Derinliklerin Sessiz Çığlığı: Okyanusun ve Tarihin Ortasında İki Kadın | Bahar Ekin Oksu

Şubat 23, 2026

Derinliklerin Sessiz Çığlığı: Okyanusun ve Tarihin Ortasında İki Kadın | Bahar Ekin Oksu

Nefesinizi tutun. Ciğerleriniz yanana, kanınız şakaklarınıza hücum edene ve kalbiniz kulaklarınızda sağır edici bir gürültüyle atana dek tutun. Şimdi başınızı suyun üzerine çıkarın ve o derin, hayati ıslığı çalın: Sumbisori.

Lisa See, okuru daha ilk sayfalarda Güney Kore’nin güneyine, volkanik Jeju Adası’nın tekinsiz ve büyüleyici sularına çekiyor. Ancak yazarın bizi götürdüğü yer, yalnızca turkuaz sular ve egzotik deniz canlılarıyla dolu bir okyanus değil; insan ruhunun en karanlık dehlizleri.

Denizin Kadınları geçimlerini okyanusun dibinden elleriyle çıkaran, erkeklerin çocuk bakıp kadınların evi geçindirdiği kadın odaklı bir toplumun, haenyeo’ların destansı hikâyesini anlatıyor. Fakat denizin tuzlu suyunun, kan ve gözyaşına nasıl karıştığını gördükçe fark ediyorsunuz ki bu kitap bir yandan da affetmenin, ihanetin ve tarihin acımasız çarkları arasında ezilen sıradan insanların romanı aslında.

Kitabın merkezinde, birbirlerine gece ve gündüz kadar zıt ama bir o kadar da muhtaç iki kız çocuğu var: Adanın sert kayalarına benzeyen, geleneklerine bağlı Young-sook ile gökyüzündeki bulutlar gibi uçarı, “iş birlikçi” bir babanın kızı olduğu için dışlanan yetim Mi-ja. Yazar, bu iki kızın dostluğunu kuru bir tarihsel kronolojiyle değil, okyanusun medcezirlerine benzeyen bir ritimle anlatıyor ve bizi insan doğasının en temel, en çıplak gerçekleriyle yüzleştiriyor. Siyasi ideolojilerin, müttefiklerin veya düşmanların isimleri değişiyor –Japon sömürgeciler gidiyor, Amerikalılar geliyor, kardeş kardeşe düşman oluyor– ama ezilen hep aynı kalıyor: Kadınlar ve çocuklar.

Yazar, annelikle birlikte gelen o korumacı dürtüleri ve hayatta kalma içgüdüsünü de sarsıcı bir biçimde ele alıyor. Bilhassa Bukchon Katliamı sırasında yaşananlar uzunca bir süre romanın ve belki de edebiyatın en ağır ahlaki ikilemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor okuru. Orada yaşananlar, salt bir ihanet mi, yoksa patriyarkal ve askerî bir şiddet sarmalında bir annenin çaresiz çırpınışı mı? Yazar her ne kadar hikâyenin büyük bir kısmını Young-sook’un ağzından anlatsa da pek çok meselede tarafsız bir noktada durmayı başarıyor.

Tüm bu ağır temaları işlerken Lisa See’nin kullandığı dil, tıpkı anlattığı Jeju denizi gibi; yüzeyi pırıl pırıl ve akıcı ama derinlere indikçe basınca maruz kalıyor, durup soluklanma ihtiyacı hissediyorsunuz. Sıradan hadiselerden bahsedercesine anlatılan derin acılar sayfaların arasından yüreğinize tırnaklarını geçiriyor. Dalgıç gözlüklerinin buğulanmasını önlemek için çiğnenmiş pelin otunun kokusunu alıyor, rüzgârın ıslığını duyuyor, suyun basıncı yüzünden metalin şakaklarınızı kestiğini hissediyorsunuz. Metnin samimi ve kişisel tınısı, sanki yaşlı bir kadın, kumsalın kenarında yosun ayıklarken sizi yanına oturtmuş da sırlarını size fısıldıyormuş gibi hissetmenize neden oluyor.

Yazar, bulteok adı verilen ve dalgıç kadınların ateş etrafında ısınıp hayatın zorlukları, evlilik ve siyaset üzerine sohbet ettikleri o taş yapıların hararetini okura birebir yaşatıyor. Jeju’nun yerel deyişleri, “Kırmızı fasulye ekersen kırmızı fasulye biçersin” gibi atasözleri, anlatıya sıcak, yaşayan ve kanlı canlı bir edebî tat katıyor.

Geçmişin bu karanlık sayfasının usulca aralanması, aslında bugüne dair çok şey söylüyor. Denizin Kadınları, bugün dünyanın dört bir yanında tanık olduğumuz kutuplaşmanın, büyük siyasi kararların sıradan dostlukları nasıl paramparça ettiğine dair evrensel bir hakikat aynası işlevi görüyor.

İdeolojik etiketlerin (iş birlikçi, isyancı, komünist) insanları nasıl insanlıktan çıkardığını suratımıza çarparken, “tarih” dediğimiz şeyin aslında büyük adamların aldığı kararlar değil, o kararlar yüzünden evlatlarını kaybeden annelerin tuttuğu yas olduğunu fısıldıyor.

Denizin Kadınları’nı özel kılansa sayfalar boyunca anlattığı derin acılara rağmen o yasın içinde umudu yeşertmeyi başarabilmesi. Roman şu çıldırmış çağda hepimizin duymaya en çok ihtiyaç duyduğu şeyi söylüyor: “Anlamak affetmenin anahtarıdır”. İki farklı kutba savrulmuş, birbirini en derinden yaralamış iki insanın, on yıllar sonra bile birbirlerini anlayabilme ihtimali, insanlığa dair inancımızı tazeliyor.

Tüm bu katmanlarıyla Denizin Kadınları, sadece tarihî kurgu veya feminist edebiyat sevenlerin değil, cevabı zor soruların peşinden gitmeye cesareti olan herkesin kütüphanesinde yer alması gereken bir eser. Kapağını kapadıktan çok sonra bile zihninizde dalgalanmaya devam edecek, sarsıcı, derin ve okyanus gibi sonsuz bir roman bu. Eğer bir kitabı okurken sadece zihninizin değil, ciğerlerinizin de genişlediğini hissetmek istiyorsanız, Jeju’nun cesur kadınlarının o derin sulara dalarken çıkardıkları ıslığa kulak verin; asla pişman olmayacaksınız.

Yorum yapın