Masthead header

Doğu Yücel: “Mitat, çoğumuz gibi kendini dünyaya atılmış hisseden, şaşkın bir insan evladı.”

Fotoğraf: Emre Taban

Söyleşi: Gamze Erkmen

Mitat Karaman, kahramanımızın adı. “H” harfleri eksik. Belki yazım hatası da olabilir, hayat boyu yaşayacağı eksiklik duygusunu belki nüfus memuru başlatmıştır, her şey onun yüzündendir, olamaz mı? Buz gibi olabilir. Bu hisleri uyandırıyor “Kimdir bu Mitat Karaman?” romanı daha ilk bakışta okura. Doğu Yücel tarafından kaleme alınan Can Yayınları tarafından geçtiğimiz Kasım ayında yayımlanan “Kimdir bu Mitat Karaman”, biraz hüzünlü, biraz polisiye, çokça mizahi bir karakter romanı. Okurunun ilk olarak kim olmadığını anlayabildiği bu karakterden yola çıkarak, yazar ile hem son çıkan kitabı hem de yazarlığı üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Öncelikle sizi tebrik ediyor, kitabınızın okuru bol olsun diyerek söyleşimize başlamak istiyorum.

Kitabın konusundan yola çıkarak başlamak gerekirse; kimseyle iletişimi olmayan, sıradan bir döngünün içinde yaşamaya çalışan, aslında silik bir karakterin meydana gelen bir ölüm olayı ile birlikte herkesle iletişim içine girmek zorunda kaldığı bir karakterle karşı karşıyayız. Bir de size sormak istedik, size göre kısaca kimdir bu Mitat Karaman?

Mitat modern hayatın rutinleri ve hızlı temposu içinde gerçekten kim olduğuna kafa yormaya fırsat bulamamış sıradan bir adam. En azından romanın başında böyle. Otuz altı yaşına gelmiş olmasına rağmen kimliğini oluşturamamış. Otomatik pilota almış yaşıyor. Mitat’ın gerçekte kim olduğunu, nasıl biri olduğunu, hangi durumlarda ne gibi tepkiler vereceğini kitaptaki bir haftalık süreçte öğreniyoruz. Aslında bizimle birlikte Mitat da öğreniyor. Sonuçta özet geçmek gerekirse Mitat biraz ben, biraz sen, biraz o, hepimiz ya da çoğumuz gibi dünyaya atılmış gibi hisseden, şaşkın bir insan evladı.

Rahatının bozulmaması için her şeyi yapabilecek olan Mitat’ın bu dönüşümü, isteyen insanın kabuğunu nasıl kırabileceğini de gösteriyor. Günümüz hastalığı olarak sayılabilecek olan rahat olandan vazgeçememek ve yaşamadan yalnızca var olmak hakkında siz neler söylemek istersiniz?

Romanın ilk epigrafında Oscar Wilde’ın dediği gibi; yaşamak çok nadir bir şey, insanların çoğu sadece var oluyor. Hayatımızdan riski, tehlikeyi, sürprizi çıkardık. Bu güvenli ve rahat hayat biçiminin ne kadar insan doğasına, fizyolojisine uygun olduğu tartışılır. İnsanoğlu en başından beri mücadele ederek yaşamıştır. Göçebedir, doğayla mücadele eder. Modern insan ise şehirleri kurdu, kutu gibi apartman dairelerine hapsetti kendini. İş ile ev arasında bir rutin kurdu. Sonra iş ile evin arasına yine rahatımızı bozmayacak basit sosyal aktiviteler ekledik. Küçük burjuva hayatlarımız ev-iş-biracı/kahveci-ev-iş diye ilerleyip duruyor. Sonsuz bir geyik muhabbetindeyiz sanki. Farkında mısınız, eskiden hobi kültürü vardı, artık yok. Modern insan basit bir hobiye başlayıp, o hobide başarısız olma riskini bile üstlenemiyor. O yüzden özgüvenini sağlama aldığı bir fanus kurmuş kendine. Bu fanusu kırması, bir dönüşüm geçirmesi de genelde dış faktörlerle oluyor. Mitat’ın örneğinde, fanustaki ilk çatlak darbe girişiminin yaşandığı gece oluşuyor. Ancak o gece, Mitat tehlikeyle burun buruna gelince bu hayattaki tüm zorlukları klasik rutinleriyle tek başına aşamayacağını fark ediyor. Daha sonra da romana startı veren ölüm olayıyla birlikte fanus paramparça oluyor.

İstemsizce açılan bir kapı otomatı sonrası yaşanan ölüm, bunun getirdiği vicdan sorgusu ile Mitat’ın dedektifliğe soyunması sonunda kendi içine başlayan yolculuğunun, kurgunun temelini oluşturduğunu söyleyebiliriz. Bir karakterin kendisine giden yolu bulmasına yardımcı olan bu polisiye örgüyü nasıl kurguladınız?

Bir matematikçi gibi çalıştım kurguya. Polisiye olayın karmaşıklığını hissettirmemeliydim. Okur ortalama bir konsantrasyonla okusa bile olay örgüsüne kitaptaki komiser kadar vakıf olmalı, mekanları avcunun içi gibi bilmeliydi. Bunu sağlamak için o gece Cennet Apartmanı’nda yaşananları not aldım, şemalar çıkardım, apartman krokileriyle uğraştım. Fakat polisiye örgüsündeki detayları verirken romanın tartıştığı diğer meseleleri atlamamalıydım. Çünkü Mitat bir “Katil kim?” romanından daha çok “Gerçekten kimsin sen?” romanı. O yüzden kitabın adı “Kimdir Bu Mitat Karaman?” oldu. Kitaptaki dedektiflik hikâyesinin, esprilerin, aksiyonun üstünde hep bir kimlik arayışı ve bununla birlikte aile kavramı, evlilik, hayatın anlamı, siyasi atmosfer, darbe girişimi sonrasındaki paranoyalarımız ve Cennet Apartmanı üzerinden bir Türkiye panoraması var. Açıkçası temaların çokluğu beni zorlamadı, ilk perdeyi, karakterleri ve mekanı kurduktan sonra hikâye kendiliğinden ilerledi. Bir noktadan sonra ben de adeta bir okur gibi hikâyeyi izlemeye başladım.

Kitap, içerdiği olay örgüsü çerçevesinde bir karakter romanı olarak değerlendirilebilecek nitelikte. Özellikle böyle bir karakteri işleme isteğinizin sebebi neydi? Anlatmak istedikleriniz böyle bir karakterin yaşamı içinde gizliydi diyebilir miyiz?

Edebiyatla haşır neşir olduğum yıllardan beri başlığında karakterin isminin olduğu karakter odaklı klasik roman anlayışında bir romana imza atmak istemişimdir. Martin Eden, Kâtip Bartleby, Don Kişot, Oblomov, Budala, Varolmayan Şövalye, Aylak Adam, Genç Werther ve diğerleri… Çok uzun bir süredir de aklımdan Mitat Karaman gibi bir karakter geçiyordu. Sadece onu nasıl bir hikâyeyle anlatacağımı bilmediğim için bu karakteri anlatmayı erteliyordum. Bu son süreçte de öyle oldu. Bir bilimkurgu romanı fikrinden yola çıkarak yeni bir roman yazmayı düşünüyordum. Derken apartmanımızda bir hırsızlık vakası yaşandı. Sanki Mitat bunu duydu ve “İşte bu. Beni bu hikâyeyle anlatabilirsin, o bilimkurgu romanını ertele,” dedi. Ben de içimdeki Mitat’a kulak verdim.

15 Temmuz sonrasında başlayan olaylar, karakterlerin hayatının tam ortasında yer alıyor. Aslında pek çok romanda işlenmeden geçilen siyasi olaylar kurgunun ilerleyişinde önemli yer tutuyor. Bir yazarın siyasi ya da toplumsal olaylara kurguda yer vererek dikkat çekmesi gerektiğini düşünüyor musunuz? Daha doğrusu, kendinizi bunları yazmakla sorumlu hissediyor musunuz?

Yazar bence öncelikle hikâye ne istiyorsa onu yazmakla mükelleftir. Diğer yandan topluma ve döneme ayna tutması da gerekir, daha doğrusu yaptığı işin doğal sonucu olmalıdır bu. Çünkü romanlar, tarih kitaplarının, belgesellerin, sosyoloji kitaplarının yapamadığı bir işi çok iyi yapar: bireyin ve toplumun psikolojisini tarihe not eder. 19. yüzyıl Rusya’sındaki bireysel ve toplumsal psikolojiyi Dostoyevski kitapları kadar başka ne gösterebilir? Böyle düşününce, bomba haberleriyle yatıp kalktığımız, bomba ihbarlarına göre şehir içindeki güzergahımızı çizdiğimiz ve hayatımızın en büyük şoklarından biri olan darbe girişimini yaşadığımız 2015 – 2016 yılındaki ruh halimiz belgelenmeliydi.  Bu romanın zamanlamasını saptarken bunu düşündüm. Daha sonra Mitat’ın paranoya sarmalı gibi ilerleyen öyküsünün darbe girişiminden sonra yaşadığımız o kaygı atmosferiyle örtüştüğünü fark ettim. Fakat bu kadar hassas ve mühim bir dönemi edebi olarak doğru anlatamayacağımdan korktum. Ayrıca “uyanık yazara bak sen, darbeden nemalanmış” diye çıkışılmasından da çekindim. Hikâye için önce Kasım ayını seçtim. Sonra yazdıkça bundan korkmamam gerektiğini anladım. Takvime tekrar baktım, gözüme Eylül’ün ilk haftasını, yani Kurban Bayramı’ndan önceki haftayı kestirdim. Kurban Bayramı tatili karakterimizin şehirdeki yalnızlığının da altını çizecekti, işte kendi içimde yaşadığım tüm bu beyin fırtınalarından sonra hikâyenin zamanını belirledim. Ya da o belirledi!

Fotoğraf: Emre Taban

Kurguda atlanmaması gereken bir yalnızlık vurgusu mevcut. Sevmek Zamanı filminden, Yıldız karakterinden ve Mitat ile komiserin yalnızlığın suç sayılmasına ilişkin diyaloglarından ve son cümleden yola çıkılarak kitap okura yalnız insanın kim olduğunu da sorgulatıyor. Hem kurgu çerçevesinde hem kişisel olarak bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Yalnızlık kadar yalnız insana duyulan korkuyu işlemek istedim. Tek başına yaşıyorsa, sosyal değilse bu adamın sakladığı bir şey var gibi düşünülür ya. Oysa tam tersine apartmanların en problemli daireleri çekirdek ailenin olduğu dairelerdir. Ev kazaları, cinnetler, kavga, gürültü, kıyamet… Hepsi bekar evlerinde değil, aile evlerinde görülür. Romana bu açıdan bakıldığında yalnızlığa övgü olduğu söylenebilir. Sevmek Zamanı filmi ve Gökyüzünde Yalnız Gezen Yıldızlar şarkısı bu övgüyü destekleyen referanslar oldular. Fakat yalnızlığı sadece bohem haliyle, varoluşçu düşünceleriyle, bir arthouse sinema filminde olduğu gibi durağan anlatmak istemedim. Yalnız adamı mizahıyla, dağınıklığıyla ve pisliğiyle resmetmek istedim. Çöpünü bidon dolana kadar atmaması, cinsel açlığı, komşusunu hayal ederek mastürbasyon yapması da buna dahildi. Yıllar sonraki ilk cinsel birlikteliğindeki komediyi de es geçmemeliydim. Böyle bakıldığında yalnızlığa övgü kadar yalnızlığın sorgulanışı da var diyebiliriz sanırım.

Kurgu toplamının senaryolaştırılmaya çok açık olduğu hissediliyor. Aynı zamanda senarist kimliği  de taşıyor olduğunuz için sormak istiyorum; yazarken böyle bir düşünceniz de var mıydı, bir gün  Mitat’ı sinemada izleme şansımız olabilir mi?

Açıkçası bir hikâye yazarken farklı sanat disiplinlerinde bu hikâyenin nasıl aktarılabileceği üzerine de düşünüyorum. Bu bana yardımcı oluyor. Mesela bir karakteri yaratırken ister istemez bu bir film olsa şu isim oynardı gibi düşünceler geçiyor aklımdan. Sadece sinema da değil. Çizgi romana müsait bir öykümü yazarken onun nasıl çizileceği ya da tek mekanda geçen bir öykümün sahnelense nasıl bir tiyatro oyunu olabileceğini düşlediğim de oldu. Bir öyküyü şarkı matematiğinde, intro, kıta vokali, köprü, nakarat, solo formülünde kurgulamıştım. Mitat’ta ise Faruk Duman’ın vinyetleri araya konunca, editöryal süreçte çizgi macera kafasında düşünüp yeniden düzenlediğim yerler oldu. Bu pratikle hikâyeniz farklı açılımlar kazanabiliyor. Sinema ise tüm bu sanat türleri arasında benim için en özel olanı. Küçük Kıyamet’ten beri sinema için bir şey yapamadığımdan dolayı bir özlem yaşadığımı da itiraf etmeliyim. Bazı senaryolar yazdım ama hiçbiri hayata geçmedi. Mitat şeytanın bacağını kırar mı göreceğiz.

Kurgunun polisiye bir yanı da olduğundan, arka planında bir kopuş yaşanmaması için daha fazla özen istiyor, aynı zamanda da ne okurun kafa karışıklığına sebep olacak bir eksiklik ve ne de okura kendisini aptal hissettirecek bir fazlalık var. Kurgulama ve yazım süreciniz nasıl gerçekleşiyor, biraz bahsedebilir misiniz?

Öncelikle teşekkür ederim çünkü bu kitap özelinde gerçekten bu yönde titiz bir çalışmam oldu. Dedim ki kendime, bu kitapta hikâyeye ve karaktere hizmet etmeyen tek bir cümle bile olmayacak. Sonra plan yaptım. Hem polisiye olacak hem karakter tahlili hem kara mizah hem hüzün… Tüm bunların yer aldığı bir romanın altından bilinç akışıyla veya “kalemimin beni götürdüğü yere gittim” anlayışıyla kalkamazdım. Madde madde sahneleri yazdım, senaryo çalışmasındaki tretmana benzer bir yol haritası çıkardım. Yola çıktıktan sonra harita değişti. Bazı yerlere ulaşmak için kestirmeler kullandım, diğer yandan bazı yerlere daha geç varmak için yolumu değiştirdiğim de oldu. Baktım çok hızlı gidiyorum, durdum mola verdim. Mesela “ay halesi”nden bahsedilen kısım öyle bir molanın ürünü. Ama oradaki ay halesinin uzunca tarifi de aslında polisiye olayın çözümünde ve kitabın yalnızlıkla ilişkisinde önem sahibi. Bazı öğeler ve objeler romanın omurgasını oluşturdu. Mitat’ın evinde gördüğü gereksiz objeler mesela, ütü gibi. Bir şeye kanca atıp onu olayın devamında kullanmayı çok seviyorum. Hikâye sanatında ekme ve biçmenin güzelliğine inanıyorum. “Kabukları kapalı antep fıstığı” öyle bir öğe mesela. Mitat’ın kendini özdeşleştirdiği, açamadığı, açmaktan kaçındığı, kendisi gibi faydasız gördüğü kapalı antep fıstığını başa ektim. Finale doğru tek bir cümlede onu biçtim, o zaman dedim ki, “tamam oldu bu iş.” Romanı yazarken tefrika roman gibi paylaştığım arkadaşlarım oldu. Önce Can Öz okudu. Bazı polisiye konularda o konularla ilgili kişilere danıştım. Sonra o taslağın üzerinden defalarca geçtim, törpüledim, tıraşladım, cilaladım ve editöryal süreçten sonra roman son halini aldı.

Roman dışında, öykü, tanıtım yazıları ve senaryo türlerinde de eserler verdiğinizi biliyoruz. Sizin için öncelikli olan, yazarken kendinizi daha özgür hissettiğiniz bir tür var mıdır?

 Yazmaktan en çok zevk aldığım türün öykü olduğunu itiraf edebilirim. Roman biraz daha işkenceli bir süreç. Ortaya çıkan sonuç okurun daha çok hoşuna gidiyor, bu yüzden de roman sanatı öyküyü zamanla gölgeledi ama ben bir gün öykünün de en az roman kadar kıymet göreceğini düşünüyorum. Öykünün bir yazar için avantajı, üzerinde daha çok çalışabilmeniz. Her cümlesi, cümle geçişi, kelime seçimi ve genel olarak kurgusu mükemmel bir öykü yazabilirsiniz ama aynısını romanda yapmanız zor. Roman çok uzun bir metin. Mükemmel bir roman da sıkıcı olurdu tahminen.

Son zamanlarda okuduğunuz ve tavsiye edebileceğiniz kitaplar nelerdir? 

Carl-Johan Vallgren – Denizadamı, Georgi Gospodinov – Hüznün Fiziği ve kurgu dışı olarak Gündüz Vassaf – Ne Yapabilirim?

Gamze Erkmen – edebiyathaber.net (22 Ocak 2018)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r