diye. Okuru ile konuşur gibi ben diliyle yazılmış bu kitabın edebi gücü o kadar etkileyici ki yazar sizi kendi çıkmazına sürüklemek ister gibi. Dostoyevski Huzursuzluğu dedim ben buna. Bu kitabı her okuyan da olduğu gibi bende de oldu. Neyse ki bu kitap üzerine düşünen yazan bir arkadaşım )farklı bir yönden bakışı ile beni tekrar yeryüzüne çıkardı. Bu metnin bireysel bir çöküş metni olduğunu ve okura hiç açık kapı, bir umut bırakmadığını söyledi. Oysa diye ilave ederek devam etti: Bu çarpıklıklar ve romandaki aşağılanmaların çoğu kişisel değil tam tersine modern dünya sisteminin yabancılaşma sorununun kişilerde yarattığı tahribattır. Yoksa 2×2 =4 formülü dünyayı anlamsız kılacak bir formül değil. Akıl ve bilim çok önemli. Yeter ki içinde yaşadığımız toplumlar adil bir düzende, kişilere eşit haklar sağlayarak ve herkesin değerli olduğunu teslim eden yönetimlerle idare edilsin.Kişilerin bu çıkmazları ve varoluş sancılarına toplumsal olarak da bakmalı ve eleştirilerimizde bu yönde olmalı, diyerek Dostoyevski huzursuzluğumu kısmen giderdi.
A. Öner Kurt’un farklı bir bakış açısıyla kendi metnini seslendirttiği bu iletiyi sizler de kitabın okuru olarak dinlediğinizde hiç kimsenin yeraltına inmemesi için yapılacak bir şeyler olabileceğini düşüneceksiniz.
https://drive.google.com/file/d/1p3FYS52_3sz8nV4q2aIOjWjRVRNFoYlE/view?usp=drivesdk

















