Bulut gibi ötemde | Feridun Andaç

Temmuz 2, 2019

Bulut gibi ötemde | Feridun Andaç

Sözcüklerin bazen bükümlendiğini, düşündüklerimi kâğıda aktarmada beni durdurduklarını görüyorum.

“Yazma, iletme, dillendirme, geç…” diyemeyeceğime göre…

Neden peki, yazmak neden?

Yazı bizi neden kendine çekiyor; zamanın her dönemecinde eşlik ederek sağaltıcı bir işlev de üstleniyor…

Belki de bu da yanıtsız sorularından hayatımızın!

Birinin sizden beklemediğini bile bile yazmak… Her biri yanıtsız sözleri dizimlemek…

Sonra tutup şunu da bir yerde dile getiriyordun:

“Sana erişmek için yazıyorum!”

Yazarak erişmek… Varmak değil, sesini duyurabilmek; bakın burdayım diyebilmek mi yoksa!

İçsesin uyarıcı hep, şöyle konuşuyordu gene yazının kavmine vardırarak kendini:

– Şunu gör artık; oradaki dünyasının ozon tabakasına hiçbir şeyin dokunmasını, onun bozulmasını istemiyor. Dışta, ötedeki senin yazarak ona gitmeni kaldıramadığını bil. Ya da, bunu şöyle düşün: bir gönül oyunu! Öyle ya; sözlerle geçiştirilen ânlar…yaratılan bahanelerle düşürüldüğün durumlar… İşte gelip karşında duran başlangıçtaki korkuların.

Bir insanı bir insana götüren yol sapaklarının karanlık yönleri öyle çok ki…

  • Aldanış
  • Bönlük
  • Kendi olamama
  • Duygu paslanması
  • Görememe
  • Paylaşmama
  • Ürküntü
  • Ruh ikilemi
  • Kayıtsızlık…

Bunlardan daha da çoğunu zihninin kanatları taşıyor sana. Ve kulağına, “yanlış yerde durduğunu” fısıldıyor. Çünkü yaşanmayan zamanın bekçisi değildir sevgi. Birlikte üretmek, kendi ortak zamanını yaratmaktır.

Bir kazazede gibi yinelenen seni mutsuz ediyor.

Kendi gününde bir ses, oldurduğu hayatının kaygılarında bir benlik…

Oraya aitliğini görerek, oradaki varlığının dokusunu ân be ân hissederek kendi sevgini örmek…

Çemberin dışı ve içi…

Galiba fizik dersinde en çok soru ürettiren, sana evrenin temel yasalarını sorgulatan bir teorem olmuştu sana. Dahası, fizik öğretmenin Sabahattin Bey’in, “bu düşünceni arkadaşlarına yazı tahtasında çizerek anlat,” demesi üzerine; yazı tahtasını, kurduğun teoremin açıklamasını yaparak, bir baştan bir başa kuşatmıştın.

O günlerde henüz bilemediğin yerçekimi kuvvetini, kuvvetler ayrılığını, kauntum fiziğinin yasalarını, Albert Einstein’ın izafiyet teorisinin en temel yasalarından olan “ışığın kendisini yayan cismin hareketlerinden bağımsız olarak, boşlukta her zaman aynı hızla yol aldığı”nı açıklamaya çalışıyordun.

Yani etkileyen ve etkilenen denklemi…

Birbirine görelik denklemi…

Hareketi (yani duygulanımı) sağlayan, ona ivme katan dışta olma hali…

Bunu içselleştiremeyenin de o ışık döngüsünden habersizliği veya yayılan ışığın ürküntüsüyle kendi yerçekiminde kalakalışı… Bir tür tutulma/tutunma hali, yarattığı/yaratılan o “mıknatıs” ın (ikili hayatın bağımlılıkları) çekiminde kalış…

Gene aklın Einstein’ın  o yasasında: cismin hızı arttıkça kütlesinin artması.

Çemberin, yani o çekimin içinde kalmak. Artabilecek duygu yoğunluğundan kendini uzak tutmak, korumak.

Einstein buna “kinetik enerji” diyordu. Enerjinin bir kütlesinin olduğu gerçeğini yadsıyamayız. Varlığının yaratıp yansıttığını, sende dönüşeni eşzamanlı biçimde paylaşamamanın getirdiği kırgınlık yazdırıyor belki de sana!

Neredeyim ben, sorusu bile bazen anlamını yitiriyor. Çünkü duygu kütlesini var eden birini düşünmek, salt düşüncede kalmak; aradaki dalga koylarının etkileşimini kısıtlayıp sığlamak/sınırlamak… Adeta “hız”ı durdurmak, yönünü değiştirmek, çekimini başka kütleye yöneltmek…

Isı olmadan enerjiyi nasıl üreteceğiz sahi?!

Gün boyu semtinin çarşı ve sokaklarında gezinirken gözünün değip, bakışının dokunduğu her bir şeyde onun varlığının karşına çıkması… Bu da bir kauntum yasası değil miydi?

İşte o noktada duvar yazılarıyla buluşuyordu bakışların.

Hissetmenin varlığını bir enerji olarak yaşanan âna, zamana taşıyan neydi? Bir nesne, obje bir ânda onunla anlam kazanıyordu.

Oysa o, başka çekim alanındaydı. Ve o/nun yörüngesinden kopmuyordu. O zamanda var oluyor, o/nun zamanını bölüşüyor; adeta o “özgül ısı”da yaşamaktan “hoşnut” oluyordu.

Biliyordun ki; o çemberin yakınına gitsen denge değişecek, kütlenin çekimi bozulacaktı. Trajedi de buradan doğmuyor muydu sahi!

Paul Celan>Ingeborg Bachmann>Max Frisch üçlemini düşünsene!

“Kör tutku”dan yana değildin. Bunu biliyordun. Seni “aşk budalası” olma halinden kurtaran da belki buydu!

Onunla bir parabol yaratıp yaşamak istiyordun.

“Birlikte bir kitap yazalım,” diyordu. Ki, ilk adım da öyle başlamamış mıydı? Yığınla notlar almış, ses kayıtları derlemişti. Ormandan yol açıp birbirinize doğru yürümeye başlamıştınız ki; korkuların depreşmişti. Hep “dış”ta kalmak sanrılı bir durumdu. Ötede nefes aldığı hayat aranızdaki gündüzü geceye çeviriyordu. Kurduğunuz köprüler geçitsiz kalıyordu.

“Mutlak sevgi” neredeydi? Yalnızca seven olarak yetinilen miydi? Düşey bir doğrultuda yaşadığınız kesindi. Yani gelinen yer: göreceli  sevmek.

  • Bir ses var,
  • Bir de ışık. İkisinin de hızı farklı. Etkisi, yansısı da öyle. İkisinden de vazgeçmemek.

Aslında Bachmann, “Malina” romanında bunu “tek benlik” sanrısının “ikilem”i olarak anlatmıştı. Aynı ânda seven ve sevilen olmak. Bir benlikte iki ayrı sevgiyi de taşıyabilmek. Yani hem O, hem de ÖTEKİ.

İçinde/ruhunda taşınanlarla dışta/fiziksel yaşamda yaşananlar farklı. Biri “hakikat”, diğeri “gerçeklik”.

İşte aslolanı da insanın nerede olduğu, durduğu değil midir?

Biri bizi sürekli mutsuz eder, diğeri de varoluşumuzun çekimini güçlendirir.

Bütün bunları düşünürken, tutup şunları da yazdı ona:

– Senden bana yansıyanları anlatmak için yazıyorum. Evet, sen başkasını sevip onunla yaşarken; ötedeki ben’in de “bir aşk budalası” olmadığını anlatmak istiyorum sana. Yani, özcesi; “saf bir yürek”le seviyorum seni. Bunu böyle yaşamaksa ağırıma gidiyor.

Sonra, elin “Malina”ya uzanıyor. Onun getirdiği çiçekli fincandan çayını yudumlayarak romanın son sayfasını açıp şu kısmını seslice okuyorsun:

“Malina dikkatlice çevresine bakınıyor, her şeyi görüyor, ama artık duymuyor. Ortada yalnızca onun yeşil kenarlı fincanı var, tek başına, Malina’nın yalnız olduğunun kanıtı. Telefon yine çalıyor. Malina duraklıyor, ama sonra yine de telefonun yanına gidiyor. Telefon edenin İvan olduğunu biliyor. Malina, alo? diyor, sonra yine bir süre konuşmuyor.

Ne demiştiniz?

Hayır mı?

O halde söylemek istediğimi iyi anlatamadım.

Bir yanlışlık olmalı.

Numara 7233144.

Evet, Macar Sokağı 6.

Hayır, yok.

Burada bir kadın yok.

Söylüyorum size, bu isimde biri burada hiç olmadı.

Burada başka kimse de yok.

Benim numaram 7233144.

Adım mı?

Malina.

Ayak sesleri, hep Malina’nın ayak sesleri, hafifleyen adımlar, en hafifinden adımlar. Bir duruş. Alarm yok, canavar düdükleri yok. Kimse yardıma gelmiyor. Cankurtaran arabası da yok, polis de. Bu, çok eski, çok sağlam bir duvar, içinden kimsenin dışarı düşemeyeceği, kaçamayacağı, hiçbir sesin yükselemeyeceği bir duvar.” (*)

Şimdi, bulut gibi ötemde bir ses, ama o yüz yok; o eller, gözler, dokunuşlar. Ve yalandı diyebileceğin aldanışlar hep o çemberin dışındaki ânın yerçekiminde olup bitendi.

(*) Malina, Ingeborg Bachmann; Çev.: Ahmet Cemal.

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (2 Temmuz 2019)

Yorum yapın