
Çocukluk, çoğu zaman yetişkinlerin hafızasında masumiyetle anılır. Oysa çocukluğun en belirgin duygusu masumiyet değil, belirsizliktir. Dünya henüz tamamlanmamış bir haritadır; insanlar güvenilir mi, dostluk kalıcı mı, yalnızlık geçici mi, bunların hiçbirinin kesin cevabı yoktur. Belki de bu yüzden çocuk edebiyatının en sahici metinleri, çocuklara dünyayı açıklamaya çalışanlar değil, dünyanın karmaşıklığını onların göz hizasından duyurabilenlerdir. Sabri Safiye’nin Çiçek ve Kaplan Gözü tam da bu nedenle dikkate değer bir hikaye.
Hikaye, çocukluğu kusursuz bir dönem olarak resmetmiyor. Aksine, çocuk olmanın ne kadar incinebilir bir hâl olduğunu görünür kılıyor. Bir arkadaşın seni seçmemesi, yetişkinler için küçük bir hayal kırıklığı gibi görülebilir; çocuk için ise varlığına yönelmiş bir soruya dönüşebilir. “Ben neden dışarıda kaldım?” sorusu, çoğu zaman “Ben eksik miyim?” sorusunun ilk biçimidir. Hikayenin gücü, bu kırılmayı küçümsememesinde yatıyor. Çocuğun duygusunu büyütmeden ama hafifletmeden anlatıyor.
Bugünün çocuk edebiyatında sık rastlanan bir eğilim var: Her olayın sonunda mutlaka öğretilecek bir ders bulunuyor. Hikâye, çoğu zaman ahlaki bir sonuca ulaşmak için araç hâline geliyor. Çiçek ve Kaplan Gözü ise bu kolaycılığa teslim olmuyor. Okurunu yönlendirmiyor; onunla birlikte yürümeyi seçiyor. Çocuğun yaşadığı korkuyu açıklamak yerine, o korkunun içinde kalmaya cesaret ediyor. Bu yüzden romanın en güçlü yanı olay örgüsünde değil, atmosferinde saklı.
Sabri Safiye’nin anlatısında doğa yalnızca arka plan değil, hikâyenin yaşayan karakterlerinden biri. Fırtına, su, ağaçlar ve hayvanlar, çocuğun iç dünyasıyla birlikte hareket ediyor. Hikaye boyunca doğa ile ruh hâli arasındaki sınırlar silikleşiyor. Böylece okur, dışarıda yaşananlarla içeride yaşananların aslında birbirinden ayrı olmadığını fark ediyor. Çocuklar bunu zaten bilir. Onlar için yağmur yalnızca meteorolojik bir olay değildir; bazen üzüntünün, bazen korkunun, bazen de yeniden başlamanın dilidir. Romanın başarısı, bu çocukça sezgiyi yetişkin açıklamalarına dönüştürmeden koruyabilmesinde yatıyor.
Kitabın merkezindeki cesaret anlayışı da dikkat çekici. Günümüzde çocuklara cesur olmaları gerektiği sık sık söyleniyor. Fakat cesaret çoğu zaman yanlış anlatılıyor; korkmamak gibi sunuluyor. Oysa çocuklar korkarlar. Hem de çok. Karanlıktan, yalnız kalmaktan, arkadaşlarını kaybetmekten, görünmez olmaktan… Gerçek cesaret ise bütün bunlara rağmen yürümeye devam edebilmektir. Hikayenin önerdiği cesaret tam da budur: Gürültülü değil, sessiz; gösterişli değil, içten gelen bir direnç.
Fantastik öğeler de bu direncin anlatım biçimine dönüşüyor. Çocuk edebiyatında fantastik olan, gerçekten kaçmanın yolu değildir. Bazen gerçekle baş edebilmenin tek yoludur. Çünkü çocuk zihni, acıyı çoğu zaman semboller aracılığıyla anlamlandırır. Bir taş, bir hayvan ya da beklenmedik bir yolculuk, yalnızca macera yaratmak için değil, sözcüklere sığmayan duyguları taşıyabilmek için vardır. Çiçek ve Kaplan Gözü, fantastiği tam da bu nedenle işlevsel kullanıyor. Hayal gücü burada süs değil, anlatının temel dili.
Hikayeyi okurken aklıma sık sık şu soru geldi: Bir çocuğu büyüten şey yaşadığı yıllar mı, yoksa yüzleşmek zorunda kaldığı duygular mı? Sanırım Sabri Safiye ikinci ihtimale daha yakın duruyor. Çünkü hikayenin sonunda değişen yalnızca olaylar değil; dünyaya bakma biçimi. Çocuk, yaşadığı deneyimlerden sonra eskisi gibi kalmıyor. Ama bu değişim yetişkinleşmek anlamına da gelmiyor. Daha çok, kendi iç sesini biraz daha iyi tanımak anlamına geliyor.
İyi çocuk edebiyatı, çocukları geleceğin yetişkinleri olarak görmez. Onları bugünün eksiksiz insanları olarak kabul eder. Bu bakış açısı, bir metnin bütün estetik tercihlerini belirler. Çiçek ve Kaplan Gözü de çocuğu sürekli yönlendirilmesi gereken biri olarak değil, anlam üretebilen bağımsız bir özne olarak görüyor. Belki de hikayenin en kıymetli tarafı tam burada ortaya çıkıyor. Okuruna güveniyor. Boşluklar bırakıyor. Her şeyi açıklamıyor. Çünkü çocukların hayal gücüne inanıyor.
Kitabı bitirdikten sonra zihnimde kalan şey ne maceranın ayrıntıları ne de fantastik dünyanın kendisi oldu. Aklımda kalan, çocukluğun kendine özgü kırılganlığıydı. Yetişkinler zamanla incinmemeyi öğrenmezler; yalnızca incinmelerini gizlemeyi öğrenirler. Çocuklar ise duygularını saklamayı henüz bilmez. Belki de bu yüzden onların hikâyeleri bize daha sahici gelir. Sabri Safiye’nin romanı, tam da bu sahiciliğin peşinden gidiyor.
Sonunda fark ediyoruz ki her çocuk, bir gün kendi “kaplan gözünü” bulmak zorundadır. O güç, dışarıdan gelecek bir kurtarıcıda değil, başkalarının onayında da değil; insanın en kırılgan anlarında bile vazgeçmeyen iç sesinde saklıdır. Çocuk edebiyatının en güzel yaptığı şey de belki budur: Çocuklara yeni bir dünya vermek değil, zaten içlerinde taşıdıkları dünyayı fark ettirmek.


















