Masthead header

Bütün mevsimler kitap | Fadime Uslu

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Okumayı denizde yüzmeye benzetir misiniz?  Öyle iki kulaç atıp bir an önce kıyıya varmak değil, demek istediğim.

Kollarınız ve bacaklarınız yorgun düşeceği yerde gezintiye çıkmış bir su canlısı gibi hissettiren, diplere dalıp dalıp yüzeye çıktığınızda kendinizi tamamen denizin ritmine bırakarak zamanı, kaygıları unutturan sıkı bir yüzmeden söz ediyorum. İşte ben böyle yüzmeyi satırların, sayfaların arasında kaybolduğum okumayla bir tutarım. Her ikisi de kendi koşullarına uymamı bekler benden, uyarım. Kitabın dünyasında ilerlerken altını çizdiğim ya da bir yere not aldığım satırlar bana denizin dibinden çeşit çeşit kabuklu böcekler, taşlar çıkarmanın coşkusunu hatırlatır. Değeri hiçbir maddi bedelle kıyaslanamayacak kadar ustalıkla yazılmış her cümle doğada öylece bulunan hazinelerden farksızdır. Kitabın dünyasında yol alırken kendi halinde ilerleyen zamanın dışına çıkar, finalini tamamlayıp kapağını kapattığımda dip sarhoşluğu yaşamış bir dalgıç gibi olurum.

Bu yaz en çok çocuk kitapları okudum. Okul öncesinden gençliğe uzanan kitaplar içinde olay akışına kapılıp gittiğim eserler hiç de az değildi. Zamandan söz etmişken Leyla Ruhan Okyay’ın Leylek Havada  romanını anlatmak isterim hemen. Çünkü Leylek Havada zamanı elinde tutup ona sımsıkı sarılıyor. Dönemlerin değiştiremediği aşkı, sevgiyi, insan sıcaklığını taşıyor. Televizyonun her evde bulunmadığı, yaz akşamlarının gazoz ve çekirdekle, konu komşu, eş dost sohbetleriyle neşelendiği, Berlin’de Utanç Duvarı’nın yıkılmadığı dönemin şahidi. Geçmişten söz ederken bugünü anlatıyor Leylek Havada. Leyla Ruhan Okyay, genç diliyle Günışığı Kitaplığı’nın “Köprü Kitaplar” dizisinde başka türlü köprüler kuruyor. Silivri’de başlayan, İstanbul’da bir yatılı okulda devam eden ve Avrupa’nın pek çok kentine açılan yolculuklarla zamanla mekânı birleştiren köprüler bunlar. Biz yetişkinleri Okyay’ın öykülerindeki dekorlara da götüren bu romandaki kimi sahneler yazarın çocukluk anılarından izler taşıdığının birer işareti değil mi?

Kitabın anlatıcı karakteri Ayça çocukluğun uçarılığından ilk gençliğe adım atarken ailesinden uzakta yatılı okula devam etmenin sorumluluğunu üstleniyor. Ayça yaşadıklarını hatırlarken yazarın sesini de hissettiren bir bölümle karşılaşıyoruz.  Şunları söylüyor Ayça: “Benim bir anı sandığım var. Aslında herkesin var, kimisi bellek diyor, kimi başka bir şey. Ben sandık diyorum. Anı sandığı… Öyle elle tutulur bir şey değil elbette. Hayalimde yarattım ben onu. Güzel, ışıltılı bir sandık. Çünkü içinde güzel anılarımı biriktiriyorum, sıkıldıkça çıkarıp, tüm ayrıntısına dek anımsayabilmek, yeniden yaşayabilmek için… Yaşadığım her ne varsa, onlardan çok sevdiklerimi, beni çok mutlu edenleri, ‘İşte tam sandığıma göre!’ diyorum. Onu, daha çok gece yatağıma girdiğimde ya da başka bir şeye canım sıkıldığında açıyorum. Güzellikleri yeniden yaşamak beni rahatlatıyor. Eğer yataktaysam, uykumu getiriyor. Güleç bir suratla uykuya dalıyorum.”(s. 41) Leylek Havada, bir anı kitabı değil elbette.  Ama anıların da bir belleği olduğunu hatırlatıyor okuruna.

Hayallerini, yaşadığı aşkı, çevresindeki ilişkileri anlatan Ayça’nın en büyük hayali turist olmak; “Başka ülkeler, insanlar tanımak! Düşünmek hayal etmek bile öyle güzel ki!” (s.14) diyor. Silivri’ye gelen turistlere öyle çok özeniyor ki onlara duyduğu hayranlık Ege’ye âşık olmasında bile etkili oluyor. Çünkü Ege kırmızı saçları, yüzündeki çilleriyle turistlere benziyor. Ayça sevgi ve dayanışmayla örülü bir atmosferde büyürken yatılı okul sınavlarını kazanıp İstanbul’a gidiyor. “Kentin merkezinden uzak, ulaşılması zor ve ürkütücü” bu kocaman, eski okul binasındaki yaşama kolay kolay alışamıyor. “En iyisi ateşlenmek,” diye düşünüyor, “O zaman eve gönderirler, sonra ağlayıp zırlayıp bir daha bu cehenneme dönmemeyi başarırım belki!”(s.71). Hiç de kolay olmayan yatılı yaşamın zorluklarının üstesinden orada bulunan diğer öğrenciler gibi arkadaşları ve kimi öğretmenlerin elbirliğiyle geliyor. Yaz tatilinde yaşananlar ise tam anlamıyla bir şenlik. Ayça, gerçekleşen hayalinin tadını bir otobüs dolusu dostla çıkarıyor. Leyla Ruhan Okyay farklılık düşüncesini, kişilerin birbirlerine karşı birer duvar örmelerine de neden olan önyargıları çeşitli sahnelerde gösterdikten sonra bu duvarları yıkmanın tek yolunun tanıma ve paylaşmaktan geçtiğini anlatıyor.

Uçan Sınıf’ın yazarı Erich Kästner’ın dilimize yeni kazandırılan biyografisi Ben Küçük Bir Çocukken de Leylek Havada gibi gücünü anılardan ve düşlerinden alıyor.  Alman çocuk edebiyatının gerçekçi kanalının öncülerinden olan Kästner’ın bu kitabı okurunu çocukluk atmosferine götürürken onun yazın anlayışını, çocuk edebiyatıyla ilgili görüşlerini de söylüyor. Çocuk kitaplarında sorunlardan yalıtılmış steril ortamlar gördüğümde,  didaktik bir üslupla karşılaştığımda savunma durumuna geçip dikenlerini çıkarmış bir kirpi gibi hissediyorum. Çocuklara olan bir şeyi yokmuş, hiç olmamış gibi göstermek düpedüz sahtekârlık değil mi?  Kästner da buna değiniyor kitabının bir yerinde. “Kendimize mutlu bir dünya çizebiliriz, hiç kimsenin açlık çekmediği ve savaşmak zorunda kalmadığı bir dünya. O zaman bile akıllı hükümetler ve yürekli tedbirlerle de ortadan kaldırılamayacak dertler olacaktır. Bu dertler yokmuş gibi yapanlar ise yalancıdır.”(s. 178) diyor yazar. Dünyayı bütünüyle pembe ya da kara gösteren gözlüklere de onlardan birini seçerek çevresine bakmayı alışkanlık haline getirenlere de karşı çıkıyor. Kästner, maddi güçlüklerle geçen çocukluğun ardından liseye gidemeden 1. Dünya savaşına katılan, ancak savaştan sonra öğrenimine devam edebilen, iktidarda olan nasyonal sosyalistlerce tutuklanan ve yazı yazması yasaklanan bir yazar. Zorluklara geçen yaşamına karşın eserlerinde hayatın ne denli renkli olduğunu yansıtır, iyilikle kötülüğün keskin ayrımları olmadığını söyler bizlere. Yazarın biyografisi onun aile ve okul yaşamından kesitler içeriyor ki, özellikle ebeveynler ve öğretmenlerin dikkatini bu kitaba çekmek isterim. “İki Farklı Bay Lehmann” bölümünde portresi iyice beliren öğretmen Bay Lehmann’a yönelik küçük Erich’in gözlemleri öğretmen yetiştiren okullarda sınıf yönetimi derslerinde okutulsa ne iyi olurdu. Her şeyin en iyisini çocukları için isteyen anne babalar da küçük Erich’in sözlerinde çocukların gerçek beklentisini duyacaklar bu kitapta.

Zaman zaman kendimi kirpiye benzettiğimi söylemiştim. Kirpiler de bize benzemez mi? KİPRİ başlıklı hikâyede, evet yanlış okumadınız harflerin yeri özellikle değiştirilmiş ki nedeni hikâyede saklı,  bu sevimli hayvanların duygusal yaşantıları, sosyal alışkanlıkları bizimkinden çok farklı değil. Kitabın yazarı, Dick King-Smith İngiltere’nin çok verimli, çok ödüllü yazarlarından. Öğretmenlik de yapan King-Smith’in dilimizdeki ilk kitabı Kipri, bir mücadeleyi anlatıyor: Kararlılıkla güç işlerin üstesinden gelmenin hikâyesini. Klasik masalların temel eylem alanlarını da içeren anlatının dili son derece kıvrak ve yalın dolayısıyla hemen okurunu kavrıyor. Hayvan karakterleri kitaplarına sık sık konuk eden yazar, hayvanların sosyal etkileşimini insanlarla aynı eksen üzerinden değerlendiriyor. Komşuluk, akraba, aile ilişkileri, hatta cinsiyetlere göre rolleri. Yazar, şehir merkezinin dışında, evlerin dip dibe sıralandığı bir sokakta No 5A’nın bahçesinde yaşayan bir kirpi ailesinin hayatına konuk ediyor okurunu. Ailenin dört yavrusu var. Tek erkek yavru Muzaffer Azmi Azami kısaca Azmi, pek çok kirpinin yapamadığını yapmak, işlek trafikte karşıdan karşıya geçmeyi başarıp yuvasının dışında başka yerleri görmek istiyor. Bunu başarmak için olmayacak işler geliyor başına. Kaza bile geçiriyor ve kazadan sonra her şeyi yanlış söylemeye başlıyor. King-Smith’in bu kitabını yazarken çok eğlendiğini, hatta yazdığı bölümleri yüksek sesle okurken kendisini dinleyen hayali çocukların kıkır kıkır güldüklerini hissettiğini düşündüm. Kitaplar kimi zaman öyle muzip, öyle samimi oluyorlar ki, yazarın kitaplarını yazarken hissettiği duyguları kulağımıza fısıldayıveriyorlar. Kipri’de dikkatimi çeken karakterlerin adlandırılmasında, onların davranışlarında cinsiyetler arası ayrımlar oldu. Okuyunca sizin görüşlerinizi merak etmiyor değilim.

Kipri’nin karakterleri kentte yaşıyor, kentin bilmedikleri yerlerini görmek istiyorlar ama Görkem Kantar Ersoy’un yazdığı Zuzu’nun Ormanı (Kitabın bir de İngilizce baskısı yapıldı: Zuzu’s Forest adlı kitaptaki hayvanlar kasabadan ormana gitmek için direnişe geçiyor. Nasıl mı? Hayvanları çok seven bir sanatçı diye bilinen Zuzu, sihirli kalemiyle resimler yapınca çizip boyadığı karakterler canlanıyor. Fil, zebra, maymun, zürafa, geyik, kirpi, timsah, baykuş, kısaca bir orman dolusu hayvan kasaba yaşamına katılıyor. Ancak bir süre sonra hayvanlar acıkmaya, barınacak yer aramaya başlıyor. Hayvanlar eylem yapınca da işler karışıyor elbette. Zuzu düşünüp taşınıyor ve sonunda çözümü buluyor. Kocaman bir orman kurup hayvanları oraya yerleştiriyor. Hayvanlarla insanlar arasında dostluk alışverişi böylece eğlenceli hale geliyor. Zuzu’nun Ormanı, bir ilk kitap. Çocukların hayal kapılarını ardına kadar açmayı hedefleyen okul öncesi ve birinci sınıflara yönelik bu çok renkli kitapla tanışmadıysanız zaman kaybetmeden okumanızı, çocuklarınızla paylaşmanızı dilerim.

Yaz sona eriyor, tatil bitmek üzere. Her mevsim bana göre kitap. Onlardan hazineler devşirirken sonbaharda bile, üstelik Ankara’da birdenbire denizden esen rüzgârın sürüklediği kokuları duymam boşuna değil.

İşte bu yazıya odak olan kitaplar: Dikkat, liste değildir!

  • Leylek Havada,  Yazan: Leyla Ruhan Okyay,  Kapak Resmi: Sadi Güran, Günışığı Kitaplığı, Köprü Kitaplar, 171 sayfa.
  • Ben Küçük Bir Çocukken, Yazan: Erich Kästner, Kapak Resmi: Manfred Limmroth, Çeviren: Süheyla Kaya, Can Çocuk, 262 sayfa.
  • Kipri,  Yazan: Dick King-Smith, Resimleyen: Ann Kronheimer, Çeviren: Gökçe Ateş Aytuğ, Hayykitap, 86 sayfa.
  • Zuzu’s Forest, Yazan: Görkem K. Arsoy, Resimleyen: Simeon Tennant, YKY, 40 sayfa. 
Fadime Uslu – edebiyathaber.net (14 Eylül 2012)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z