Masthead header

Çevirmenler niçin biraz takdiri hak ediyor?

Bayılarak okuduğunuz Milan Kundera kitaplarını kim yazdı? Cevap: Michael Henry Heim. Pek yetenekli olduğunu düşündüğünüz Orhan Pamuk’unkileri? Maureen Freely. engin bir hayal gücüne ve bilgiye sahip Roberto Calasso’nun kitaplarını kim yazdı peki? Ben yazdım.

Çevirmen, işini yapıp ortadan kaybolmalıdır. Muhteşem, karizmatik, yaratıcı yazar, dünyanın her tarafında yerini almak ister. Okurlarının çoğunun aslında kendisini okuyor olmadığı gerçeği ise, kabul etmek isteyeceği en son şeydir.

Okuyucular da aynı hisse sahiptir. Muhteşemliğin kendisiyle yakın temas içinde olmak isterler. Bu metnin Bremen’deki bir küçük bir evde veya Osaka’nın kenar mahallelerindeki yüksek bir apartman katında, açlık sınırı dolaylarında bir ücret karşılığında yazıldığını bilmek istemezler.

Çocuklar niçin, JK Rowling’in aslında sigaraları art arda dizen bir emekli olduğunu öğrenmeyi arzu etsinler ki? Romanlarımı okuyan kişiler benimle tanıştıklarında, çeviri de yapıyor olmam karşısında hayal kırıklığına uğruyorlar; sanki bu iş, “önemli” biri olduğunu ümit ettikleri yazarı küçük düşürüyormuş gibi.

Küreselleşmeyle bireyciliğin suç ortaklığıdır bu; nerede yapılmış, nerede yazılmış olursa olsun hepimiz tüm filmleri izleyip, tüm kitapları okuyabilir ve aynı deneyimi yaşayabiliriz. Aslında bir aracıya ihtiyaç duyduğumuzun hatırlatılması, hevesimizi nasıl da kaçırır; Çinlilerin eline geçen, kitaplarımın bir aracı üzerinden gelen varyantıdır; ben de Dostoyevski’yi bir aracı üzerinden okuyorum.

Yıllar önce yazar Kazuo Ishiguro, İngiliz meslektaşlarını, metinlerini çeviriyi zorlaştıracak şekilde yazdıkları için kınamıştı. Söylediğine göre, bu kadar sade bir üslûpla yazmasının sebeplerinden biri, kitaplarının dünyanın her tarafında yeniden üretilebilmesini sağlamakmış.

Peki Shakespeare, Fransız okuyucularını düşünerek kelime oyunlarını azaltsaydı ne olurdu? Ya da Dickens, Micawber’ın konuşmaları Japoncaya nasıl çevrilecek diye kaygılansaydı?

Kundera için çeviri daha da önemli bir meseleydi; zira çevrilirken üslubunun sıradan hale getirildiği kanısındaydı. “Saptırılmış vasiyetler” adlı eserinde, şöyle gürlüyordu:

“Çevirmenin üstündeki otorite, yazarın kişisel üslubu olmalıdır… Oysa çevirmenlerin çoğu başka bir otoriteye, basmakalıp ‘iyi Fransızca, Almanca ya da İtalyanca’ çeviri anlayışının otoritesine boyun eğerler’.”

Lakin dilsel bir normdan sapmak, sadece kaynak dil bağlamında anlam taşır. Lawrence Aşık Kadınlar’da uykusuzluk çeken Gudrun’dan bahisle, “harap olarak mükemmel bir bilinç haline ulaşmıştı” şeklinde ürpertici bir ifade kullanır. Ama ya burada yıkım bir tür dönüşüm olarak anlaşılmışsa ya da bilinç olumsuz görülmüşse?

Çevirmenin tam olarak ne yaptığını asla bilemezsiniz. Çevirdiği kitabın gerisinde duran tüm kitapların ayırdında olarak, nüansları ve kültürel imaları manyakça bir dikkatle okur; sonra bu inanılmaz derecede karmaşık şeyi kendi dilinde yeniden yazmaya koyulur. Bunu yaparken her şeyi, özgün metinle ilgili deneyim değişmeyecek, yahut ona mümkün olduğunca yakın olacak şekilde tekrar detaylandırıp değiştirir. Her bir cümlede, en sadakatli hürmetle en mahirce dikkati bir araya getirmek zorundadır.

Pisa Kulesi’ni Manhattan’ın merkezine taşıdığınızı ve herkesi kulenin doğru yerde olduğuna ikna etmeye çalıştığınızı düşünün; için ölçeği bu kadar büyüktür işte. Kendi romanlarımı yazarken her zaman, organizasyon vehayal gücünden yana büyük çaba sarf etmişimdir, ama cümle cümle çeviri, entelektüel açıdan daha külfetlidir. Olumlu yanından bakarsak, başka bir yazarın kendi eserini nasıl oluşturduğunu uygulamalı olarak deneyimlemek, bir yıl boyunca yaratıcı yazarlık dersi almaya eşdeğerdir.

Çok az yazarın çeviriye “gönül indirmesi” ne kadar yazık. Elbette çevirmen zayıfsa, uyuşmada kimi tuhaflıklar ortaya çıkacaktır (içeriği yakalamış, fakat üslubu kaçırmışsınızdır); yahut metin akıcı fakat isabetsiz olacaktır (üslubu yakalamış, fakat içeriği kaçırmışsınızdır).

En başarılı –özgün metin üzerinde en derinlemesine kavrayışa ve kendi dilinin en büyük imkânlarına sahip olan– çevirmen, üslûpla içeriği hem yepyeni, hem de asıl modele şaşılacak derecede sadık olacak biçimde bir araya getiren kişidir.

Çevirmen arada sırada, bireysel dehanın kutlandığı şenliklere, kariyerini ileri taşıdığı, hatta oluşturduğu büyük bir adamın konuğu olarak katılır. New York’da Mr. Eco, Almanya’da Mr. Rushdie’dir o. Aldığı milyonlarca karardan ötürü değil, Rushdie’yi veyaEco’yu çevirdiği için takdir görmektedir. Daha bahtsız yazarlar için harika işler yapmış olsa, ismini hiç duymayacaktık.

İşte bu yüzden, genç çevirmenler için bir ödül koyan Harvill Secker’ı alkışlamak gerekiyor; çevirmeni ünlü bir isimle bağlantısı yüzünden değil, bir hikâyeyi başkalarından daha ikna edici şekilde çevirdiği için konulmuş az sayıda ödülden biridir bu.

Her neslin, kendi çevirmenlerine ihtiyacı vardır. Güzel bir edebiyat eserinin asla güncellenmesi gerekmez; oysa bir çeviri, ne denli harika olsa da zamanla toz tutar. Pope’un Homeros’unu okurken, Homeros’tan ziyade Pope’u duyarız. Constance Garnett’ın Tolstoy’unu okurken, 19. yüzyıl sonları İngiltere’sinin sesini duyarız.

Büyük eserleri yeniden ele alıp, onları kendi dilimize uydurmamız icap eder. Bunun için taze zihinlere, taze seslere ihtiyaç duyuyoruz. Her yıl birkaç dakikalığına, çevirmenlerin önemli olduğunu gerçekten kabul etmemiz, en iyi çeviriyi okuduğumuzdan emin olmamız gerekiyor.

 Tim Parks’ın The Observer’da 25 Nisan 2010’da yayımlanan yazısını, Yiğit Yavuz Türkçeleştirdi.

Kaynak: Çevirmenler Birliği Bülteni (14 Şubat 2012)

Ç o k   O k u n a n l a r