Masthead header

Cinsellik, tahakküm ve tilki | Anıl Ceren Altunkanat

Şiddetin çok çeşidi var. Neyse ki ülkemiz bizi hiçbirinden mahrum etmiyor, bizi el kapılarında şiddet aramak zorunda bırakmıyor. Hayvana şiddet, kadına şiddet, çocuğa şiddet, duygusal şiddet, cinsel şiddet… Bu açıdan hayli varsıl topraklarda yaşıyoruz.

O kadar iç içeyiz ki şiddetle çoğu zaman şiddete uğradığımızı fark edemiyoruz bile. Gündeliğin bir parçası gibi geliyor. Dahası, uyguladığımız şiddeti de fark edemiyoruz. Gündeliğin bir parçası. Ete, kemiğe sinmiş adeta. Hepimizde şiddetin gizli ya da aleni dövmesi.

*

Tilki özünde bir şiddeti hikâyesi. Bir erkeğin bir kadın üstünde kurduğu cinsel tahakkümün hikâyesi. Uzaktan bakınca bu ilişkide şiddet göremeyebilirsiniz ama biraz içine eğilince, şiddetin doğasını biraz düşününce… Cinselliğin içine karışan şiddet kendini tecavüz ya da istismar olarak göstermeyebilir. Bir ömür boyu süren işkencedir; kadını yalnızlaştıran, bedeninden kovan, aklına yabancılaştıran bir şiddettir bu. Şiddetin her türü gibi kendinden beslenen, gün be gün palazlanan ve baskısını arttıran bir şiddet.  

“Derken gözlerini indirdi ve ansızın tilkiyi gördü. Hayvan ona bakıyordu. March çenesini aşağıya eğmiş, tilki de gözlerini yukarıya kaldırmıştı. Gözleri March’ın gözleriyle karşılaştı. Ve onu tanıdı. March tutulmuştu; tilkinin onu tanıdığını anlamıştı. Gözleri karşılaşırken ruhu onu yüzüstü bıraktı. Oysa tilki içini okumuş ve gözü korkmamıştı.”

Tilki March için bir işaretti belki; ruhunun ayazına dikilen gözleri bir uyarıydı. Çoğu zaman böyle sözsüz, anlaşılmaz uyarılar vardır hayatımızda, dikkate almayız. Alışkanlıklarımızın kalın çeperini aşıp içimize işleyemez bu işaretler. Güler geçeriz. Belki bir iki rüya konuk ederiz – evet, bilinçaltı bilir, hep bilir.

“Fakat March’ın gözünde o, tilkiydi. Başını ileri vermesinden mi, al elmacıkkemiklerindeki beyaza çalan ince tüylerin parıltısından mı, yoksa dikkatle bakan duru gözlerinden mi bilinmez ama March onu başka türlü göremiyordu.”

Sıklıkla en korktuğumuz şey büyüler bizi. En korktuğumuz şeye teslim olmak isteriz. Buna korkaklık deyin, kolaya kaçmak deyin… Evet, öyle. Bu anlaşılabilir bir şey. Ama işin aslı, şiddet tam da buradan yakalar bizi. Şiddet kadar ustalık kazanmış bir dürtüsü yoktur insanın; kancasını nereye, kime takacağını çok iyi bilir. Bilim ya da teknoloji değil bizi “ileriye” taşıyan, şiddetin gitgide hassaslaşan dokungaçları; gitgide güçlenen kavrayışı.

*

March, Banford ve Henry arasında geçen öykü, şiddeti, bilinçaltının çıkarcı karanlığını ve çaresizliği çok etkileyici bir dille, şiirsel bir gerçeklikle anlatıyor. Anlatımda Suat Ertüzün’ün son derece başarılı çevirisinin de hakkını vermeli elbette.

“March onu anlayamadığını seziyordu. Hayvan ona yabancıydı, anlaşılmazdı, menzilinin dışındaydı. Buzdan iplikler gibi harikulade, gümüş bıyıkları vardı. Ve içinde tüyler olan sivri kulakları. Fakat asıl o kaşığa benzer uzun, uzun, ince burnu! Ve burnunun aşağısındaki beyaz dişler! İleri atılıp canlı avını ısırmaya, derine, derine, derine işlemeye, kana ulaşana dek ısırmaya ve dişlemeye hazırdı.”

Tilkinin şiddeti değildir hayatı zindanın soğuk duvarlarına hapseden çeviren, tilkiyi öldürenin şiddetidir.

edebiyathaber.net (29 Ekim 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r